Seçimlere Giderken İsrail ve Yeni Toplumsal Fay Hatları
24.06.2026 - 11:57 | Son Güncellenme: 24.06.2026 - 12:08
7 Ekim 2023'ten bu yana bölgedeki saldırganlığını hiç olmadığı kadar üst seviyeye çıkaran İsrail'de seçimlerin yapılmasına artık sayılı gün kaldı. Seçim tarihinin Eylül başı ile Ekim sonu arasında belirlenmesi bekleniyor. Bu da İsrail siyasetinin yapısal bir özelliğini bir kez daha gözler önüne seriyor: 1948'den bu yana kurulan koalisyonların ezici çoğunluğu vadesinden önce feshedildi.
Türkiye'de yaygın kabul gören bir kanıya göre İsrail toplumu, özellikle dış politikada öne çıkan ortak seslerden dolayı yekpare bir bütün olarak değerlendiriliyor. Ancak bugün İsrail siyasetindeki tartışmaların kaynağında, birbirinden farklı birçok toplumsal fay hattı bulunuyor. Bu yazı serisinde, seçim arifesinde öne çıkan ve İsrail’in önümüzdeki yıllarını da şekillendirmesi beklenen bu fay hatlarını ele alacağız.
İsrail iç siyasetine dair bir okuma yapıldığında, her toplumda görülebilecek sağ-sol veya dindar-seküler ayrımlarının yanı sıra, tarihî bir arka plana sahip Aşkenaz-Sefarad/Mizrahi ayrımı da gündeme gelir. Bu ayrımların İsrail toplumunda hâlâ bir karşılığı var. Ancak kurucu Siyonist kuşağın üzerinden üç neslin geçtiği bir toplumu, bu denli statik fay hatlarıyla tanımlamak yanıltıcı olabilir.

Bunun yerine, bölgede yaklaşık 80 yıldır var olan bu ülkenin kendi içinde geçirdiği dönüşümlerle ortaya çıkan yeni fay hatlarına bakmak daha isabetli olacaktır. Üstelik bu yeni fay hatlarının bir kısmı, zaten yukarıda bahsedilen klasik ayrımları da kendi bünyesinde barındırmaktadır.
Müesses nizam, ‘Aşırı-Sağ’a karşı
Bugün İsrail toplumundaki en büyük kırılmayı, kurucu neslin öncülük ettiği kurumlar ile bu kurumları elitist ve halktan kopuk bularak vesayetçilikle suçlayan müesses nizam karşıtları arasındaki çekişme oluşturuyor.
Bu ihtilaf, özellikle Binyamin Netanyahu'nun 2009'da ikinci kez iktidara gelmesiyle belirginleşti ve 2015'te aşırı sağın yeni bir güç odağı olarak sahneye çıkmasıyla tırmanışa geçti. 2019-2022 arasında yaşanan beş seçim ve ülkenin girdiği siyasi çıkmaz, pandeminin de eklenmesiyle bir yönetim krizine dönüşmüş, artık bu fay hattında yeterli enerjiyi biriktirmişti. 7 Ekim 2023’le nihayet beklenen deprem gerçekleşmişti.
Müesses nizam kurumlarında muvazzaf veya emekli kişiler ile Netanyahu’nun iktidarının gölgesinde serpilen, agresif siyaset taraftarı klikler arasında yaşanan bu çekişme, artık gündelik olarak polemik siyasetinin bir unsuru hâline geldi.
1. Ordu
Bunların başında elbette ordu geliyor. Ancak ordudaki bu ihtilaf, 7 Ekim’le ortaya çıkmış yeni bir gelişme değil.
1948'den itibaren devleti şekillendiren ve toplumsal prestiji bugün bile en yüksek kurum olan İsrail ordusu, 1973 Arap-İsrail Savaşı'nın ilk günlerinde yaşanan şok ve bataklığa dönüşen 1982 Lübnan İşgali ile birlikte üzerindeki ışıltıdan bir kısmını kaybetmek durumunda kalmıştı. Sonrasında yaşanan İntifada’yla beraber Filistin silahlı direnişinin yaşadığı dönüşüm, 2. Lübnan Savaşı’nda yaşanan başarısızlık ve Gazze’ye yönelik arka arkaya saldırılardan somut bir netice alınamaması, ordunun eski gücünde olmadığına dair sorgulamaları canlı tuttu. Kuruluşunun ilk yıllarının aksine girdiği savaşlardan daha az net sonuç alan ancak maliyeti daha yüksek olan bir ordu, devleti dönüştürmek isteyen aşırı sağcı güruhun doğrudan hedefi hâline geldi. Nitekim 7 Ekim bunun en büyük kanıtı oldu ve bu aktörler ordunun tepe kadrosunu saldırıya karşılık vermede başarısızlıkla suçladı.
Müesses nizam karşıtı güruhun gücünü aldığı hususlardan birisi de ordunun beslendiği demografik unsurun yıllar içinde geçirdiği dönüşümdü. İsrailli siyaset bilimci Yagil Levy'nin tespitine göre, 1973 Savaşı sonrasında patlak veren ekonomik krizle birlikte askerlik artık emek piyasasında değerli bir meslek edinme aracı olmaktan çıktı; bunun yerine ordu mensubiyeti, pazarlıkla şekillenen bireysel bir "hizmet sözleşmesine" dönüştü ve muafiyet oranları yükseldi. Bu dönüşümün en görünür sonucu, ordunun sosyal kompozisyonunun değişmesiydi: seküler orta sınıf Aşkenaz nüfusun ağırlığı giderek azalırken, dindar ve düşük statülü grupların -özellikle Mizrahi ve dinî-milliyetçi kesimlerin- muharip birliklerdeki payı arttı.
Bu demografik kayma, ordunun kimin için ve kim tarafından savaştığı sorusunu da değiştirdi. 1970'lerin ortasından itibaren ortaya çıkan sistem dışı aktörler bu değişimi hızlandırdı: dinî-milliyetçi gençlik, 1974'te Gush Emunim'i kurarak, "Büyük İsrail" idealini devlet politikasına rağmen Batı Şeria'da yerleşim kurarak dayattı; buna karşılık 1978'de orta sınıf yedek subaylar tarafından kurulan Barış Şimdi (Shalom Achshav/Peace Now), toprak-barış takasını savunarak ve özellikle Lübnan'daki çatışmacı politikayı sınırlamaya çalışarak karşı kutupta yer aldı. Böylece ordu, artık tek bir ulusal konsensüsün değil, birbirine zıt iki toplumsal projenin çekişme alanı hâline geldi.
Bir diğer etmen de ordunun misyonunun zaman içinde önemini yitirmesiydi. 1980'lere kadar İsrail ordusu, Aşkenaz hâkimiyetini sürdürecek şekilde Sefarad, Mizrahi, Falaşa, Sovyet ve diğer kültürel arka plandan gelen Yahudileri ülkeye intibak ettirmek üzere kodlanmış bir eritme potasını andırıyordu; yalnızca bir silahlı kuvvet değil, aynı zamanda bir toplumsal kaynaştırma platformu vazifesi görüyordu. Ancak 1990'lardan itibaren ABD ile askerî ve teknolojik temasın artması ve özel sektörün orduyla iç içe geçmesi bu misyonu sorgulatır hâle getirdi.
Bugün aşırı sağ ve müesses nizam karşıtları, İsrail ordusunda artık daha görünür hâle geldi. Ancak ordunun tepe kadrosuna henüz erişemediler ve siyasi nüfuzları da tam anlamıyla oluşmadı. Buna karşın, işgal politikasında yaşanması muhtemel ihtilafların derinleşmesinde önümüzdeki yıllarda başlıca aktörün ordu olacağı öngörülebilir.
2. İstihbarat
Ordudaki bu çekişme, istihbaratta da kendini gösteriyor. Netanyahu'nun 2016'da Mossad direktörü olarak atadığı Yossi Cohen'in kendisiyle yakın ilişkisi, özellikle müesses nizamın tecrübeli isimlerinde şüphe uyandırmıştı. Bu tartışma, geçtiğimiz 2 Haziran'da resmen göreve başlayan Roman Gofman'la zirveye çıktı.
Gofman'ın ordu kökenli olması ve istihbarat geçmişinin bulunmaması, üstüne Mossad'ın mevcut liderliğinin ve görevden ayrılan David Barnea'nın desteklediği adayların atlanarak seçilmiş olması eleştiri konusu oldu. Ori Elmakayes'in açtığı ve Gofman'ı İsrail ordusu ile gizli iş birliğini kolluk kuvvetlerine bildirmemekle suçlayan dava, Gofman'ın göreve başlamadan önce büyük bir sınavı oldu; dava Yüksek Mahkeme'de tartışmalı bir oyla reddedildi, muhalif kalan yargıç ise atamaya dair hâlen soru işaretleri olduğunu belirtti.
Bu müesses nizam-karşıtları kavgasında bir diğer arena da Şin Bet'te yaşandı. Netanyahu'nun, 7 Ekim soruşturmasını kendisine yakın isimleri de kapsayacak şekilde sürdüren Ronen Bar'ı görevden alma girişimi, Yüksek Mahkeme'nin bu kararı hukuka aykırı bulmasıyla bir anayasal krize dönüştü; Bar nihayetinde kendi isteğiyle istifa etti. Yerine atanan David Zini'nin "mesihçi" çizgisi ve aşırı sağa yakınlığı, atamayı baştan tartışmalı kıldı.
Bunun yanında 600'den fazla eski İsrail güvenlik yetkilisi, Ağustos 2025'te ABD Başkanı Donald Trump'a gönderdikleri bir mektupta Gazze savaşının sonlandırılması için baskı yapılmasını istedi. İmzacılar arasında eski Mossad direktörü Tamir Pardo, eski Şin Bet direktörü Ami Ayalon ve eski ordu komutan yardımcısı Matan Vilnai de bulunuyordu. İmzacılar, konuya dair yayınladıkları bir videoda hükûmetteki aşırı sağ kanadın savaşı uzatarak İsrail'i "rehin aldığını" söyledi; bu çıkış kamuoyunda büyük bir tartışma başlattı. Aynı çevreler yargı reformu döneminde de benzer bir mektupla Netanyahu'yu İsrail demokrasisine verdiği zarardan "doğrudan sorumlu" tutmuş, bu ihtilafın bir diğer ayağına işaret etmişti.
3. Yargı
Bu çekişme yargıda da kendini gösteriyor. Netanyahu'nun yargılanması etrafında toplanan gerilim, özellikle Yüksek Mahkeme üyeleri ile Başsavcı Gali Baharav-Miara'nın hem işgal hem bürokratik icraatlar hususunda aşırı sağcılarla yaşadığı ihtilaflarla daha da körükleniyor.
Baharav-Miara'nın görevden alınması süreci, bu çekişmenin en uzun soluklu örneği oldu. Hükûmet, Mart 2025'te Başsavcı'ya güvensizlik oyu vererek görevden alma sürecini başlattı; ardından Ağustos'ta kabine oy birliğiyle görevden alma kararını onayladı. Ancak Yüksek Mahkeme, Aralık 2025'te oy birliğiyle bu kararı iptal etti ve hükûmetin, görevden alma usulünü değiştirirken gerekli bağımsız komisyona danışma yükümlülüğünü atladığını, dolayısıyla sürecin baştan hukuka aykırı olduğunu tespit etti. Adalet Bakanı Yariv Levin, mahkemeyi "aktivistler ve aşırı aktivistlerin" hâkimiyetinde olmakla suçlayarak kararı sert bir dille eleştirdi. Baharav-Miara'nın görevde kalması, müesses nizamın aşırı sağ karşısında kurumsal direncinin en görünür örneklerinden biri hâline geldi.
Üstelik aynı mahkemenin, Şin Bet ve Mossad atamalarında da benzer şekilde hükûmetin tercihlerini sınırlamaya çalışması ve yargıyı, aşırı sağın kurumsal genişlemesine karşı son hat olarak konumlandırması, aşırı sağ ve müesses nizam karşıtlarınca bu direnci "seçilmemiş bir elitin vesayeti" olarak görmesine yol açtı.
4-Medya
Son olarak aşırı sağcıların çoğunlukta olduğu müesses nizam karşıtları, medyanın da daha fazla Yahudileştirilmesini savunuyor. Bu ihtilafta bir tarafta ülkede yıllardır en büyük muhalif medya organı denilebilecek Haaretz, devlet televizyonu KAN, ana akım sayılabilecek Kanal 12 ve özel sektörün güçlü bir temsilcisi denebilecek Kanal 13 varken; diğer tarafta başta skandal yuvası Kanal 14, dindar Siyonizm’in bir diğer sesi Kanal 7 (Arutz Sheva) ve sayısı giderek artan Telegram grupları yer alıyor.
Kanal 14'ün en popüler programı Vatanseverler (HaPatriotim), bu "savaşta" en gürültülü cephelerden birini oluşturuyor ve başta Haaretz olmak üzere muhalif medyayı doğrudan hedef alıyor; Netanyahu'ya yakın isimlerden Amit Segal de bu cephede sıklıkla söz alan isimlerden biri.
Durum öyle bir raddeye geldi ki İletişim Bakanı Shlomo Karhi, KAN'ın özelleştirilmesi meselesini gündeme getirdi; üstüne yakın zamanda, muhalif yayın organlarını öldürülmesi gereken sinekler gibi gösterdiği bir video bile yayınladı. Bu çekişmenin bir diğer tezahürü, bizzat Savunma Bakanı Israel Katz'ın talimatıyla kabineden kapatma kararı çıkan, ancak hukuki süreci hâlâ devam eden Ordu Radyosu oldu.
Yukarıda saydığımız bu alt fay hatlarına dair belirtilmesi gereken bir diğer nokta da şu: söz konusu hatlar aslında birbirine geçişken bir özelliğe sahip. Örneğin Amit Segal, aynı zamanda ana akım sayılan Kanal 12'de de çalışıyor; bu da müesses nizam ile aşırı sağ arasındaki çizginin kurumsal değil, büyük ölçüde kişisel konumlanmalarla çizildiğini gösteriyor.
Ordu, istihbarat, yargı ve medyadaki bu örneklerle, müesses nizam-aşırı sağ çekişmesinin artık İsrail devletinin neredeyse her kurumuna sirayet ettiğini söylemek mümkün. Bu fay hattı, önümüzdeki seçim sürecinde de belirleyici olmaya devam edecek. Serinin sonraki yazılarında dindar-seküler ayrımı yerine Harediler ve diğerleri arasında yaşanan gerilimi, Arap-Yahudi ayrımı yerine Siyonist-Anti-Siyonist ihtilafını ve bunların yanında kentli orta sınıf-kırsal/yerleşimci alt sınıf ayrımı ile diaspora-İsrail ayrımını konuşacağız.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.