Pakistan’ın Orta Doğu'daki Tarafsızlık Rolü Neden Değişiyor?

Doç. Dr. Necmettin Acar, Pakistan’ın Orta Doğu politikasında yaşanan dönüşümü, Suudi Arabistan’la yakınlaşmasını ve bu değişimin Hindistan rekabeti, ekonomik kriz ve bölgesel güvenlik dengeleriyle ilişkisini Fokus+ için kaleme aldı.

pakistan-in-orta-dogu-daki-tarafsizlik-rolu-neden-degisiyor.jpg

28.09.2026 - 13:08  |  Son Güncellenme:  28.09.2026 - 13:17

7 Ağustos’ta Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, bölge siyasetine dair pek çok geleneksel kalıbı kırdı ve ezberleri bozdu. Anlaşmanın yol açtığı en önemli değişim ise Pakistan’ın Orta Doğu politikasında uzun süredir büyük bir itinayla koruduğu tarafsızlık pozisyonunu belirgin biçimde terk etmesiydi. Geleneksel olarak dikkatini Hindistan ile sürdürdüğü varoluşsal jeopolitik rekabete yoğunlaştırdığı için Orta Doğu’daki gerilimlerde tarafsız kalmayı tercih eden Pakistan, bu anlaşmayla birlikte İran-Suudi rekabetinde açıkça bir tarafın yanında yer almaya başladı. Pakistan dış politikasındaki bu anlamlı dönüşümün en somut göstergesi, İslamabad’ın, son günlerde yoğun Husi saldırısı altındaki Riyad’ın güvenlik yükünü omuzlama konusunda çok istekli görünüyor olmasıdır. Hâlbuki aynı Pakistan, 2015 yılında Suudi Arabistan liderliğinde Yemen’e yönelik askerî müdahale için kurulan koalisyona Suudilerin asker gönderme talebini reddetmişti. 

Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif ve Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman

Son dönemde Pakistan’ın Suudi Arabistan’a yönelik tutumundaki değişimi yansıtan açıklamalar da oldukça dikkat çekici. Başbakan Şahbaz Şerif, BM kürsüsünden kutsal mekânların ve Suudi Arabistan’ın savunmasına bağlılığını üst düzeyde ilan ederken, Dışişleri Bakanı İshak Dar ve Genelkurmay Başkanı Asıf Münir de peş peşe Suudi savunmasına yönelik üst perdeden destek mesajları verdiler. Bu yazının amacı, Pakistan dış politikasında meydana gelen bu anlamlı değişimi analiz etmektir. Yazıda bu değişim, iki temel soruya cevap aranarak ele alınacaktır: Ne oldu da Pakistan’ın Orta Doğu siyasetindeki tarafsızlık politikası değişti, bu değişim ne ölçüde gerçekleşti? Pakistan, gerçekten bir İran-Suudi savaşında Suudilerin yanında yer alıp İran’a ya da vekillerine karşı doğrudan bir savaşa sürüklenmeyi kabul edebilir mi? 

Hindistan’a kilitli tarafsızlık: Pakistan’ın Orta Doğu açmazı 

Pakistan’ın geleneksel olarak sürdürdüğü Orta Doğu siyasetindeki tarafsızlık politikası, ideolojik bir tercih olmaktan çok Hindistan’la yürüttüğü varoluşsal jeopolitik rekabetin dayattığı yapısal bir zorunluluktu. 1947’den bu yana Keşmir ekseninde üç savaşa ve çok sayıda tırmanma eşiğine sahne olan bu rekabet, İslamabad’ın askerî doktrinini, kuvvet yapısını, kaynak tahsisini ve nükleer caydırıcılığını doğu cephesine kilitlemişti. Bu yüzden Pakistan, Orta Doğu ve İslam dünyasındaki ihtilaflarda, özellikle mezhep gerilimi taşıyan dosyalarda, taraf olmaktan sistematik biçimde kaçınmıştı. 2015’te parlamentonun Yemen’e kara gücü gönderilmesini reddederek Yemen konusunda tarafsız kalınmasına karar vermesi, Muhammed bin Selman’ın 2015 yılında kurduğu İslam Ordusu’na sembolik katkıyla yetinilmesi ve Türkiye’nin öncülük ettiği Kuala Lumpur zirvesine katılım konusunda Riyad baskısı karşısında geri adım atılması, bu çizginin hem iç hem dış kısıtlarla korunduğunu gösteriyordu. Hatırı sayılır bir Şii nüfusa sahip olması, 1980 ve 1990’larda İran-Suudi vekâlet çatışmalarının Pakistan topraklarına sıçramış olması, enerji ihtiyacının önemli bölümünü İran’dan karşılaması ve Cemaat-i İslami’nin Müslüman Kardeşler’le kurduğu bağlar, tarafsızlığı iç politika açısından da vazgeçilmez kılıyordu. Kaynakların ve dikkatin Basra Körfezi’ne kayması, Hindistan cephesinde caydırıcılık boşluğu açacağı için İslamabad açısından kabul edilemez bir maliyet üretmekteydi. 

Pakistan dış politikasının bu ilkesi son on yılda art arda birkaç kez sınandı. Körfez monarşileri, düşük nüfus, zayıf yerli savunma sanayii ve ABD güvenlik garantilerinin 2019’da Suudi petrol altyapısına düzenlenen saldırı ile İsrail’in Doha’ya düzenlediği saldırıda bir kez daha işlevsiz kalması üzerine, nükleer kapasiteye ve savaş tecrübesine sahip Pakistan’ı İran’ı doğudan çevreleyecek bir güvenlik ortağı olarak konumlandırmaya çalıştılar. 2019 yılında Muhammed bin Zayid ve Muhammed bin Selman’ın peş peşe gerçekleştirdiği İslamabad ziyaretlerinde vadedilen milyarlarca dolarlık yardım ve yatırım, Körfez’de çalışan milyonlarca Pakistanlı işçinin dövizleri ve Suudi-Pakistan savunma anlaşması, bu kuşatma girişiminin ekonomik kaldıraçlarıydı. İran’la Çabahar-Gwadar rekabeti ve Hindistan’ın İran üzerinden Pakistan’ı sıkıştırma kapasitesi, tarafsızlığın batı cephesinde de aşındığını düşündürüyordu. Buna İsrail’in 7 Ekim sonrası genişleyen güvenlik doktrini, Modi-Netanyahu hattında derinleşen savunma iş birliği ve Riyad’ın Hindistan’la, Pakistan’a vaat edilenden katbekat büyük yatırım anlaşmaları eklenince, İslamabad’ın Orta Doğu’dan koparılma riski de görünür hâle geldi. Afganistan sınırındaki tırmanma ise Pakistan’ın diplomatik enerjisini yeniden kendi hudutlarına hapsetmekte, Körfez dosyalarını ikinci plana itmekteydi.  

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif

Ancak son dönemde yaşanan başlıca üç önemli gelişme, Pakistan’ın bu geleneksel tutumunu sorgulamasına ve Orta Doğu’ya yönelik dış politikasını yeniden ayarlamasına neden oldu. Bu değişimin en önemli yansıması, Eylül 2025’te Suudi Arabistan’la imzalanan kapsamlı savunma anlaşması ve bundan yaklaşık bir yıl sonra Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması oldu. 

Pakistan’ın geleneksel Orta Doğu politikasında anlamlı değişimin gerekçeleri 

Pakistan’ın Orta Doğu'daki ihtilaflarda tarafsız kalma şeklindeki geleneksel politikasını son dönemde terk etmeye zorlayan üç temel gelişme öne çıkıyor; Afganistan’dan çekilme sonrası ülkenin Washington nezdindeki stratejik öneminin azalması, Pakistan ekonomisinin içine girdiği darboğazı yönetmedeki güçlükler ve varoluşsal düşmanı Hindistan’ın İsrail’le kurduğu ittifak. 

İlk olarak; Afganistan’dan çekilme, ABD-Pakistan ilişkisini onlarca yıldır ayakta tutan güvenlik gündemini ortadan kaldırarak Pakistan’ın ABD nezdindeki stratejik önemini zayıflattı. Washington’ın Güney Asya’yı giderek Çin rekabeti üzerinden okuması ve Hindistan’la stratejik ortaklığını derinleştirmesi, İslamabad’da en büyük korkuyu besledi: Hindistan karşısında yalnız kalmak. Özellikle Eylül 2023’teki Yeni Delhi G20 Zirvesi sırasında duyurulan, Hindistan’ı Orta Doğu üzerinden Avrupa’ya bağlamayı amaçlayan stratejik bir demir yolu ve liman projesi olan IMEC (Hindistan-Orta Doğu-Avrupa Ekonomik Koridoru), İslamabad’daki bu korkuyu daha çok besledi. Bu korku, Pakistan’ın geleneksel Orta Doğu politikasında anlamlı bir değişimi tetikledi. İmran Han’ın görevden alınmasıyla derinleşen güvensizlik ve füze programına yönelik yaptırımlar, Washington’ın güvenilirliğini daha da aşındırdı.  

İkinci olarak; Pakistan’ın geleneksel Orta Doğu politikasını terk etmesinde ekonomik kriz belirleyici bir gerekçe olarak öne çıkıyor. 1980’den bu yana IMF’den on iki kez borçlanan, merkez bankası rezervleri 8 milyar dolara kadar gerileyen ve ABD yardımlarının askıya alınmasıyla dış kaynak maliyeti yükselen Pakistan, ekonomik darboğazını aşmak için Körfez kaynaklarına muhtaç hâle geldi. Bu bağımlılık ülkenin siyasi tercihlerini de sınırlandırdı. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) veliaht prensinin 6 milyar dolarlık yardım sözü, Muhammed bin Selman’ın ziyaretinde imzalanan 20 milyar doları aşan yatırım anlaşmaları ve Körfez’de çalışan 3 milyon Pakistanlının gönderdiği işçi dövizleri, tarafsızlık ilkesini sürdürmenin maliyetini artırmıştı. Körfez bloku da bu krizi kaldıraç olarak kullanmaktan çekinmedi. Örneğin Riyad’ın Hindistan ile geliştirdiği yakın ilişkiler İslamabad’a tek alternatif olmadığını hatırlatmaktadır. Pakistan için hem ekonomik krizi hafifletmek hem de Hindistan karşısında yalnızlaşmayı dengelemek önemli bir gündem hâline geldi. Körfez’in ekonomik kaynaklarına erişim, bu nedenle Pakistan’ın geleneksel tarafsızlığını terk edişinin en somut gerekçelerinden biri oldu. 

Hindistan Başbakanı Narendra Modi ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

Son olarak; Pakistan’ın Hindistan–İsrail ittifakını dengelemek için geleneksel tarafsızlık politikasını terk ederek Riyad’la yakınlaşma siyasetine yöneldiği değerlendirilebilir. İsrail teknolojisinin Hindistan ordusuna gömülmesi (Hermes 900 İHA’ları, Arrow füze savunması, Phalcon erken uyarı sistemleri), RAW–Mossad istihbarat iş birliği ve İsrail’in İran ve vekilleri karşısında geliştirdiği “önleyici vuruş” doktrininin Yeni Delhi’ye model teşkil etmesi, Pakistan’ın konvansiyonel caydırıcılığını aşındırdı. İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı Haziran 2025 savaşı bu asimetrinin ilk somut sınavı oldu. Bu tehdit karşısında İslamabad, Yemen’e asker göndermeyi reddeden parlamento kararıyla simgelenen tarafsızlık ilkesini rafa kaldırdı ve İsrail’in Doha saldırısından bir hafta sonra Riyad’la kapsamlı savunma anlaşması imzaladı. 

Sonuç olarak; Pakistan’ın Orta Doğu’daki tarafsızlık politikası, ideolojik bir tercih değil, Hindistan rekabetinin dayattığı yapısal bir zorunluluktu. Bu ilkenin son on yılda aşınması, üç gelişmenin kesişiminde gerçekleşti: Afganistan’dan çekilme sonrası ABD nezdinde stratejik önemini yitiren Pakistan’ın Washington nezdindeki stratejik değerini zayıflatması, ekonomik darboğazın ülkeyi Körfez sermayesine bağımlı kılması ve İsrail teknolojisiyle güçlenen Hindistan’ın Pakistan’ın caydırıcılık hesabını altüst etmesi. Bu baskılar, İslamabad’ı 2025 yılında imzalanan Suudi-Pakistan kapsamlı savunma anlaşmasıyla ve 2026 yılında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’yla İran-Suudi rekabetinde görünür biçimde taraf seçmeye itti. 2015’te Yemen’e asker göndermeyi reddeden İslamabad, bugün Husi meselesi üzerinden Riyad’ın güvenlik yükünü omuzlama konusunda son derece istekli. 

Ancak Suudi Arabistan ile Pakistan’ın tehdit algıları yapısal olarak örtüşmüyor: Riyad için asıl düşman İran iken Hindistan bir yatırım ortağıdır, İslamabad için asıl düşman Hindistan iken İran yalnızca bölgesel bir rakiptir. Kuvvet yapısı doğu cephesine kilitli kaldığı, kayda değer Şii nüfus, enerji bağımlılığı ve kırılgan mezhep dengesi tarafsızlığı iç politikada da zorunlu kıldığı sürece, Pakistan’ın İran’a ya da vekillerine karşı doğrudan bir savaşa sürüklenmesi gerçekçi görünmüyor. Riyad’ın nükleer şemsiye beklentisi de Hindistan merkezli caydırıcılık mimarisine yüklenmiş kapasitenin yanlış okunmasından ibarettir. Bu nedenle Pakistan’ın tarafsızlığı bütünüyle terk ettiğini savunmak mümkün değil. Ancak Hindistan’la varoluşsal düşmanlık, içerideki kırılgan mezhep dengesi ve ekonomik kırılganlıklar sürdükçe, İslamabad, Körfez denkleminde tamamlayıcı bir güvenlik aktörü olarak ağırlık kazanacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.