Rusya-Ukrayna Savaşı: Masada Diplomasi, Sahada Savaş

Doç. Dr. Merve Suna Özel Özcan, Rusya-Ukrayna savaşının tarihsel kökenlerini, diplomatik müzakereler ile sahadaki askeri stratejilerin etkileşimini ve savaşın küresel denge üzerindeki etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
Rusya-Ukrayna_Savaşı-_Masada_Diplomasi,_Sahada_Savaş-Doç._Dr._Merve_Suna_Özel_Özcan (1).jpg

18.06.2025 - 15:05  |  Son Güncellenme:  10.07.2025 - 15:53

Her ne kadar Rusya-Ukrayna savaşı 2014 yılında başlamış gibi görünse de sorunun tarihsel ve siyasal boyutlarının ne denli derin olduğu, arabuluculuk masasındaki gelişmelerle bir kez daha ortaya çıkmıştır.  

Tarihsel olarak köklü bir geçmişe dayanan bu kriz, aslında bir meşruiyet tartışması ve büyük güç rekabetinin sonucu olarak şekillenmiştir. Rusya’nın “büyük güç” söylemi ile Ukrayna’nın egemenlik arayışı arasındaki çatışma, savaşın hem cephede hem de müzakere masasında çok boyutlu bir şekilde sürmesine yol açmıştır. Bu nedenle tarafların beklentileri ile sahadaki gerçeklikler arasındaki uçurum, sürecin çözümünü daha da karmaşık hale getirmektedir. 

Özellikle 2022 yılında Rusya’nın “özel askeri operasyon” olarak başlattığı yeni dönem, Biden yönetiminin izlediği politikalarla birlikte uluslararası dengelerde belirgin bir farklılık oluşturmuştur. Süreç artık yalnızca ikili bir kriz olmaktan çıkmış; küresel sistemin yeniden şekillenme çabalarıyla da doğrudan ilişkilendirilen çok katmanlı bir çatışma zeminine dönüşmüştür.  

Bu bağlamda savaşın üçüncü bir boyutu olarak konjonktürel değişkenliklerin de dikkate alınması gerekmektedir. Bunun en önemli nedeni ise Donald Trump'ın başkanlık koltuğuna oturması ile değişmiştir. Biden döneminde ABD ve NATO’nun Rusya karşıtı sert söylemlerinde Trump ile değişim olmuştur. Peki ama süreç şu anda nereye doğru ilerlemektedir? Tarafların arabuluculuk görüşmelerine katılması, sahadaki askeri operasyonları durdurmamaktadır. Hatta kimi zaman diplomatik temaslar hız kazanırken, eş zamanlı olarak sivil yerleşim alanları hedef alınmakta; savaş, giderek daha karmaşık ve kontrolü zor bir yapıya evrilmektedir. Hem çatışmanın insani maliyeti artmakta hem de bölgesel güvenlik mimarileri açısından yeni kırılmalar oluşmaktadır. 

Arabuluculuk masası ve tarafların beklentileri 

Bilindiği gibi, 2022 yılında Antalya Diplomasi Forumu ve Dolmabahçe'de taraflar müzakere masasına oturmuştur. Bu süreçte, savaşın ilk aşamada çözüme kavuşturulabilmesi için ciddi diplomatik adımlar atılmıştır. Ancak tarihsel anlaşmazlıkların ve sürmekte olan güç mücadelesi anlayışının bir yansıması olarak, Dolmabahçe'de kurulan arabuluculuk masasının uzun ömürlü olamayacağı kısa sürede anlaşılmıştır.  

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Dönemin İngiltere Başbakanı Boris Johnson’ın tutumu özellikle hatırlanmalıdır. Elbette mesele yalnızca bireysel aktörlere indirgenemez; İngiltere'nin devlet politikası ve tarihsel arka planı dikkate alındığında, yeni büyük oyun bağlamında Rusya’yı sınırlandırma stratejisi göz ardı edilmemelidir. Nitekim, tarafların uzlaşı sağlayamadan müzakere masasından kalkmasında bu stratejik yaklaşımın etkili olduğu görülmektedir. Bu açıdan bakıldığında, müzakere masasının kurulması ve tarafların temaslarının sürekliliği konusunda Türkiye’nin önemli çabaları olmuştur. Savaş sonrasında da bu girişimlerin devam etmesi için diplomatik kanalları açık tutmaya özen gösteren Türkiye’nin bu tutumunun en önemli göstergesi, hiç şüphesiz Karadeniz Tahıl Girişimidir. Bu anlaşma, çatışma ortamında dahi insani diplomasi yürütülebileceğinin ve Türkiye'nin aktif arabuluculuk kapasitesinin somut bir örneği olmuştur. 

Öte yandan masa her ne kadar dağılmış olsa da yaklaşık üç yıl aradan sonra 15 Mayıs 2025’te Vladimir Putin’in İstanbul’da yeniden bir arabuluculuk masasının kurulmasına yönelik çağrısı, Türkiye’nin diplomatik rolünü yeniden ön plana çıkarmıştır. Başlangıçta heyetlerin bir araya gelip gelmeyeceği belirsizliğini korurken, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın devreye girmesiyle 16 Mayıs’ta arabuluculuk masası üç yıl aradan sonra yeniden kurulmuş ve kaldığı yerden devam etmiştir.  

Özellikle “kaldığı yerden devam” vurgusu oldukça önemlidir, zira Putin bu arabuluculuk çağrısında açıkça 2022 yılını işaret etmiştir. Buradaki dikkat çekici husus, liderler düzeyinde bir görüşme beklentisi oluşmuşken, sürecin yalnızca heyet düzeyinde ve oldukça düşük bir temsil düzeyiyle 2022 formatına uygun şekilde sürdürülmesidir. Bu durum, sürecin sınırlı çerçevede ve kontrollü biçimde ele alındığını göstermektedir. 

İlk görüşmenin ardından sağlanan esir takası uzlaşısı ise, küresel ölçekte ateşkese giden yolun ilk adımı olarak değerlendirilmektedir. Ancak tarafların hâlâ uzlaşı noktasında beklentilerinin birbirinden oldukça farklı olduğu unutulmamalıdır.  Rusya, sahadaki kazanımlarını uluslararası düzlemde, özellikle de arabuluculuk masasında meşrulaştırmayı ve Ukrayna'nın gelecekteki jeopolitik yönelimini şekillendirmeyi amaçlamaktadır. Ayrıca, en önemli konulardan biri olarak Ukrayna’nın askeri gücünü sınırlamak ve NATO üyeliğini engellemek hedeflenmektedir. 

Ukrayna ise, uluslararası güvenlik garantileri çerçevesinde işgalin tamamen sona ermesini ve toprak bütünlüğünün yeniden sağlanmasını talep etmektedir. Egemen eşitlik ilkesine dayalı bir yaklaşımla sürecin devamı ve Birleşmiş Milletler Antlaşması'nın 2. maddesine uyulması ve anlaşmanın uygulanması büyük önem taşımaktadır. 

ABD kolaylaştırıcı bir rol üstlenmekte gibi görünse de esasen barış sürecini, mevcut Birleşmiş Milletler temel ilkelerinden—özellikle Ukrayna’nın egemenliği ve sınır bütünlüğü konularında—ödün verilmesini gerektiren bir yaklaşıma yönlendirmektedir. Ancak şu noktayı özellikle vurgulamak gerekir ki, taraflar her ne kadar masada bir araya gelse de özellikle Rusya müzakere sürecine paralel olarak sahada daha agresif bir tutum sergilemeye devam etmiştir. Ukrayna ile devam eden savaşın en kanlı saldırılarından biri de bu süreçte gerçekleşmiştir. 

Özellikle Sumy saldırısında çok sayıda sivilin ve çocuğun hayatını kaybetmesi, çatışmaların şiddetinin masadaki diplomatik çabalarla ters orantılı şekilde arttığını ortaya koymuştur. 

Bu durum, Rusya’nın arabuluculuk masasındaki pozisyonunu güçlendirmek adına sahada üstünlük sağlamaya çalıştığını göstermektedir. Yani Moskova, müzakere masasında daha güçlü bir aktör olarak yer alabilmek için sahada fiilî kazanımlarını artırma odaklı bir strateji izlemektedir. 

Her ne kadar ABD, Ukrayna konusunda zaman zaman daha temkinli ve dengeleyici bir profil sergilese de; Fransa, Almanya ve Birleşik Krallık gibi Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya olan askeri ve diplomatik desteği hem sahada hem de müzakere sürecinde kararlılıkla sürmektedir. Buradaki amaç Ukrayna'nın toprak bütünlüğü, Rusya'nın ele geçirdiği topraklardan geri çekilmesini ve Rusya’nın sınırlandırılmasıdır.  Bu durum, Rusya’nın sertleşen saldırılarını artırmasına zemin hazırlamakta, Moskova’yı daha da agresif hamlelerde bulunmaya yönlendirmektedir. 

Örümcek Ağı saldırısı ve sahadaki son durum  

Ukrayna'nın Örümcek Ağı operasyonu

Masadaki süreç ile eş zamanlı olarak Ukrayna, beklenmedik ancak uzun süreli bir hazırlığın sonucu olan “Örümcek Ağı” saldırısını gerçekleştirmiştir. Sahadaki gelişmelere bakıldığında, Rusya büyük ölçüde klasik anlamda, yani konvansiyonel güç temelli bir savaş yaklaşımını sürdürürken; aynı zamanda teknolojik esnekliğe dayalı bazı taktikler ve yapay zekâ unsurlarını da kullanmaktadır. Ancak genel eğilim, Rusya'nın savaş yaklaşımında askeri üstünlüğü niceliksel olarak ön plana çıkardığını göstermektedir. Bunun belki de en somut örneği, sürekli olarak asker sayısını artırma çabasıdır. Burada özellikle en dikkat çeken gelişme, Kuzey Kore'den yaklaşık 10.000 askerin Rusya'nın saflarına katılmasıdır. Keza Rusya, bu stratejinin yanı sıra nükleer kartını da saklı tutan bir aktördür.  

Özellikle arabuluculuk görüşmeleri esnasında Rusya’nın büyük bir saldırı başlattığı Sumy’de sivil kayıpların yaşanması ve Rusya'nın sürekli olarak toprak genişletme girişimi dikkatle ele alınmalıdır. Çünkü Rusya, masada güçlü olma adına sahada ara vermeden, hatta daha da şiddetle saldırmaktadır. Hatta Rusya’nın son dönemlerde özellikle Kursk’ta Ukrayna karşısında fiber optik insansız hava araçları ile üstünlük sağlaması, cephede önemli bir adım olmuştur.  Her ne kadar Ukrayna, savaş alanında küçük insansız hava araçlarının kullanımında önemli bir yer edinmiş olsa da Moskova'nın fiber optik kablolarla kontrol edilen sistemleri sayesinde Rus birlikleri, menzili 12 mile kadar çıkabilen bu silahları Ukrayna ekipmanlarını yok etmek ve lojistik güzergâhları kontrol altına almak amacıyla kullanmıştır. 

Bu girişim esasında saha da bir kırılmaya neden olmadı ancak Rusya 2 Haziran'daki ikinci arabuluculuk görüşmelerine heyet göndermesinden kısa bir süre önce, Ukrayna beklenmedik bir hamleyle Rusya’ya, bir anlamda yapay zekâ ile konvansiyonel savaşı dönüştüren bir saldırı yapmıştır. Rusya’nın Tu-95 ve Tu-22M3 gibi stratejik bombardıman uçaklarının, yapay zekâ ve insansız hava aracı sistemlerinin gelişmesiyle kolayca hedef alınabilmesi süreçte bir kırılmaya neden olmuştur. 21. yüzyılda Rusya’nın Pearl Harbor’ı olarak nitelendirilebilecek bu saldırıyı, Ukrayna yaklaşık 18 ay boyunca planlamış ve FPV (birinci şahıs görüşlü) insansız hava araçları ile gerçekleştirmiştir. Ukrayna'nın “Örümcek Ağı Operasyonu”, geleneksel askeri gücün zayıflığını açıkça ortaya koymuştur.   

Rusya, bu gelişmeye rağmen 2 Haziran'da masaya oturmuş ve bu görüşmeler tüm endişelere rağmen bir saatten fazla sürerek taraflar arasında yeni bir esir takası anlaşmasının ortaya çıkması umut verici olmuştur. Ancak Rusya’nın sessizliği, arka planda daha büyük saldırıların da habercisi gibiydi. Çünkü Rusya, kısa süre sonra Kiev’i bombalamaya başlamış; hatta Trump, bu saldırılarla ilgili olarak 5 Haziran’da yaptığı açıklamada, Rusya ve Ukrayna’yı “parkta deli gibi kavga eden iki küçük çocuk”a benzetmiş ve “bazen onları ayırmadan önce bir süre kavga etmelerine izin vermek daha iyidir” ifadelerini kullanmıştır.  Bu açıklama, Trump’ın olaya üstü kapalı olarak dahil olmama yaklaşımının ötesinde, Ukrayna’ya verdiği desteğin sınırlı olduğunu gösteren bir tutum olarak değerlendirilebilir. Avrupa’nın, Ukrayna’ya olan desteğini sürdürerek özellikle lojistik kapasitelerinin geliştirilmesi için Avrupa Birliği sınırındaki ülkelere yönelik demiryolu güzergâhlarının geçiş kapasitesinin ve ulaşım altyapısının modernizasyonunun artırılmasına yönelik en az 2 milyar avroluk yatırım yapılmasını öngören bir anlaşma imzalandığına dikkat çekilmektedir.  

Nitekim Rusya’nın saldırıları an itibarıyla devam ederken, cephede de Rusya saldırılarına hız kesmeden devam etmektedir. Özellikle Telegram kanalları üzerinden askerî operasyonlara ve ilerlemeye dair yapılan paylaşımlar bu açıdan dikkat çekicidir.   

Rus Silahlı Kuvvetleri’nin, Kiev, Lozova, Pavlohrad, Brovary'nin yanı sıra Khmelnytskyi, Cherkasy, Zhytomyr, Vinnytsia, Chernihiv ve Rivne bölgelerinde saldırılar düzenlediği ve yine Sumy bölgesinde İskender füzeleri kullandığı bildirilmektedir. Ayrıca Oryol ve Bryansk bölgelerinde de çatışmaların devam ettiği aktarılmaktadır. 

Bugün itibarıyla Ukrayna topraklarının yaklaşık %20’si Rusya’nın fiilî kontrolü altına girmiştir. Bu durum, uluslararası hukuka açıkça aykırıdır. Ancak Rusya, bu fiilî durumu bir müzakere kartı hâline getirerek, sahadaki kontrolünü kalıcılaştırma ve bunu Dinyeper Nehrine taşıyarak “doğal sınır” veya “güvenli tampon bölge” oluşturma girişimi olarak yansıtmaya çalışabilir. Bu strateji, hem askeri kazanımların diplomatik meşruiyete dönüştürülmesi çabasını hem de uzun vadeli jeopolitik hedefleri açıkça ortaya koymaktadır. Rusya ve Batı, var olan Soğuk Savaş travmaları ile süreci devam ettirdiği müddetçe, savaşın yakın vadede barışa evrilmeyeceği aşikârdır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.