Satranç Tahtasında Pakistan: Nükleer Gerilimler ve Uluslararası Baskı
01.12.2025 - 11:11 | Son Güncellenme: 01.12.2025 - 11:17
Satranç oyunu, uzun zamandır uluslararası politikanın doğasını anlatmak için kullanılan güçlü bir metafor oldu. Satranç tahtasındaki her hamle ya ilerlemek ya da elenmek anlamına gelir.
Nükleer silaha sahip tek İslam devleti olan Pakistan da bugün hem bölgesel hem de uluslararası rolünü yeniden şekillendirebilecek, hatta içeride benzeri görülmemiş kırılmalara yol açabilecek kritik stratejik tercihlerle karşı karşıya bulunuyor.
İç zorluklar, çok katmanlı bir miras
Pakistan, onlarca yıldır iç siyasi çalkantılar ve çok yönlü dış baskılarla boğuşuyor. Buna rağmen aşırı etnik ve coğrafi çeşitliliğe sahip ülkede birleştirici bir güç olarak hareket eden ordunun rolü sayesinde, şimdiye kadar ulusal birliğini korumayı başardı. Jeopolitik konumu, Pakistan'ı sık sık komşularıyla karşı karşıya getirdi.
Gözden Kaçmasın
Doğusunda, askeri kapasitesi ve nüfusu daha büyük olan Hindistan ile paylaştığı sınır, iki tarafın nükleer caydırıcılık dengesi nedeniyle sürekli bir gerginlik hattı oluşturuyor. Hindistan'ın yaklaşık 172, Pakistan'ın ise 170 nükleer savaş başlığına sahip olması, bu dengeyi son derece hassas hale getiriyor.
Batısında ise Taliban’ın geri dönüşünden sonra bile bölgesel ve uluslararası çatışmaların devam ettiği Afganistan yer alıyor. Öte yandan, sınırın her iki yakasındaki silahlı grupların faaliyetleri ve iki ordu arasında zaman zaman yaşanan çatışmalar göz önüne alındığında, İran da sürekli bir güvenlik endişesi oluşturuyor.
Siyasi ve askeri çatışma döngüsü: Müşerref’ten İmran Han’a
General Pervez Müşerref’in 1999’da gerçekleştirdiği askeri darbeden bu yana Pakistan, siyaset üzerinde ağırlığı olan ordu ile siyasi elitler arasında karmaşık ve çetin bir çatışma döngüsü yaşadı. Bu dinamik içinde, İngiltere, 2000’lerin başında eski başbakanlar Benazir Butto ve Navaz Şerif’in ülkeye dönüşünü organize etti. Bu da, Butto’nun 2007’de suikasta kurban gitmesi ve Şerif'in yeniden yükselişiyle sonuçlanan kanlı bir siyasi rekabete yol açtı.
Sonraki süreçte ordu, Navaz Şerif’i zayıflatmak için İmran Han ve Tahir-ül Kadri ile ittifak kurdu. Bu stratejik hamle, askeri kurumun siyasetteki belirleyici konumunu yeniden tesis etmeyi hedefliyordu. Kritik dönüm noktası ise İçişleri Bakanlığı'nı gerçek yetkilerle elinde tutan ilk Pakistan başbakanı olan İmran Han’ın, askeri kurumun hiçbir koşulda hoş görmeyeceği bir "kırmızı çizgi" olan dış politika yapımına doğrudan müdahale etmeye çalışması oldu.
Han, özellikle 9 Mayıs 2023’te destekçilerinin başkent İslamabad yakınlarındaki Ravalpindi’deki ordu karargahına saldırmasının ardından yolsuzluk ve vatana ihanet suçlamalarıyla hapse atıldı.
Bu, Pakistan tarihinde bir ilkti. Zira onlarca yıldır hiçbir muhalefet partisi, hatta orduyla mücadele eden Pakistan Halk Partisi veya Pakistan Müslüman Birliği-Navaz gibi hiçbir siyasi yapı böyle bir adımı atmaya cesaret edememişti.
Bu gelişme, Pakistan ordusunun kendisini devletin nihai koruyucusu olarak gördüğünü ve ister siyasi ister kurumsal olsun, otoritesine yönelik tehditlere karşı sert bir karşılık vermekten asla çekinmeyeceğini bir kez daha ortaya koydu.
Asım Münir’in yükselişi: Anayasa savaşçısı
Mevcut tabloda, 2025 itibarıyla Mareşal Asım Münir, Pakistan siyasetinin merkezine yerleşmiş durumda. Münir’i ülkenin güç mimarisinde benzersiz bir aktör kılan bir dizi avantaj bulunuyor. İlk olarak, Hindistan’a karşı askeri başarıyla sonuçlanan benzersiz bir mücadele geçmişi var.
İkinci olarak, 27. Anayasa Değişikliği uyarınca ordu komutanına neredeyse tam dokunulmazlık sağlayan yasal güvence, Münir’i iç politik çekişmelerden büyük ölçüde koruyor.
Üçüncü olarak, askeri harekat komutanı olarak ordunun tüm kademeleri üzerinde doğrudan güçlü bir nüfuza sahip.
Dördüncü ise kendine özgü bir dini geçmişe sahip. Kur’an hafızı olması, Pakistan tarihinde bir ordu komutanı için ilk örnek. Bu özellik, ona halk nezdinde güçlü bir İslami meşruiyet sağlıyor.
Bu tüm unsurlar, Münir’i dış politikayı şekillendirecek bir konuma getiriyor, ancak bunu eşi benzeri görülmemiş derecede karmaşık bölgesel ve küresel koşullar altında yapıyor.
Pakistan’ın Güvenlik Konseyi’ndeki yeni rolü ve kritik sorumluluklar
2025, Pakistan'ın uluslararası arenada ağırlığının hissedildiği bir yıl oldu. Ülke, 2025-2026 dönemi için Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin (BMGK) geçici üyeliğine seçildi. Bu çerçevede Pakistan, Taliban ve aşırılık yanlısı hareketlerle ilgili 1988 sayılı karar kapsamında faaliyet gösteren Yaptırım Komitesi’nin başkanlığını üstlendi.
Aynı zamanda 1373 sayılı karar uyarınca Rusya ve Fransa ile birlikte Terörle Mücadele Komitesi’nin başkan yardımcılığı görevini de aldı. Bu görevler, uluslararası toplumun özellikle Afganistan, sınır güvenliği ve terörle mücadele gibi konularda Pakistan’ın güvenlik ve stratejik vizyonuna duyulan güveni gösterse de ülkeye ağır diplomatik sorumluluklar yüklüyor. Pakistan, bir yandan dini ve kimliksel taahhütleri, diğer yandan uluslararası baskılar arasında hassas bir denge kurmak zorunda kalıyor.
Hindistan ile gerilimin artması: Gerçek bir nükleer tehdit
Hindistan ve Pakistan arasındaki gerginlikler, bu yıl yalnızca söylemde kalmadı, fiili bir askeri tırmanış da yaşandı. 7 Mayıs 2025’te Hindistan’ın “Sindor Harekatı” adıyla başlattığı geniş kapsamlı operasyonla büyük bir askeri çatışma patlak verdi.
Operasyon çerçevesinde dokuz farklı bölgede toplam 24 hava saldırısı düzenlendi. Bu saldırılar büyük sivil kayıplara yol açarken, her iki taraftan da birçok askeri uçak düşürüldü. Söz konusu kriz, Pakistan’ın birden fazla füze denemesi yapması ve Hindistan’ın eylemlerini artırmasıyla haftalarca devam etti.
Önemli bir gelişme olarak, BMGK’nın her iki tarafı da tam ölçekli bir askeri çatışmadan kaçınmaya çağırmasının ardından Mayıs ayında ateşkes uzatıldı. Ancak taraflar arasındaki gerginlik devam etti. Pakistan-Hindistan sınırı, özellikle 1947’den beri çözülemeyen Keşmir meselesi nedeniyle, bölgedeki en kırılgan ve patlamaya hazır bir çatışma noktası olmaya devam ediyor.
İbrahim Anlaşmaları ve ABD’nin normalleşme baskısı
Pakistan, bölgesel dengelerin yeniden şekillendiği bir dönemde farklı "İbrahim Anlaşmaları” baskısıyla karşı karşıya. İlk olarak Eylül 2020’de BAE, Bahreyn ve İsrail arasında imzalanan ve ardından Fas ile Sudan’ın katılımıyla genişleyen bu normalleşme süreci, 2025’te Trump yönetimi tarafından yeniden canlandırıldı.
Trump yönetiminin öncülüğündeki barış görüşmelerine katılmak Pakistan için kaçınılmaz hale geldi ve bu hamle çoğu Müslüman ve Arap ülkesi tarafından benimsendi. Pakistan bu noktada iki çok sert seçenekle yüz yüze kaldı: Ya bölgesel (BAE, Suudi Arabistan ve Ürdün) ve uluslararası uzlaşıya uyum sağlayacak ya da ekonomik ve siyasi izolasyonu göze alacaktı.
Fakat Pakistanlılar, Filistin meselesi yüzünden belki de dünyada İsrail’e en fazla karşı çıkan halklardan biri. Bu nedenle, İslamabad’ın atacağı en küçük normalleşme adımı bile içeride büyük bir tepki doğurma potansiyeli taşıyor.
Gazze’ye yönelik tutum: Halk ile devlet arasında genişleyen uçurum
Ekim 2023’ten bu yana süren Gazze savaşı, Pakistan’da İsrail karşıtı güçlü bir duygusal kırılma yarattı. Ancak, ordunun himayesindeki Pakistan hükümeti, gerçek bölgesel tepkiden nispeten uzak durdu. Diğer ülkelerin yaptığı gibi asker göndermedi ve kamuoyunda kararlı bir tavır sergilemedi. Bu temkinli duruş, Kasım 2023’te Cebeliye mülteci kampının bombalanmasıyla kırıldı.
Pakistan Dışişleri Bakanlığı, İsrail’in saldırılarını sert bir dille kınadı ve ülke içinde ilk kez Gazze’ye asker gönderme ihtimali yüksek sesle konuşulmaya başlandı. İşte burada büyük bir çelişki yatıyor: Uzun süredir kendisini İslami askeri gücüyle tanımlayan nükleer bir İslam devleti olan Pakistan, İsrail’i destekleyen müttefikleriyle işbirliği yaparak (dolaylı) normalleşme sürecine girerken, Filistinlileri korumak için Gazze’ye asker gönderebilir mi?
Yeni ittifaklar: Suudi Arabistan ve Çin
Pakistan bu çıkmazdan kurtulmak için ittifak ağını güçlendirmeye yöneldi. Eylül 2025’te Suudi Arabistan ile ekonomik destek ve kaynaklar karşılığında nükleer caydırıcılık sağlayan bir karşılıklı savunma anlaşması imzaladı. Diğer yandan Çin ile stratejik işbirliği, Pakistan, on yıllardır istikrarlı bir şekilde devam eden bu güvenilir ittifakı sürdürmeye istekli olduğundan gelişmeye devam ediyor.
Analiz ve gelecek senaryoları
Pakistan’ın stratejik karar alıcıları, ülkenin geleceğini şekillendirecek on derece gerçek ve sancılı şu üç seçenekle karşı karşıya:
İlk seçenek: Batı sınırından (Afganistan ve Taliban) gelebilecek potansiyel bir tehdit ile aynı zamanda Hindistan ile yeni bir askeri çatışma yaşanması. Bu durum, Pakistan’ı uluslararası alanda izole eder ve krizin nükleer bir çatışmaya dönüşme riskini artırır.
İkinci seçenek: Filistin meselesinde orta yol bulmaya çalışırken uluslararası ve bölgesel ittifak olan İbrahim Anlaşmaları içinde kalmak olabilir. Bu, ekonomik ve güvenlik ilişkilerini sürdürebilir, ancak ülkede yaygın bir kamuoyu öfkesine, hatta bir kimlik krizine yol açabilir.
Üçüncü seçenek: Ortadoğu’ya bahis oynamaya devam ederek, iki seçenek arasında riskli bir denge kurmaya çalışabilir. Bu, Pakistan’ın Afganistan’da korkunç bir duruma düşmeden oynadığı bir oyun.
Kesin olan tek şey, Pakistan’ın bu kez gerçek bir seçim yapmaktan kaçamayacağıdır. İslamabad’ın alacağı karar, ülkenin iç istikrarını, bölgesel konumunu ve uluslararası ilişkilerini yıllar boyunca derinden etkileyecek. Burada sorulacak temel soru, Asım Munir'in bilgeliği, dini ve anayasal meşruiyeti ile mevcut liderliğin bu krizi labirentte kaybolmadan yönetip yönetemeyeceğidir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.