Siyonizm ve Ulusötesi Yahudi Sadakatinin Kökleri
10.11.2025 - 16:11 | Son Güncellenme: 10.11.2025 - 16:23
19. yüzyılın sonlarında ortaya çıkan Siyonizm, yalnızca “Yahudiler için ulusal bir vatan” kurma girişiminden ibaret değildi. Hareket, Yahudi kimliğini yeniden şekillendirmeyi, ulusal sınırların ötesine taşımayı, coğrafi ve kültürel aidiyetleri aşmayı ve dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın her Yahudi için “İbrani devletini" nihai sadakat merkezi haline getirmeyi hedefleyen kapsamlı bir ideolojik projeydi. Bu çerçevede Siyonizm, “ulusötesi sadakat” kavramını bilinçli bir şekilde teşvik etti.
İsrail’e bağlılık, bir bireyin ne kadar “iyi bir Yahudi” olduğu ve sözde Yahudi halkına hizmet etme yeterliliğinin bir ölçütü haline getirildi. Başlangıçta Theodor Herzl’in 19. yüzyıl sonunda yayımlanan "Yahudi Devleti" adlı eserinde teorik bir fikir olarak ortaya konan bu yaklaşım, zamanla küresel sonuçları olan siyasi ve ahlaki bir sisteme dönüştü. Herzl ve ilk Siyonistler, Avrupa ile ABD'deki Yahudi topluluklarının sadakatlerinin denetim altına alınmasının, Siyonist projeye maddi ve siyasi güç kazandırmak açısından kritik olduğunu gördü. Bu düşünceden hareketle, Filistin’e göç yalnızca kitlesel bir yerleşim değil, aynı zamanda dini ve ulusal bir görev olarak tanımlandı ve “Yahudi yeniden doğuşu” fikri bu zeminde ortaya çıktı.
Daha sonraki yıllarda David Ben-Gurion, diaspora Yahudilerini “İbrani devletinin doğal uzantısı, yurtdışındaki uzun kolu” olarak nitelendirdi. Bu değerlendirme, yalnızca yurtdışındaki Yahudiler için beklentilerin bir ifadesi değil, aynı zamanda Avrupa ve ABD'deki Yahudi topluluklarını İsrail adına finansal, medya ve siyasi güce dönüştürmeyi hedefleyen ulusötesi stratejinin açık bir beyanıydı. Her ne kadar dünya Yahudilerinin tamamı bu hedefe aynı ölçüde katılmamış olsa da ve pek çok Yahudi Siyonist projeyi reddetmeyi sürdürmüş olsa da bu yaklaşım zamanla kurumsallaştı. Dünya Yahudi Kongresi, Yahudi Ajansı, Amerikan-İsrail Kamu İşleri Komitesi (AIPAC) ve çeşitli Siyonist lobiler, bu ulusötesi yönelimin örgütsel omurgasını oluşturan yapılar haline geldi.
Gözden Kaçmasın
Gerçekte ulusötesi Yahudi sadakati fikri, üç aşamalı karmaşık bir sistem üzerine kuruludur. İlk aşama ideolojik boyuttur. Siyonizm bu düzeyi “Vaat Edilmiş Topraklar” ve “Seçilmiş Halk” gibi dini kavramları yaygınlaştırarak şekillendirdi. Bu boyut, İncil söylemini modern bir siyasi bağlama taşıdı ve Yahudi kurtuluşunu, “İsrail Toprakları” üzerindeki egemenliğin yeniden kazanılmasıyla ilişkilendirdi. İkinci aşama, İsrail devletinin kurulmasından sonra kurumsallaşan siyasi boyuttur. Bu anlayışa göre İsrail’in savunulması, Tel Aviv’de, New York’ta ya da Paris’te yaşasın, bütün Yahudiler için bir görev kabul edildi.
Eski İsrail Baş hahamı Isaac Herzog’un (eski İsrail Cumhurbaşkanı Chaim Herzog'un babası ve mevcut Cumhurbaşkanı Isaac Herzog'un büyükbabası) sözleri bu yaklaşımın en belirgin ifadesi oldu. Herzog, İsrail’i savunmayı reddeden herhangi bir Yahudi’nin “Yahudiliğin özüne ihanet ettiğini” söyleyerek, devletin varlığını yalnızca yüz binlerce Yahudi’nin hayatını kurtardığı için değil, “Yahudiliğin kendisinin varlığını sürdürebilmesi için hayati bir zorunluluk” olarak tanımladı. Ona göre “ataların ve peygamberlerin ülkesinde yeniden doğan bu şafak” sönerse sonuçları ağır olacaktı. Çünkü “İsrail diyarındaki kahramanca mücadelenin başarısı milletin ruhuyla bağlantılıydı ve bu savaş, o ruhun geleceğini belirleyen bir mücadeleydi.” Yahudi sadakati fikrini içeren üçüncü aşama ise finansal, istihbari ve diplomatik destek boyutudur.
Bu mekanizma, özellikle ABD’deki Yahudi lobi kuruluşlarının faaliyetlerinde açıkça görülür ve söz konusu kuruluşlar, ABD dış politikasının, özellikle de Orta Doğu stratejisinin şekillenmesinde belirleyici aktörler haline gelmiştir. Bu destek, yalnızca lobi faaliyetleriyle sınırlı kalmadı; bazı ABD'li Yahudilerin İsrail adına ABD’ye yönelik casusluk girişimlerinde de kendini gösterdi. Bunun en bilinen örneği, 1980’li yıllarda gizli istihbarat belgelerini İsrail’e sızdırdığı ortaya çıkan ABD Donanması istihbarat analisti Jonathan Pollard’dır.
Pollard’ın motivasyonu yalnızca maddi kazanç değildi. Kendisi, gerçek sadakatinin İsrail’e olması gerektiğini söyleyerek eylemini Yahudi inancıyla gerekçelendirdi. Hatta annesi Yahudi olan ve beş yıla mahkum edilen ilk eşi Ann Henderson’ı, İsrail adına casusluk yapması için teşvik olarak gösterdi. The Times of Israel’in aktardığına göre Pollard, 2021’de İsrail’e taşındıktan sonra, “ABD istihbarat teşkilatlarında görev yapan tüm Yahudilere, başıma gelenlere rağmen İsrail için casusluk yapmalarını tavsiye ederim. Kusura bakmayın, biz Yahudi’yiz. Yahudi olduğumuz sürece her zaman çifte sadakatimiz olacak” ifadelerini kullandı.
Bu tutum ne yeni ne de istisnai bir olguydu. Osmanlı döneminde Filistin'de “Nili Hücresi” (Netzah Yisrael Lo Yeşaker-"İsrail'in Ebedî Olanı Yalan Söylemeyecek") adıyla anılan, Osmanlı tebaasından oluşan bir grup, I. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ordusunun ve Filistin’deki hareketlerin bilgilerini topladı. Topladıkları istihbaratı, Filistin’de Osmanlı yönetimini çökertmek ve Siyonist projenin hayata geçirilmesiyle bir Yahudi ulusal yurdu kurulmasının yolunu açmak üzere İngiliz istihbaratına ilettiler. Benzer bir örnek, II. Dünya Savaşı sırasında görüldü. Alman asıllı Yahudi Friedrich Mayer’in müttefikler adına casusluk yapması, hassas stratejik bölgelerin müttefiklerin eline geçmesine katkı sağladı.
Müttefik zaferleri, Siyonist hedeflerin gerçekleşmesi için kritik addedildi ve bu zaferler, bir Yahudi vatanının kurulmasını mümkün kılacak tarihsel koşullar arasında yer aldı. Mısır’da yaşananlar ise ulus ve din aidiyetleri arasındaki gerilimi daha da belirginleştirdi. 1954’teki Lavon Olayı (Susannah Operasyonu) sırasında Mossad, Kahire ve İskenderiye’deki ABD ve İngiliz tesislerine saldırı düzenlemek amacıyla bazı Mısırlı Yahudileri işe aldı. Bu eylemin hedefi, Mısır ile Batı arasındaki ilişkileri zedeleyerek Süveyş Kanalı çevresindeki İngiliz varlığını güçlendirmekti. Yani İsrail’e sadakat, kimi durumlarda ulusal sadakat ve bağlılık yükümlülüklerinin önüne geçmiş görünüyordu.
Operasyon her ne kadar başarısızlıkla sonuçlansa da Siyonizm’in diaspora Yahudilerini kendi siyasi mücadelesinde nasıl yalnızca bir araç olarak gördüğünü, Yahudi kimliğini onları İsrail adına faaliyet göstermeye zorlayan bir unsur saydığını ve bu varsayıma karşı Yahudi topluluklarının nasıl tepki verdiğini net biçimde ortaya koydu. Bu noktada üç temel paradoks açığa çıkıyor. Birincisi, Yahudileri kendi anavatanlarında uğradıkları zulümden koruma iddiasıyla ortaya çıkan Siyonizm, kamuoyu araştırmaları ve sahadaki somut deneyimlerin de gösterdiği üzere, aslında Yahudiler ile yaşadıkları ülkeler arasında kalıcı bir kimlik ayrışmasını meşrulaştırmıştır.

Nitekim Pew Araştırma Merkezi’nin 2021 tarihli raporu, ABD’deki Yahudilerin yüzde 80’inin İsrail’e duyulan ilginin Yahudi kimliğinin temel bir parçası olduğunu düşündüğünü, yüzde 60’ının ise İsrail’le duygusal bağ hissettiğini ortaya koydu. Dahası, 2024’te yapılan bir başka araştırma, ABD'li Yahudilerin yüzde 56’sının, İsrail’e duydukları sadakatin ABD’ye duydukları sadakatin üstünde geldiğine inandıklarını gösterdi. 2018 tarihli bir çalışma da benzer sonuçlar ortaya koydu. Kanadalı Yahudilerin yüzde 79’u, Avrupalı Yahudilerin ise yüzde 69’u İsrail’e karşı güçlü bir duygusal bağ hissettiğini belirtti.
Ayrıca çeşitli raporlara göre, Avrupa’nın en büyük Yahudi topluluğuna sahip olan Fransa’da (ülkede yaklaşık yarım milyon Yahudi yaşıyor) Fransız Yahudileri İsrail’de 47 binden fazla eve sahip durumda. İkinci paradoks ise, Siyonist yazarların bu olguyu Yahudi karşıtları tarafından üretilmiş bir mit gibi göstermekte ısrar etmelerinde ortaya çıkıyor. Örneğin Yahudi akademisyen Deborah Lipstadt, söz konusu sadakatin yalnızca ideoloji, din, aile ve ortak tarihten doğan doğal duygusal bağlardan ibaret olduğunu savunuyor. Ancak bu argüman, kamuoyu araştırmalarını görmezden geliyor, somut gerçekleri inkar ediyor ve Siyonist devletin dünyanın her yerindeki Yahudilere, “İsrail kimliğini taşıyan topluluklar” gözüyle yaklaşmasını meşrulaştırıyor.
Böylece İsrail’e öncelikli sadakat talep eden Siyonist tutum görmezden geliniyor. Dahası bu argüman, Siyonizm’in desteklediği çoklu sadakatleri eleştiren her sesi “antisemitizmle suçlanarak” susturulmaya çalışıyor, bu da "fikri terörizm" haline geliyor. Üçüncü ve belki de en çarpıcı paradoks, Siyonizm’in Filistin’in 1948 halkı ve diğer Arap topluluklarının aidiyet iddialarını tamamen reddetmesidir. Oysa bu topluluklar arasındaki tarihsel, kültürel ve coğrafi bağlar, İsrail ile dünyanın farklı ülkelerindeki Yahudiler arasında kurulan bağlardan çok daha güçlüdür. Buna rağmen Siyonizm, “diaspora Yahudilerinin” İsrail’e sadakat göstermesini meşru kabul ediyor, dini siyasi bir araca dönüştürüyor, İsrail’e bağlılığı iman ölçütü haline getiriyor ve “Yahudilerin İsrail’e sadakati, yaşadıkları ülkelere ihanet değil, tarihsel kimliklerinin bir yansımasıdır” söylemini savunuyor.
Bu yaklaşım, sadakatin ulusötesi bir nitelik taşıdığı ve Yahudilerin yaşadığı toplumları zayıflatan bir etkiye sahip olduğu gerçeğini görmezden geliyor. Çünkü bu sadakat, diaspora Yahudilerini, bulundukları ülkelerde devletin “destek hücrelerine” dönüştürüyor; onları ulusal ve insani aidiyetlerden uzaklaştırarak, köksüz ve geçici bir yerleşimci kimliğine itiyor. Nitekim sözde “diaspora Yahudilerinin”, İsrail için yedek bir güç olarak görülmesi giderek yaygınlaştı.
Son iki yılda, İsrail’in "varoluşsal bir savaş verdiğini" öne süren söylemle birlikte, yurt dışından yüzlerce, hatta binlerce Yahudi’nin Siyonist orduda paralı asker olarak yer alması bu durumu açıkça ortaya koydu. Bütün bunlar, Siyonizm’in yalnızca Filistin’de bir devlet kurmakla sınırlı kalmayıp, coğrafya, hukuk ve siyasetin sınırlarını aşan, “hayali bir ulus” niteliği taşıyan bir yapı yarattığını gösteriyor. Bu yapı, benzersiz bir ulusötesi sadakat modeli inşa etti.
Dini siyasi bir proje içinde araçsallaştırdığı için, bu sadakat yüzeyde yalnızca dini dayanışma gibi görünse de özünde yüz yıllardır Yahudileri bünyesine kabul eden toplumların aleyhine bile olsa Siyonist varlığa hizmet etmeyi amaçlayan siyasi ve sömürgeci bir bağlılığı ifade ediyor. Sonuç olarak, Siyonizm modern çağda kimliği nüfuza açılan bir köprüye, sadakati ise sınırları aşan bir silaha dönüştüren tek proje olarak varlığını sürdürüyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.