Rasyonel Akıl mı, Algı Oyunu mu? Savaşın Psikolojik Anatomisi

Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, savaş ve barış kararlarında çerçeveleme etkisi ve kayıptan kaçınma davranışının bireysel ve uluslararası kararları nasıl etkilediğini Fokus+ için kaleme aldı.
Rasyonel Akıl mı, Algı Oyunu mu Savaşın Psikolojik Anatomisi -

31.03.2026 - 15:10  |  Son Güncellenme:  31.03.2026 - 15:26

Aslında sandığımız kadar rasyonel varlıklar değiliz. Kararlarımız çoğu zaman soğukkanlı hesaplardan değil, zihnimizin kısa yollarından, korkularımızdan ve olayların bize nasıl sunulduğundan etkilenir. “Bilişsel yanılgılar” olarak adlandırılan bu eğilimler, aynı gerçeğin farklı biçimlerde çerçevelenmesiyle bambaşka sonuçlara ulaşmamıza neden olabilir.  

Bu yazıda ele alacağım çerçeveleme etkisi, Asya’dan gelen ve 600 kişiyi etkilemesi beklenen bir salgınla mücadeleye ilişkin yapılan bir araştırma ile ortaya konmuştur. Katılımcılara iki politika seçeneği sunulur. İlk seçenek “200 kişinin hayatını kurtaracak” biçiminde ifade edildiğinde, çoğunluk kesin kurtulmayı içeren bu alternatifi tercih eder. Oysa matematiksel olarak aynı sonuca karşılık gelen bu seçenek, “400 kişi hayatını kaybedecek” şeklinde sunulduğunda, katılımcıların önemli bir bölümü daha çok riskli alternatiflere yönelir. Gerçekte değişen hiçbir şey yoktur. Ancak insanların algısı değiştiğinde buna bağlı olarak kararlar değişir. İşte, çerçeveleme etkisi tam olarak budur.  

Bu mekanizmayı harekete geçirmek için satıcılar devamlı sunduklarının “son fırsat” olduğunu, bu fırsatı kullanmazsak zarar edeceğimizi söyleyerek bizi satın almaya teşvik eder. Biz de bu fırsatı kaçırmayayım diye çok düşünmeden önümüze sunulan tercihe balıklama atlayabiliriz. Çoğunlukla da “son fırsat”ları satın aldıktan sonra pişman oluruz.  

Buradan insan davranışları ile ilgili çok temel bir prensip ortaya çıkarılır: Kayıp kesin olduğunda insan çok daha riskli seçeneklere yönelir, kazanç söz konusu ise insan riskten kaçınır.  

Bu prensibin tezahürlerini hayvanlar âleminde de görebilirsiniz. O yüzden ne kadar küçük de görünseler kedileri köşeye sıkıştırmamak tavsiye edilir. Çünkü o zaman normalde hiç yapmayacağı kadar küçük hayvanlar dahi saldırganlaşabilir.  

Ayrıca, bu prensip yalnızca günlük hayatımızı değil, tarihsel sonuçlar doğuran büyük politik kararları da etkiler. Neden mi? Çünkü o kararları da çoğunlukla az sayıda ve duygularıyla hareket edebilen ve manipüle edilebilen kişiler alır.  

Savaş ve barış kararları da çoğu zaman toplumların tamamı tarafından değil, devlet mekanizmasının içindeki sınırlı sayıdaki siyasi ve askerî elit tarafından alınır. Ülkeler demokratik olsa bile bu tür kritik eşiklerde halkın görüşüne çoğunlukla başvurmaz. Örneğin ABD, Gazze’ye karşı giriştiği soykırımda İsrail’e olan silah satışını Amerikan kamuoyunun İsrail aleyhine gittikçe artan tepkisine rağmen devam ettirmiştir.  

Şekil 1. Amerikan Kamuoyunun Destek Oranları /Kaynak: Gallup Araştırma (Not: “Hangi tarafa sempati duyuyorsunuz?” şeklinde sorulmuştur.)  

ABD’nin İsrail ile birlikte İran’a olan saldırısı da bu minvalde. Amerikan kamuoyunun %80’nin bu savaşı onaylamadığı biliniyor fakat kamuoyunun karşı olması, İran’a saldırıları durdurmaya yetmiyor.  

Kamuoyu çoğu zaman ya karar alındıktan sonra bilgilendirilir ya da seçenekler belirli bir çerçeve içinde sunulur. İran saldırısının Amerikan yönetimi tarafından Amerikan halkına “yakın tehdit” olarak sunulması da içinde çok önemli çerçeveleme etkileri barındırır.

İran’ın Amerikan halkına veya devletine bir tehdit olduğunu düşünen ciddi hiçbir uluslararası ilişkiler uzmanı dinlemedim. Yakın tehdit ise devamlı pompalanırken, “Yakın” denilerek hem halkın duyguları harekete geçirilmeye hem de “tehdit” ifadesi ile kayıp hissi oluşturulmaya çalışılıyor. Yani satıcıların “son fırsat” demesi ile saldırıya ne olursa olsun kararlı bir yönetimin “yakın tehdit” demesi arasında pek bir fark bulunmuyor. 

Velhasıl milyonların hayatına etkileri olan bir saldırı, dar bir karar verici grubun değerlendirmesine dayanarak başladı. 

Netanyahu’nun her yıl BM’de “İran’ın nükleer silah geliştirmesine ramak kaldı, geç kalırsak kaybederiz!” şeklindeki ifadeleri devamlı olarak “kayıptan kaçınmayı” tetiklemeye yönelikti.  

Netanyahu

 


Netanyahu’nun sayısız Washington ziyaretinde devamlı olarak İran’ı bölgedeki terör rejiminin başı olarak suçlaması ve ahtapotun İsrail’i sardığından bahsetmesi de çerçevelemeye diğer örnekler. İran konusunda Amerikan yönetimini ve kamuoyunu devamlı negatif çerçevede tutmayı başardığını ve böylece çok büyük riskler barındıran savaşa ikna ettiğini görüyoruz.  

Hâlbuki savaş kırk kere tartılarak alınması gereken bir karar çünkü sonuçları çok büyüktür. Hesaba katılması gereken sadece cephedeki kayıplar değildir. Savaşa giren ülkeler arasında oluşacak kutuplaşma, kuşaklar boyunca aktarılacak travmalar da hesaba katılmalıydı.  

Fakat öyle olmadı, Trump’ın kendi ifadeleri ile, aynı Venezuela Devlet Başkanı Maduro’ya karşı olduğu gibi hızlı ve net bir galibiyet alabileceği düşünülerek hareket edildi. Yani savaşın maliyetleri değil de savaşa girmemenin maliyetleri hep önüne konarak savaşa ikna edildi.  

Kısa sürede ortaya aslında İran’ın da önemli kozları olduğu ortaya çıktı. Türkiye dâhil Orta Doğu’da ABD üslerinin bulunduğu birçok ülkenin İran saldırılarına hedef olması ve dünya enerji sevkiyatında önemli bir rolü olan Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla enerji fiyatları yaklaşık 1,5 katına çıkınca savaşa girmenin maliyetleri ortaya çıkmaya başladı. Amerikan askerlerinin tabutların içinde geri dönmesi de bir diğer önemli maliyet! 

Savaşın Amerikan ekonomisinin canını yaktığını nereden anlayabiliriz? 

Normalde yaptırım uygulanan Rus petrollerine yaptırımların geçici olarak kaldırılması birinci gösterge. Hürmüz Boğazı açıklarında bekleyen Amerikan donanmasının İran petrollerinin boğazdan çıkmasına ve satılmasına izin vermesi ve hatta İran petrollerinin dahi geçici olarak yaptırım listesinden çıkarılması bir diğer gösterge. Çünkü petrol fiyatlarının yükselmesiyle hem ABD içinde hem de dünya genelinde bir ekonomik sıkışıklığa ve enflasyona doğru ilerleyen süreci görmemek zaten mümkün değil.  

Elbette İran da 14.000’den fazla noktadan vurularak, 1000’den fazla insanını kaybederek çok önemli bedeller ödüyor.  

Bu durumda yeni bir karar aşamasına gelmiş bulunuyoruz. Barış mı, savaşa devam mı? 

Normalde makul ülkelerin, savaşa devam etmenin zararlarını artıracağından dolayı barışa veya ateşkese yaklaşması beklenebilir fakat çerçeveleme etkisi ve kayıptan kaçınma, barışın ne kadar zor kurulabileceği ile ilgili pek umut vadetmeyen tahminler yapmamıza sebep oluyor.  

Barış, tarafların bazı tavizler vermesini gerektirir. Ancak kayıptan kaçınma nedeniyle taraflar, “Bir şeyi vermek = kaybetmek” olarak değerlendirmede bulunur. Barışla kazanılacak şeyleri (refah, güvenlik, istikrar) daha az değerli algılayabilir. Dolayısıyla taraflar barışı kayıplar üzerinden çerçeveleyebilir: “Düşmana boyun eğiyoruz”, “Haklarımızdan vazgeçiyoruz” gibi.  Bu algı, özellikle milliyetçi veya travmatik geçmişe sahip toplumlarda barışın “teslimiyet” gibi görülmesine yol açabilir. 

ABD ve İsrail ikilisinin İran’ın dinî lideri Ali Hamaney’i öldürmesiyle ve 168 kız çocuğunun okuduğu okulu bombalamasıyla oluşturduğu travmayı düşününce, insan “İran nasıl geri adım atacak?” demekten kendini alamıyor.  

Yeni dinî lider seçilen Mücteba Hamaney’in, halkına kendini ispat etmek için içinde olduğu baskıyı da düşününce, “Kendi barış istiyor olsa dahi ABD’den önemli bir taviz elde etmeden nasıl İran kamuoyuna bir galibiyet hikâyesi anlatabilir?” sorusuna pek de parlak bir yanıt çıkmıyor.  

Temennim odur ki ihtimaller düşük olsa dahi aklı-selim galip gelir ve bölgemize yeniden barış hâkim olur.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.