Somali’de ‘Türk Modeli’: Entegre Güvenlik, Kapasite İnşası ve Türk Tipi Yardım
17.02.2026 - 15:52 | Son Güncellenme: 09.03.2026 - 18:09
Afrika, son on yılda yalnızca bölgesel krizlerin yoğunlaştığı bir coğrafya olmaktan çıkmış; uluslararası düzenin parçalanması, normatif bağlayıcılığın zayıflaması ve büyük güç rekabetinin derinleşmesiyle birlikte güvenlik çalışmalarının en kritik “kesişim alanlarından” birine dönüşmüştür. Bu yeni bağlamda kıtayı açıklamak için klasik “yardım–kalkınma” anlatısı tek başına yeterli değildir; jeoekonomik nüfuz, çoklu ortaklıklar ve güvenlik–kalkınma kesişimi gibi kavramsal araçlar giderek daha belirleyici hale gelmektedir. Türkiye’nin Afrika’ya yönelik açılımı da tam bu dönüşüm döneminde ivme kazanmış; özellikle Somali’de, insani güvenlik ve kapasite inşasını sert güç bileşenleriyle eşzamanlı kurgulayan, sahada kurumsal yakınlık ve kamu hizmetleri üzerinden devletin meşruiyetini güçlendirmeyi hedefleyen bütünleşik bir angajman modeli olarak görünürlük kazanmıştır.
Bu tartışmayı güncel kılan husus, sahadaki faaliyetlerin niceliğinden ziyade küresel sistemin niteliğindeki değişimdir. 2026 Münih Güvenlik Konferansı’na eşlik eden Münih Güvenlik Raporu, uluslararası düzenin “reform”dan çok “aşınma” dinamikleriyle şekillendiğine, normların ve kurumların artık kendiliğinden işleyen bir güvenlik zemini sunmadığına işaret eder. Bu çerçeve, Afrika gibi kırılgan bağlamlarda güvenlik üretiminin neden giderek daha maliyetli, çok katmanlı ve yerel kapasiteye bağımlı hale geldiğini anlamak açısından öğreticidir. Kuralların bağlayıcılığı zayıfladıkça güvenlik, soyut taahhütlerle değil; sahada somut kapasite ve sürdürülebilir hizmet üretimiyle desteklenebilmektedir.
Afrika’nın değişen jeopolitiği: Çoklu ortaklıklar alanı
Post-hegemonik çok kutuplulukta Afrika, tek bir aktörün güvenlik ve kalkınma mimarisini belirleyebildiği bir alan olmaktan uzaklaşmaktadır. Limanlar ve lojistik hatlar, kritik mineraller, enerji güzergâhları, dijital altyapılar, göç yönetimi ve terörle mücadele gibi başlıklar aynı anda işlemekte; kıta, jeopolitik ve jeoekonomik rekabetin eşzamanlı yürütüldüğü bir pazarlık sahasına dönüşmektedir. Bu şartlarda Afrika devletleri de tek bir blokla uyumlanmaktan ziyade farklı aktörlerle eşzamanlı iş birliği kurarak manevra alanı açmaya yönelmekte; bu durum çoklu ortaklıklar üzerinden şekillenen bir dış politika pratiğini güçlendirmektedir.

Somali, bu dönüşümün yoğunlaştığı vakalardan biridir. ABD’nin terörle mücadele eksenli angajmanı, Çin’in altyapı ve finans kapasitesi, Körfez ülkelerinin ekonomik-siyasi etkisi ve Avrupa’nın istikrar ve göç yönetimi öncelikleri ülkede farklı ölçeklerde görünür hale gelmektedir. Türkiye’nin yaklaşımını ayırt edici kılan nokta ise rekabet alanına “tek dosyalı” bir hat üzerinden değil; güvenlik, kamu hizmeti, kurumsal kapasite ve ekonomik araçları birlikte kullanan bir mimariyle dâhil olmasıdır. Dolayısıyla Somali, Türkiye’nin Afrika stratejisini yalnızca ikili ilişki dosyası olarak değil, çok kutuplu rekabet ortamında orta güçlerin nasıl alan açtığını gösteren analitik bir örnek olarak okumaya elverişlidir.
Bütünleşik güvenlik yaklaşımı: Kamu hizmeti ve kapasite inşası
Somali gibi kırılgan devlet bağlamlarında güvenliği yalnızca askerî tehditlerin bastırılması olarak kavramsallaştıran yaklaşımlar çoğu zaman kalıcı sonuç üretmekte zorlanmaktadır. İnsani güvenlik perspektifi, güvenliği bireylerin temel ihtiyaçlara erişimi, kamu hizmetlerinin sürekliliği, ekonomik hayatın işleyişi, toplumsal dayanıklılık ve meşru yönetişim kapasitesiyle birlikte ele alır. Bu çerçevede güvenlik, yalnızca “zor”un yönetimi değil; aynı zamanda devlet kapasitesinin toplumsal düzlemde görünür kılınması ve meşruiyetin yeniden üretimiyle ilişkilidir.
Türkiye’nin Somali’deki angajmanı bu kesişimi somutlaştırıcı niteliktedir. Sağlık ve eğitim altyapısına yönelik yatırımlar ile şehir hizmetlerine dönük projeler, yalnızca kalkınma faaliyeti olarak değil; kamu hizmeti üzerinden devletin meşruiyeti güçlendirmesi açısından da işlevseldir. Kamu hizmetlerinin sürdürülebilir biçimde sunulması, devletin “işleyen otorite” olarak algılanmasını güçlendirebilir; bu da güvenliğe dolaylı fakat stratejik bir katkı üretir. Bu çerçevede Türkiye’nin sahadaki bazı stratejik örnekleri dikkat çekicidir: Mogadişu’da sağlık hizmet sunumunu güçlendiren hastane altyapısı; belediyecilik ve şehir hizmetleri alanında kapasiteyi artıran projeler; eğitim alanında insan kaynağı geliştirmeye dönük programlar ve burs imkânları; kriz dönemlerinde insani yardımın hızlı biçimde sahaya ulaştırılmasıdır.
Gözden Kaçmasın
Bu “yumuşak” bileşen, Türkiye’nin yaklaşımında sert güç unsurlarından ayrıştırılmamış; güvenlik sektörünün yerelleştirilmesi ve profesyonelleştirilmesi hedefiyle eşgüdümlü yürütülmüştür. Mogadişu’daki askerî eğitim altyapısı üzerinden Somali güvenlik güçlerine verilen eğitim ve kapasite geliştirme faaliyetleri, doğrudan askeri angajman yürütmekten ziyade güvenlik üretiminin yerel kurumlar eliyle sürdürülebilir hale gelmesine odaklanmaktadır. Böylece Türkiye’nin Somali’deki etkinliği, insani güvenlik bileşenleri ile sert güç bileşenlerini aynı stratejik mimari içinde buluşturan entegratif bir güvenlik pratiği olarak okunabilir. Bu kapsamda öne çıkan saha örnekleri arasında, Somali güvenlik güçlerine yönelik eğitim ve danışmanlık faaliyetleri; güvenlik kurumlarının teşkilatlanmasına dönük kapasite geliştirme, kamu düzeni ve kurumsal süreklilik açısından kritik sayılabilecek güvenlik sektörü profesyonelleşmesi yer almaktadır.
“Türk tipi yardım” ve stratejik saha teması
Türkiye’nin Somali’deki varlığını ayrıştıran bir diğer boyut, uygulama tarzı ve kurumsal mimaridir. “Türk tipi yardım” olarak özetlenebilecek yaklaşım; devlet kurumları ile sivil aktörlerin eşgüdümü, büyükelçilik-merkezli saha teması, yerel aktörlerle doğrudan ilişki ve görünür kamu hizmeti üretimi üzerinden ilerler. Bu model, klasik bağışçı yaklaşımlardaki uzaktan yönetim eğilimine kıyasla sahada bulunmayı ve kurumsal temasın sürekliliğini öne çıkarmaktadır.
Bu yöntemin analitik karşılığı kurumsal yakınlıktır. Kurumsal yakınlık, dış aktörün yerel düzeyde erişilebilir ve müzakere edilebilir bir ortak olarak algılanmasını sağlayabilir; bu da dış varlığın meşruiyetini güçlendirebilir. Bununla birlikte kurumsal yakınlığın kalıcı bir siyasal etkiye dönüşmesi, yerel sahiplenme ve kurumsal dayanıklılık üretip üretemediğiyle yakından ilişkilidir.

Türkiye’nin Somali’de liman ve havalimanı işletmeciliği gibi alanlardaki angajmanı da yardım–yatırım–yönetişim kesişiminde yer alan hibrit araçlara işaret etmektedir. Bu faaliyetler yalnızca ekonomik değil; teknik standart transferi, hizmet sürekliliği ve idari kapasite açısından da önem taşır. Benzer biçimde, hava bağlantılarının sürekliliği ve lojistik hatların işlerliği hem ticaret ve insani erişim hem de diplomatik ve ekonomik etkileşim açısından sahada stratejik sonuçlar doğuran tamamlayıcı unsurlar olarak değerlendirilebilir. Ayrıca Türkiye’nin Mogadişu’da güçlü diplomatik temsil üzerinden sahada sürekli bulunması, yerel kurumlar ve toplumla temasın sürekliliğini sağlayan, “uzaktan yönetim” yerine “yakın temas”ı önceleyen bir fark üretmiştir. Bu noktada modelin yalnızca kapasite üretimi değil, aynı zamanda kriz yönetimi ve siyasi uzlaşı üretme kapasitesi üzerinden de değerlendirilmesi gerekir.
Lider diplomasisi ve arabuluculuk kapasitesi: Ankara süreci
Türkiye’nin Afrika Boynuzu’ndaki rolü, yalnızca güvenlik–kalkınma kesişiminde kapasite üretimiyle sınırlı değildir. Etiyopya ile Somali arasında tırmanan gerilim bağlamında Türkiye’nin kolaylaştırıcılığında yürütülen “Ankara Süreci”, Ankara’nın kriz yönetimi ve arabuluculuk kapasitesini de görünür kılmıştır. Lider diplomasisi burada belirleyici bir araç olarak devreye girmiş; üst düzey temaslar, gerilimi söylem düzeyinden kurumsal müzakere zeminine taşımayı amaçlamıştır.
Somali ve Etiyopya liderlerinin Ankara’da bir araya gelmesi ve ilkeler temelinde bir mutabakat zemininin ortaya konulması, teknik görüşmelere kapı aralayan bir siyasi çerçeve üretmiştir. Bu çerçeve, hem egemenlik ve toprak bütünlüğü gibi temel ilkelere vurgu yapması hem de tarafların çıkarlarını müzakere edilebilir bir zemine yönlendirmesi bakımından önem taşır. Bu süreçte güvenlik ve dış politika kanallarının eşgüdümlü çalışması; iletişim hatlarının açık tutulmasına ve tırmanma riskinin yönetilmesine katkı sunan tamamlayıcı bir diplomatik işlev görmüştür.
Ankara Süreci, Türkiye’nin Afrika politikasında “saha kapasitesi” ile “diplomatik kapasite”nin birbirini tamamlayabildiğini gösteren bir örnek olarak okunabilir. Güvenlik üretimi yalnızca askerî eğitim ya da kamu hizmeti üzerinden değil; krizlerin tırmanmasını sınırlayan ve müzakere zeminini güçlendiren lider diplomasisi üzerinden de şekillenmektedir.
Sonuç
Türkiye’nin Somali’deki angajmanı, Afrika stratejisinin en yoğun ve en görünür uygulama sahası olarak, güvenliği askerî kapasitenin ötesine taşıyan bütünleşmiş bir çerçeve sunmaktadır. Kamu hizmeti üretimi, kurumsal kapasite inşası ve güvenlik sektörü profesyonelleşmesinin aynı stratejik mimaride buluşması, normatif erozyonun derinleştiği bir dönemde orta güçlerin etki üretme kapasitesine dair anlamlı bir örnek teşkil etmektedir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.