Petrolün Laneti: Venezuela Neden Hedef Oldu?
13.01.2026 - 14:16 | Son Güncellenme: 14.01.2026 - 12:31
Türkiye’de çoğunlukla şöyle argümanlar duyarsınız: Ah şu petrole, doğal gaza ödediğimiz paralar olmasaydı, cari açığımız da olmazdı, ferah ferah yaşar giderdik. Hakikaten de Türkiye enerji ihtiyacının %70’inden fazlasını Rusya, Azerbaycan ve İran’dan satın alarak kapatmaktadır. Bu nedenle, birçok insan büyük bir doğal kaynağı olmadığı için Türkiye ekonomisinin düşük performans gösterdiğini kolaylıkla iddia edilebilir.
Aslında burada önemli bir ekonomik mantık da devrededir. Çünkü üretim için ve üretilen malları taşınması için petrol önemli bir girdi. Eğer siz buna para ödemeyip, toprağın altından “bedava”ya buluyorsanız, önemli bir maliyet avantajına kavuşursunuz. Bu yüzden petrole kara elmas da denmiştir.
Fakat kağıt üzerinde baktığımızda mükemmel görünen bir nimet, gerçekte bir belaya dönüşebilir.
Gözden Kaçmasın
Venezuela Devlet Başkanı Nicolas Maduro’nun ABD yönetimi tarafından kaçırılması ve milli onurlarının alt üst edilmesi tam olarak bu “kaynak laneti” denilen durum. Çünkü kaçırılışının Venezuela’nın dünyadaki en büyük petrol rezervlerine sahip olmasından kaynaklandığı ABD’nin Birleşmiş Milletler’deki büyükelçisi gibi en yetkin ağızlar tarafından açıkça söylenmektedir.
Peki nedir bu “kaynak laneti” veya “bereket paradoksu”?
Zengin doğal kaynaklara sahip ülkelerin uzun vadeli ekonomik büyüme performanslarının düşük olmasıdır. Evet, yanlış okumadınız, doğal kaynak bolluğu bazı ülkeleri zenginleştirmez aksine bazen yoksullaştırır.
Richard Auty ve Haydn Furlonge tarafından yazılan “rant laneti” ve Michael Ross tarafından yazılan “petrol laneti” adlı kitaplarda bu konuyu detaylıca anlatmakta.

Bu, bir tek Venezuela’nın başına gelen bir durum değil. Günümüzde doğal kaynaklarından dolayı ekonomik performansı gerileyen ülkelere Ekvator Ginesi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti, Moğolistan, Zambiya, Sudan, İran ve bir derece Rusya da örnek verilebilir. Tarihsel olarak 17. yüzyıl İspanya’sı ve 1959 yılında büyük doğal gaz kaynaklarının keşfedilmesiyle kendini doğal gaz ihracatçısı olarak bulan Hollanda verilebilir. İspanya da Hollanda da bu doğal kaynakların keşfinden sonra ekonomilerinin diğer sektörlerinin zarar gördüğünü fark etmişlerdir. Hatta İspanya’nın kolonilerinden getirdiği altınla her türlü malı dışarıdan alabildiği için ekonomisinin durakladığı da anlatılır.
Kanada ve Norveç zengin petrol yataklarına sahipler fakat ekonomileri sadece bu sektörlerden ibaret değil, yani petrol lanetinden kendilerini kurtarabilmiş bu ülkeler. Katar da dünyanın en zengin doğal gaz rezervlerine sahip iken yine de ekonomisini belirli ölçüde çeşitlendirmeye çalışması ve zenginliğin ülkedeki sıradan vatandaşın hayatına da yansıması ile bu tuzağa düşmekten kendini koruyabilmiş görünüyor.
Doğal kaynak laneti nasıl kendini gösteriyor?
Doğal kaynak lanetinin ekonomiye, iç politikaya ve dış politikaya bakan üç temel sonucu oluyor.
Ekonomik sonuçlarına baktığımızda, bir ülkede büyük bir doğal kaynak keşfedildiğinde, ülke ekonomisi o doğal kaynağın etrafında şekillenmeye başlıyor temel olarak. Emek, sermaye gibi üretim faktörleri de o doğal kaynağın çıkarılması, işlenmesi ve satılmasına odaklanıyor.
Fakat bu durumda tarım veya sanayi gibi diğer sektörlerden emek ve sermaye doğal kaynak sektörüne akmaya başlıyor ve bu da diğer sektörleri zayıflatıyor.
Ayrıca, bu doğal kaynaktan çok para kazanan bir ülke, inovasyon, yeni teknolojiler gibi zor konulara girmektense, doğal kaynağını satıp keyfine bakıyor tabiri caiz ise. Yani bütün geleceğini tek bir doğal kaynağa bağlaması bütün yumurtalarını tek bir sepete koyması manasına geliyor.
Bu doğal kaynak genellikle kamulaştırılıyor böylece buradan akan gelir devletin kasasını dolduruyor ve kasasında bol para olan devlet de daha fazla harcama yapmaya yönelebiliyor. Doğal kaynağın fiyatı yüksek iken büyük bir sorun yok, fakat dünya ekonomisinde doğal kaynak fiyatının arttığı gibi azaldığı da dönemler olması kaçınılmaz olduğu için, doğal kaynak fiyatı düşmeye başladığında yüksek harcamaya alışkın olan kamu sektörü harcamalarını azaltamıyor. Eskisi kadar gelir de olmadığı için devletler borç batağına saplanmaya başlayabiliyor. Bazen de doğal kaynağın keşfi ile henüz bir para eline geçmeden, ileride geçecek para üzerinden borçlanmaya da başlayabiliyor.
Bir diğer sonuç da politik güç dağılımı ile ilgili. Doğal kaynağın korunması devletin yapısında da önemli değişikliklere neden oluyor. Buradaki fazla para aynı zamanda bürokrasinin etrafına bu ranttan faydalanmak isteyen insanları dolduruyor. Bu rant ekonomisi ise diğer yatırımları cazip olmaktan çıkarıyor. Aynı zamanda, bu kaynağı kontrol eden az sayıda insanın sözü geçmeye başlıyor ve güç az sayıda kişide toplanmaya başlıyor. Bu durumda da refahtan payını alamamış büyük kalabalıklar ile ülkenin kaynaklarını sömüren elitler arasında iç gerginlikler artıyor.
Normalde bir ülkeyi yönetenler ülke ekonomisinin gelişmesini ister çünkü böylece vergi gelirleri artar fakat doğal kaynaklardan “havadan” para alabilen siyasiler ülkenin geri kalanını umursamamaya veya kaynaklar üzerindeki kontrolünü korumak için otoriterleşmeye başlayabiliyorlar. Bu da iç siyasete bakan bir sonuç.
Eğer bu yatırımları ülke kendi yapamaz da bu kaynağın çıkarılmasında yabancı yatırımcılara ihtiyaç duyuyorsa durum bir adım daha karmaşıklaşıyor. Çünkü yabancı şirketler ile devlet yetkilileri arasında bu kaynağın nasıl bölüşüleceği bir mevzu oluyor. Bazen devlet sadece vergi ve yetki hakkı devrinden dolayı ödemeler alıyor, bazen devletin sahip olduğu şirket ile yabancı şirketler ortak da çalışabiliyor. Yerli halk bu yabancı petrol şirketlerini ülkenin kaynaklarını sömürüyor olarak görebiliyor, bazen politikacılar da bu yabancı şirketleri ülkeye kendileri anlaşmalar ile almış olmalarına rağmen bu algının oluşmasına katkıda bulunabiliyorlar.
Bir de bu doğal kaynağın büyüklüğüne bağlı olarak, diğer dış güçlerin müdahalesine de açık kalabiliyorsunuz. Onlarla da dengeli bir ilişki yürütmelisiniz ama yoksul ve kurumsal kapasitesi zayıf bir ülke iseniz birçok dış güç tarafından etkiye maruz kalıp oradan oraya savrulmanız da büyük bir ihtimal. Bu da dış siyasete bakan ve devlet başkanının ayağını kaydırabilecek bir diğer sonuç.
Maduro’nun hiç mi suçu yok?
2013’te yönetime gelen Maduro her açıdan kronik sorunları olan bir Venezuela devralmıştı. Maduro’dan önceki durumu anlamadan Venezuela’daki kriz gerçekliğini anlamak mümkün değil.
Venezuela “petrol laneti”nin mücessemleşmiş hali denilebilecek bir ekonomik yapıya sahipti. Ekonominin belkemiği ve belki de tek önemli sektörü petroldü. Venezuela’nın dış ticaretinin %90’dan fazlası da petrol satışından geliyordu. Yani Venezuela ekonomisi derken aslında neredeyse sadece petrole bağlı bir ülkeden bahsediyoruz.
1973’teki OPEC krizi ile petrol fiyatları artarken Venezuela için olumlu bir döneme girilmişti ve ekonomi cari fazla vermeye başlamıştı. 1975’te devlet bir kamu şirketi kurarak enerji sektörünü kamulaştırmayı denedi. Fakat kamulaştırılan şirkette işler umulduğu gibi gitmedi, istenilen verimlilikte çalışmadı. OPEC krizindeki gelir artışından sonra devlet kamu harcamalarını büyük ölçüde artırmıştı ama sonrasında petrol fiyatları düşmesine rağmen harcamalarını kısamadı ve petrol fiyatları düşüşü ile 1978’te ülkenin önemli ölçüde eksiye düştüğü ortaya çıktı. Venezuela için 80’lı yıllar mali zorluklar ile geçti.
Venezuela’da daha iyi fiyatlarla petrolü satabilmek için uluslararası ortaklık çabaları da oldu. Bazı uluslararası şirketler Venezuela’ya büyük yatırımlar yapmıştı. 2007 yılında bir önceki devlet başkanı Hugo Chavez zamanında petrol sektörü tekrar kamulaştırıldı. Bu sefer, önceki dönemden anlaşmaları olan petrol firmaları ile Venezuela devleti mahkemelik oldu ve tazminat ödemeye mahkum oldu. Fakat devlet, bu tazminatları ödeyemedi.
Ayrıca, yeterince yatırım yapılmadığı için Şekil 1’de görüldüğü gibi günlük petrol üretimi de 2000’lerde gördüğü 3 milyon varilden, 2020’den bu yana 1 milyon varilin altına düştüğü görünüyor.
Venezuela gibi petrole dayanan bir ülke için petrol üretiminin düşmesi ekonominin de daralması anlamına geleceğini tahmin etmek güç değil.
Şekil 2’de ülke ekonomisinin performansını gösteren gayri safi yurtiçi hasılanın zaman içinde değişimi gösterilmektedir. Bu şekle göre Maduro’nun iktidarından bu yana ekonominin ciddi ölçüde küçüldüğünü söylemek mümkün.
Bütün bu ekonomik çalkantı ve rant ekonomisi kendini siyasi alanda da gösterdi. Örneğin, 2016 yılında yapılan seçimde de anlaşmazlık oldu ve ülkede 2 parlamento kuruldu. Sayısız darbe girişimine maruz kalan Maduro yönetimindeki Venezuela, ABD müdahalesinden önce istikrarı büyük ölçüde kaybetmişti. Ülke yolsuzlukla ve uyuşturucu ticareti ile anılır oldu. 2019 yılında ABD ambargo koyduğunu ilan ettikten sonra Maduro yönetimi altında ekonomi daha da irtifa kaybetti, kamu hizmetleri neredeyse çöktü ve siyasi çekişmeler de eklenince milyonlarca Venezuelalının yaşam koşullarını dayanılmaz hale geldi.
Bunun sonucu olarak son on yılda yaklaşık 6,3 milyon Venezuelalı ülkesini terk etti, nüfusun yaklaşık dörtte biri göç etti ve bu durum Latin Amerika tarihinin en büyük kitlesel göç krizlerinden biri oldu.
Maduro bu sistemi oluşturmadı; bu sistemin üzerine geldi ve onu ülkesinin lehine çevirmeyi başaramadı.
Bu operasyon Trump’a mı özel, Maduro’ya mı özel?
ABD’nin Venezuela’ya bu muamelesi aslında istisnai bir muamele değil. ABD, Batı Yarımküresinde bulunan ülkelerin iç işleyişine müdahale etmek konusunda zengin bir geçmişe sahip. Sol politik tandansa sahip bütün ülkeleri tehdit gördüğünü ve müdahale ederek rejimi değiştirmeye çalıştığının çok sayıda örnekleri var. 1954’te Guatemala, 1961’de Küba, 1965’te Dominik Cumhuriyeti, 1973’te Şile, 1989’da Panama’ya müdahalesi ile liste uzar gider.
Bu operasyonun bir amacı Çin’in Venezuela’dan petrol almasını engellemek ve böylece Çin ekonomisini sıkıştırmak olabileceği ifade ediliyor. Bu makul bir gerekçe. Eğer Venezuela gibi dünyanın en büyük petrol kaynaklarının üzerinde oturuyorsanız, yaşadığınız gelişmelerin bir de süper güçlerin kapışması ayağı olabiliyor.
Görünen o ki, ABD’nin dediğini yaptığı sürece Maduro’nun yardımcısı Rodrigez’in Venezuela’yı yönetmesinde ABD bir sorun görmüyor. Dediğini yapmazsa da baskının yeniden başlayacağı ile tehdidini ifade etmekten de geri kalmıyor. Diğer bir ifade ile, mesele Maduro’nun ülkeyi demokratik olmayan şekillerde yönetmesi veya operasyon öncesi söylendiği gibi ABD’ye giden uyuşturucu değildi.
Ayrıca, Trump bu günlerde yalnızca Venezuela’da rejim değişikliği ile ilgili konuşmakla kalmamakta; aynı zamanda oldukça açık bir şekilde Kolombiya, Nikaragua ve hatta Meksika’da da müdahale edebileceğini ima etmektedir. Diğer bir ifade ile, bu müdahale Venezuela’ya da özel değil.
Trump’ı daha önceki ABD başkanlarından ayıran husus ise, daha öncekilerin aksine “liberal yalanlar” ile konuşmasını süslemeye dahi tenezzül etmemesidir. Amacının petrol olduğunu söylemesi bir açıdan dürüstçe. Aynı zamanda, Venezuela topraklarındaki petrolün ABD’nin petrolü olduğunu iddia edebilecek bir söylemi benimsemekte beis görmemesi ise açıkça bir emperyalist olduğunu göstermekte ve diğer ülkelere neler yapabileceği konusunda önemli bir fikir vermektedir.
Dünyanın geri kalanının çıkarabileceği bir ders özellikle belirli bir kurumsallaşma düzeyine gelmemiş ve o doğal kaynağı sıradan vatandaşlara refah olarak dönüştürülmesi mümkün olmayan veya sadece bazı ellerde toplanacağı öngörülen bir doğal kaynağın bulunmaması ülke açısından daha hayırlı olabilir. Diğer türlü kaynağı bulmanız halinde başınıza üşüşecek akbabalardan kendinizi kurtaramayabilirsiniz.
Türkiye’nin ekonomisini çeşitlendirerek kurumsal altyapısını güçlendirmesi, doğal kaynağa bağlı bir ekonomiye kıyasla çok daha başarılı uzun vadeli ekonomik büyüme getireceği akılda tutulmalıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.