Sessiz Rekabetten Açık Gerilime: Suud-BAE Arasındaki Yemen Krizini Nasıl Okumalı?

Gazeteci Feyza Gümüşlüoğlu, Suudi Arabistan ile Birleşik Arap Emirlikleri arasında Yemen üzerinden tırmanan açık güç mücadelesini Fokus+ için kaleme aldı.
Feyza Gümüşlüoğlu
sessiz-rekabetten-acik-gerilime-suud-bae-arasindaki-yemen-krizini-nasil-okumali.jpg

02.01.2026 - 18:03  |  Son Güncellenme:  02.01.2026 - 18:07

Körfez, 2026 yılına ciddi bir sınamayla girdi. Uzun yıllar boyunca aynı bölgesel eksende hareket eden —veya en azından öyle görünen— Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) arasındaki anlaşmazlık, yeni yılın ilk günlerinde uzun yıllar sonra ilk kez çok açık ve net biçimde ortaya çıktı. 

Yemen’de BAE destekli ayrılıkçı Güney Geçiş Konseyi’nin (STC) 3 Aralık’ta Suudi Arabistan ve Umman sınırlarına uzanan doğu vilayetlerinde askeri ilerleme sağlamasının ardından, 30 Aralık sabahı Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap Koalisyonu, Hadramevt’te STC’nin kontrolünde bulunan Mukalla Limanı’nda bazı silah ve savaş araçlarının hedef alındığını açıkladı. Koalisyon, savaş araçları taşıyan iki geminin kendi onayı alınmadan BAE’deki Fucayra Limanı’ndan Mukalla’ya geldiğine dikkat çekti. 

Aynı gün Yemen hükümeti, Arap Koalisyonu bünyesinde ülkede askeri güç bulunduran BAE ile ortak savunma anlaşmasını iptal ettiğini duyurdu. Suudi Arabistan Dışişleri Bakanlığı ise Yemen’in talebi doğrultusunda BAE’ye, Yemen topraklarında bulunan askerlerini 24 saat içinde çekme ve ülkedeki hiçbir tarafa askeri ya da mali destek vermeme çağrısı yaptı. Riyad yönetimi, BAE’nin Hadramevt ve Mehra vilayetlerinde, Suudi Arabistan’ın güney sınırlarına yakın bölgelerde askeri operasyonlar için STC’yi sevk ettiğine işaret ederek bu adımları ülkenin ulusal güvenliğine tehdit olarak değerlendirdi. BAE ise yaşanan gerilimin ardından Yemen’de görev yapan “terörle mücadele” ekiplerini kendi isteğiyle feshettiğini açıkladı. 

Mukalla Limanı

Mukalla Limanı’nın hedef alınması, dar kapsamlı bir askeri müdahaleden ziyade açık bir siyasi mesaj niteliği taşıdı. Limanlar ve sahil şeritleri yalnızca Yemen içi dengeler açısından değil, Kızıldeniz ve Hint Okyanusu’na uzanan ticaret yolları açısından da stratejik öneme sahipti. Deniz ticaretinin kırılganlığının daha görünür hale geldiği bir dönemde, Yemen kıyılarında yeni ve denetlenmesi zor bir askeri-siyasi yapının kökleşmesi ciddi bir güvenlik riski olarak algılandı. 

Enerji politikalarından Sudan’daki savaşa, İsrail’le ilişkilerden Afrika Boynuzu’ndaki hamlelere uzanan görüş ayrılıkları bugüne dek örtük diplomasiyle yönetilmişti. Yemen’in güneyindeki Mukalla Limanı’na yönelik askeri müdahale ise bu sessiz rekabetin sona erdiğini ve gerilimin aleni bir güç mücadelesine dönüştüğünü gösteren kritik bir eşik oldu. 

Bu gelişme, Körfez’de daha önce yaşanan krizlerden farklı bir nitelik taşıyor. Katar’a uygulanan abluka sırasında dahi Suudi Arabistan komşusuyla bağlantılı güçleri doğrudan hedef almamıştı. Mukalla, bu nedenle yalnızca Yemen sahasında yaşanan bir askeri olay değil, Körfez içi ilişkilerde yeni bir dönemin işareti olarak öne çıktı. 

İki ayrı yaklaşım 

Mukalla’daki saldırı, Yemen’e bakıştaki iki farklı Körfez yaklaşımını görünür kıldı. Riyad açısından Yemen, Abu Dabi’nin aksine stratejik hamlelerin yapıldığı bir ‘satranç tahtası’ değil, doğrudan ulusal güvenliğin uzandığı bir arka bahçe. Yemen, Suudi Arabistan için sınır güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görülür; kontrolsüz silahlı yapıların güç kazanması, ülkenin fiilen parçalanması ve limanların farklı aktörlerin kontrolüne geçmesi tolere edilebilir riskler arasında yer almaz. Bu nedenle son yıllarda Yemen dosyasında askeri genişleme yerine daha sınırlı, caydırıcılığa dayalı ve siyasi sonuç üretmeyi hedefleyen bir yaklaşım benimsendi. Geçmişte yaşanan maliyetli askeri deneyimler, vekil güçler ve yoğun ateş gücünün tek başına kalıcı çözüm üretmediğini açık biçimde ortaya koydu. 

BAE’nin yaklaşımı ise Yemen’in güneyini daha geniş bir bölgesel ağın parçası olarak ele alıyor. Limanlar, ticaret yolları, deniz geçişleri ve yerel aktörler üzerinden kurulan bu yapı, merkezi devletten ziyade sahadaki fiili güç dengelerine dayanıyor. Güneyde desteklenen yapı, zamanla yalnızca askeri bir ortak olmaktan çıkarak siyasi, ekonomik ve toplumsal bağlarla örülmüş yarı-devlet benzeri bir düzene dönüştü. Aralık ayı boyunca doğu vilayetlerinde yaşanan ilerleme, bu uzun vadeli stratejinin sahada somut bir gerçekliğe dönüşmeye başladığını gösterdi. 

Bu tablo, Suudi Arabistan açısından Yemen’in fiilen üçlü bir dengeye doğru sürüklendiği ihtimalini güçlendirdi: Husi kontrolündeki bir kuzey, STC hakimiyetindeki bir güney ve sahada etkisi giderek azalan merkezi bir yapı. Mukalla saldırısı, bu parçalanmanın deniz koridorlarına doğru kalıcılaşmasına izin verilmeyeceğinin ilanıydı. 

Yemen’den Afrika Boynuzu’na uzanan fay hatları 

Aslında son olayla patlak veren gerilim yalnızca Yemen’le sınırlı değil. Sudan’da tarafların farklı askeri yapılara verdiği destek, Somali ve Somaliland meselesinde izlenen ayrışan pozisyonlar ve İsrail’le ilişkiler, Körfez içindeki fay hatlarını genişletti. Suudi Arabistan, Somaliland’ın tanınmasına karşı çıkan geniş bir cephede yer alırken, BAE bu sürecin dışında kaldı ve Somaliland’la yakın iş birliğini sürdürdü. BAE’nin İsrail’le normalleşme sürecini derinleştirmesi ve bu hat üzerinden yeni bölgesel temaslar kurması da Riyad’ın daha temkinli çizgisiyle örtüşmedi. 

Bu durum, mevcut gerilimi önceki Körfez krizlerinden belirgin biçimde ayırıyor. Geçmişte yaşanan diplomatik kopuşlar, ne kadar sert olursa olsun, arabuluculuk kanalları ve Körfez içi dayanışma refleksi sayesinde belli bir çerçevede yönetilebilmişti. Nitekim 2017’de Suudi Arabistan ve BAE öncülüğünde Katar’a yönelik uygulanan abluka, Arap Baharı sonrasında şekillenen sert ideolojik iklimin bir yansımasıydı. Ancak bu dönem, El-Ula Zirvesi sonrasında yumuşayan atmosferle birlikte kapanmış; Körfez ülkeleri ideolojik ayrışmaları geri plana iterek ekonomik menfaatleri, yatırım gündemini ve bölgesel istikrarı önceleyen daha pragmatik bir evreye yönelmişti. 

Bugün gelinen noktada ise tablo farklılaşıyor. Mevcut anlaşmazlık, ideolojik saflaşmalardan ziyade bölgesel düzenin nasıl kurulacağına, hangi aktörün hangi coğrafyada ne tür araçlarla nüfuz tesis edeceğine dair daha derin bir fikir ayrılığına dayanıyor. Saygın analizlerde de sıkça vurgulandığı üzere, Körfez’de rekabet artık söylem düzeyinde değil; limanlar, ticaret koridorları, askeri varlıklar ve yerel güç ağları üzerinden somutlaşan bir jeopolitik mücadeleye dönüşmüş durumda. Bu da gerilimi daha keskin, daha zor yönetilir ve kısa vadeli uzlaşılarla yatıştırılması güç, uzun soluklu bir rekabet haline getiriyor. 

Mukalla’da verilen mesaj, sabrın tükendiğini ve kırmızı çizgilerin daha net çizildiğini gösterdi. Ancak bu mesajın nasıl karşılanacağı, yalnızca Yemen’in değil, Körfez’in ve Afrika Boynuzu’na uzanan geniş bir coğrafyanın geleceğini de belirleyecek. Devlet sınırlarını ve merkezi yapıları önceleyen bir düzen mi ağır basacak, yoksa fiili kontrol alanları ve yerel güç ağları üzerinden şekillenen daha parçalı bir yapı mı ortaya çıkacak? 

Yemen ve Somaliland bu nedenle yalnızca iki ayrı dosya değil; Körfez’de sessiz rekabetten açık gerilime geçişin bir yansıması. 

Suudi analist Ali Shihabi’nin Yemen’deki gerilim sonrası sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımlar ve bu paylaşımlara gelen tepkiler, Körfez içi rekabeti; güç mücadelesi ile “büyük abi–küçük kardeş” perspektifi üzerinden okumak açısından önemli ipuçları sunuyor. Shihabi’ye göre Körfez’de tekrar eden yapısal bir dinamik var: Çok büyük bir ülke olan Suudi Arabistan ile ondan çok daha küçük Körfez devletleri arasında kalıcı bir güç dengesizliği bulunuyor. Küçük ülkeler ekonomik olarak güçlendikçe, zaman zaman Suudi Arabistan’la eşit ortaklar oldukları yanılgısına kapılıyor ve bağımsızlıklarını göstermek amacıyla krallığa karşıt siyasi pozisyonlar alabiliyor. Oysa Körfez’deki monarşik düzeni meşrulaştıran ve ayakta tutan temel aktör Suudi Arabistan. Geçmişte Suudi Arabistan farklı ideolojik yönelimler benimsemiş olsaydı, bugünkü Körfez devletlerinin mevcut halleriyle varlıklarını sürdürmeleri mümkün olmazdı. Bu nedenle Körfez ülkelerinin temel çıkarı, Suudi Arabistan’ın istikrarlı ve güçlü kalmasıdır; zaman zaman yaşanan “küçük kardeşin büyük kardeşe başkaldırısı” bu yapısal gerçeği değiştirmez. 

Bu çerçevede asıl soru, bu rekabetin Körfez’de nasıl bir yeni denge üreteceği. Önümüzdeki dönemde görülecek olan, büyük ihtimalle ne tam bir kopuş ne de eski “uyumlu ortaklık” anlatısına geri dönüş olacak. Daha ziyade, Suudi Arabistan’ın sistem kurucu ve sınır koyucu rolünü daha açık biçimde dayattığı; BAE’nin ise manevra alanını bu sınırlar içinde yeniden tanımlamak zorunda kaldığı bir denge ortaya çıkacak. Yemen’den Afrika Boynuzu’na uzanan sahalar, bu yeniden ayarlamanın laboratuvarı olacak. Körfez’de hiyerarşinin inkarı değil, onun nerede başlayıp nerede bittiğinin yeniden çizilmesi sürecine girildi. Yeni denge de bu çizgilerin ne ölçüde kabul edileceğine ve hangi alanlarda esneklik tanınacağına bağlı olarak şekilleneceğe benziyor. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.