Pakistan Orta Doğu’da Güvenlik Sağlayıcı Olabilir mi?

Doç. Dr. Necmettin Acar, Pakistan’ın Orta Doğu’da güvenlik sağlayıcı bir aktör olma iddiasını ve bu rolün yapısal sınırlılıklarını Fokus+ için kaleme aldı.
Necmettin_Acar.jpg
251118ZK_Web_-_Pakistan_Orta_Do%C4%9Fu%E2%80%99da_G%C3%BCvenlik_Sa%C4%9Flay%C4%B1c%C4%B1_Olabilir_mi_-Necmettin_Acar.jpg

18.11.2025 - 15:10  |  Son Güncellenme:  18.11.2025 - 15:16

2010 sonrası Orta Doğu güvenlik mimarisinde yaşanan köklü dönüşüm, İsrail’in 7 Ekim sonrasında bütün bölgeye doğru yayılan saldırgan tutumuyla kritik bir eşiğe taşındı. Bu süreçte İran ve ona bağlı vekil aktörler doğrudan İsrail’in hedefi haline gelse de bölgedeki diğer önemli devletler de orta ve uzun vadede İsrail kaynaklı bir askeri tehditle karşı karşıya kalabilecekleri endişesini taşımaya başladılar. Bu çerçevede, hem İsrail saldırganlığının potansiyel muhatabı olma olasılığı yüksek hem de Batı ile ittifak ilişkisi içinde bulunan Ürdün, Mısır ve Suudi Arabistan gibi ülkeler, kendilerini gelecekteki olası İsrail saldırılarına karşı korumak amacıyla yeni güvenlik arayışlarına yöneldiler.  

Bu ülkelerin güvenlik arayışı çerçevesinde Pakistan ile geliştirmeye çalıştığı askeri iş birliği İsrail’in Eylül ayında Katar’ın başkenti Doha’ya düzenlediği saldırılarla dikkat çekici bir aşamaya ulaştı. İlk olarak Suudi Arabistan ile Pakistan arasında kapsamlı bir karşılıklı savunma anlaşması imzalandı. Bu anlaşmayı Pakistan–Mısır askeri iş birliği görüşmeleri izledi ve nihayet geçtiğimiz hafta Ürdün Kralı II. Abdullah’ın İslamabad ziyareti, Pakistan’ın Orta Doğu güvenlik mimarisinde yeni roller üstlenebileceğine dair bir tartışma başlattı. 

ABD ile yakın işbirliği ve güçlü ittifak ilişkilerine rağmen İsrail’in saldırganlığı karşısında etkili bir caydırıcılık üretemeyen bu ülkelerin, Pakistan ile yakın işbirliği geliştirme ve karşılıklı güvenlik‑savunma anlaşmaları imzalama yönündeki eğilimleri, söz konusu yeni güvenlik arayışının somut bir tezahürü olarak okunmalıdır. Bu makale, bu arayışın mantığını, kapsamını ve sınırlarını analiz etmeyi amaçlamaktadır. Çalışmada, Pakistan’ın bölgeye sağlamayı taahhüt ettiği güvenlik, “çıkar için güvenlik sağlama” (security provider for profit) kavramı çerçevesinde ele alınacaktır. 

Yazının temel iddiası, Pakistan’ın Orta Doğu ülkelerinin güvenlik beklentilerine yanıt verme kapasitesinin yapısal olarak sınırlı olduğudur. Makalede, Pakistan’ın nükleer caydırıcılık dahil askeri‑endüstriyel kapasitesini öncelikle Hindistan’a karşı konumlandırdığı; kaynak tahsisini, doktrinini ve kuvvet yapısını bu öncelik etrafında şekillendirdiği vurgulanacaktır. Bu çerçevede Pakistan’ın, Orta Doğu’ya yönelik güvenlik taahhütlerini, bir yandan içinde bulunduğu ekonomik krizi hafifletmek, diğer yandan da varoluşsal rakibi Hindistan karşısında daha geniş bir siyasal destek tabanı oluşturarak bu güvenlik anlaşmalarını kendi dış politikasının ağırlık merkezi haline getirmek için kullandığı bir araç olarak gördüğü ileri sürülecektir. 

Çıkar için güvenlik kavramı 

Çıkar için güvenlik kavramı, bir devletin veya kimi durumlarda devlet dışı silahlı aktörlerin (örneğin özel askeri şirketler) başka bir devlete ya da bölgeye güvenlik hizmeti sunarken, bu hizmetten doğrudan veya dolaylı ekonomik, siyasi ya da stratejik fayda elde etmesini ifade eder. Kullanılan büyük güçlerin güvenlik sağlama motivasyonlarını açıklamak için kullanılan bu kavram, aktörün sahip olduğu askeri‑endüstriyel kapasiteyi araçsallaştırarak ulusal çıkarlarını maksimize etmesine işaret eder. Böylece güvenlik, yalnızca müttefik veya ortakların korunması değil, aynı zamanda rant üretimi ve güç projeksiyonu için kullanılan bir dış politika aracına dönüşür. 

Orta Doğu güvenlik mimarisinin köklü dönüşümler yaşadığı son dönemde derin bir ekonomik kriz yaşayan, Batı ile ilişkileri gergin seyreden ve Hindistan karşısında mevzi kaybeden Pakistan açısından, nükleer kapasiteye ve savaş tecrübesine sahip profesyonel ordusu, siyasal elitler tarafından kritik bir dış politika aracı olarak değerlendiriliyor. Hindistan, ABD’nin Çin’i dengeleme stratejisinin sunduğu elverişli siyasal ortamdan yararlanarak, ABD ile geliştirdiği yakın işbirliği sayesinde Pakistan karşısında önemli askeri ve teknolojik avantajlar elde ediyor. Buna ek olarak, Körfez ülkelerinin Hindistan’la özellikle enerji alanında derinleşen ilişkileri ve IMEC ekonomik koridoru çerçevesindeki işbirlikleri, Pakistan’ın bölgesel ölçekte daha da yalnızlaştırmasına yol açıyor. Bu bağlamda Pakistan yönetimi, bir yandan Hindistan’ı dengelemeye, diğer yandan iktisadi çıkarlarını maksimize etmeye, ayrıca Müslüman ve petrol zengini Orta Doğu ülkelerinin Hindistan’la geliştirdiği yakın işbirliğini sınırlayarak kendisini vazgeçilmez güvenlik ortağı olarak konumlandırmaya dönük çabalarında askeri kapasitesini işlevsel bir araç olarak kullanmak istiyor. 

Bölge ülkelerinin İsrail karşısında hissettiği güvensizlik 

7 Ekim sonrasında İsrail, güvenlik anlayışını ülke sınırlarının ötesine taşıyarak bölge geneline yayılacak şekilde genişletti ve bu çerçevede daha saldırgan, revizyonist bir stratejik duruş benimsedi. İsrail’in bu yeni güvenlik yaklaşımı, yalnızca mevcut tehditleri bertaraf etmeye değil, aynı zamanda “güvenlik için saldırı” mantığıyla yeni risk alanları ihdas etmeye dayanıyor. İsrail’in bölgeye yayılan operasyonel angajmanları, özellikle coğrafi yakınlıktaki ülkelerde güvensizlik algısını keskinleştirirken caydırıcılık denkleminde kalıcı kırılmalar üretiyor. Bu endişeyi yoğunlaştıran üç yapısal faktör öne çıkıyor. 

İlk olarak; son dönemde İsrail ile bölge ülkeleri arasındaki askeri-endüstriyel kapasite farkının İsrail lehine belirgin biçimde açılmasıdır. İsrail’in savunma sanayii; istihbarat, gözetleme-keşif, hassas güdümlü mühimmat, hava savunma/füze kalkanı, elektronik harp ve siber kabiliyetler gibi katmanlı alanlarda bölgesel rakiplerine kıyasla belirgin üstünlük sağlıyor. 7 Ekim sonrasında ABD’den en modern ve yıkıcı nitelikteki sistemlere neredeyse sınırsız ve koşulsuz erişim imkanı, lojistik ve mühimmat akışının sürekliliği, müşterek tatbikat ve gerçek zamanlı istihbarat paylaşımı bu asimetrinin sürekliliğini garanti ediyor. Bölge ülkelerinin tedarike dayalı, dağınık ve çoğu kez birlikte çalışabilirlik zaafları taşıyan platform portföyleri ise bu farkı kapatmayı neredeyse imkansız kılıyor. 

İkinci olarak; İsrail’in, “başa bela olma” kapasitesine sahip devlet-dışı aktörlere yönelik yoğun ve süreklilik arz eden operasyonları bu yapıların kapasitesini önemli ölçüde aşındırdı. İki yılı aşkın süredir devam eden yıkıcı saldırlar komuta-kontrol, roket/füze stokları, tünel altyapısı, insansız sistemler ve saha liderliğinde gözle görülür erozyon yarattı. Bu durum, İsrail’in yakın çevresindeki irregüler baskı ve maliyet unsurlarını azaltarak manevra alanını genişletti. İsrail açısından güç projeksiyonu ve revizyonist hedefler için daha “rahat” bir operasyonel zemin doğurdu. Devlet-dışı aktörlerin caydırıcılıkta oynadığı dengeleme rolü zayıfladıkça, İsrail’in risk iştahı artma eğilimi sergiliyor ve angajman eşiği düşüyor. 

Son olarak; bölge güvenlik mimarisinde yaşanan köklü kırılmalar ve bölge ülkelerinin yapısal zafiyetleri İsrail lehine bir stratejik çevre üretti. Körfez ülkelerinin dışa bağımlı güvenlik modeli, düşük nüfus yoğunluğu ve kısıtlı yerli savunma sanayii kapasitesi; parçalı ittifaklar, değişken büyük güç rekabeti (ABD–Çin/Rusya), iç meşruiyet sorunları ve yabancı işgücü dinamikleri ile birleşerek sürdürülebilir bir bölgesel caydırıcılık şemsiyesi kurmayı zorlaştırıyor.  

Sonuç olarak, 7 Ekim sonrasında oluşan denklemde teknolojik üstünlük, kesintisiz dış destek ve zayıflayan karşı‑aktör kapasitesi nedeniyle güç asimetrisi belirgin biçimde İsrail lehine kaymış durumda. İsrail’in bu asimetrik avantajı, Batı müttefiki konumundaki bölge ülkelerine karşı kullanma eğilimi, söz konusu aktörlerin güvensizlik algısını daha da derinleştiriyor. Böyle bir siyasal atmosferde, Pakistan’ın Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan için güvenlik sağlayıcı bir rol üstlenip üstlenemeyeceği sorusu, özellikle Körfez ve Levant hattında artan belirsizlikler ile İsrail’in genişleyen güvenlik doktrini bağlamında daha sık gündeme geliyor. Ne var ki Pakistan’ın yapısal sınırlılıkları, Hindistan’la rekabetinin belirleyici niteliği ve derinleşen ekonomik krizi dikkate alındığında, bu rolün kalıcı ve etkin bir güvenlik garantisine dönüşmesi oldukça sınırlı görünmekte.  

Pakistan’ın bölge güvenlik mimarisindeki yeni rolü 

Pakistan’ın bölge güvenlik mimarisinde üstlenmesi beklenen kritik rolü üç başlık altında değerlendirebiliriz.  

İlk olarak, Pakistan her ne kadar nükleer kapasiteye ve savaş deneyimi yüksek bir orduya sahip olsa da askeri kapasitesinin belirgin sınırlılıkları bulunmaktadır. Pakistan Silahlı Kuvvetleri, iç güvenlik, sınır hattı güvenliği ve konvansiyonel harp konusunda köklü bir tecrübe biriktirmiş olsa da uzak coğrafyalara ölçekli ve sürdürülebilir güç projeksiyonu yapma imkanı son derece sınırlıdır. Oysa Orta Doğu’da anlamlı bir güvenlik sağlayıcılık rolü, sembolik birlik gönderiminin ötesinde, sürekli işleyen lojistik hatlar, ileri ikmal ve konuşlanma üsleri ile güvence altına alınmış hava ve deniz koridorlarını gerektirir. Pakistan’ın bu alanlardaki kapasitesi ve kurumlar arası entegrasyon derinliği oldukça kısıtlıdır. Ayrıca Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın platform envanterleri büyük ölçüde ABD/Avrupa menşeli (kısmen Çin) sistemlere dayanırken, Pakistan’ın envanteri Çin ve yerli üretim ağırlıklıdır. Mühimmat uyumluluğu, bakım‑ikmal prosedürleri ve komuta‑kontrol standartları gibi başlıklarda düşük birlikte çalışabilirlik, müşterek harekat etkinliğini zayıflatan yapısal bir faktör olarak ortaya çıkmaktadır. 

İkinci olarak, Pakistan açısından stratejik öncelik, Hindistan’la yürüttüğü varoluşsal rekabettir. Bu nedenle Pakistan uzun yıllar Orta Doğu siyasetinde görece tarafsız bir pozisyonu tercih etmiş, askeri doktrinini, kuvvet yapısını ve kaynak tahsisini tarihsel olarak Hindistan tehdidine göre kurgulamıştır. Nükleer caydırıcılık doktrini de esasen konvansiyonel kuvvet dengesindeki açıkları telafi etmeye yöneliktir. Bu çerçevede Pakistan, kuvvetlerinin anlamlı bir bölümünü kalıcı biçimde dış harekatlara bağlayacak riskleri almaya isteksizdir; zira bu durum, Hindistan cephesinde caydırıcılıkta “boşluk” yaratma potansiyeli taşır. Ayrıca Pakistan’ın Orta Doğu’da görünür ve kalıcı bir güvenlik rolü üstlenmesi, Yeni Delhi’nin diplomatik misillemelerine, tedarik hatlarına yönelik baskılara ve Güney Asya’da tırmanma riskinin artmasına yol açarak İslamabad’ın manevra alanını daraltabilir. Buna ek olarak, Pakistan’ın nükleer güç statüsünün Orta Doğu için otomatik bir “üst güvenlik garantisi” oluşturduğu yönündeki beklentiler gerçekçi değildir; zira bu kapasite esasen Hindistan merkezli bir caydırıcılık mimarisi içinde anlam kazanmaktadır. 

Son olarak, Pakistan’ın derinleşen ekonomik krizi, dışarıda uzun soluklu güvenlik taahhütleri üstlenmesini ciddi biçimde kısıtlamaktadır. Yüksek enflasyon, döviz kıtlığı, IMF programları ve ağır borç baskısı, harici güvenlik sağlayıcılığın gerektirdiği sürekli nakit akışı, ikmal, yedek parça, eğitim ve konuşlanma maliyetlerini karşılamayı zorlaştırır. Bu nedenle Pakistan, ancak ev sahibi ülkelerin ön finansmanı ya da görev bazlı sınırlı paketler üzerinden hareket edebilir. Nitekim İslamabad, savunma işbirliğini çoğunlukla platform ve mühimmat satışı ile eğitim ve bakım‑onarım hizmetleri şeklinde ticarileştirmeyi tercih etmekte; bu model ise Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan’ın talep ettiği türden bağlayıcı ve kolektif bir caydırıcılık şemsiyesi üretmekten uzak kalmaktadır. 

Bu yazı, Pakistan’ın Orta Doğu’da güvenlik sağlayıcı bir aktör olarak öne çıkma iddiasını “çıkar için güvenlik” çerçevesinde ele alarak, bu rolün imkan ve sınırlarını irdeledi. Ortaya çıkan tablo, Pakistan’ın Mısır, Ürdün ve Suudi Arabistan için cazip bir alternatif güvenlik ortağı olarak görülmesine rağmen, kalıcı ve kapsamlı bir güvenlik garantörü olmaktan yapısal olarak uzak olduğunu gösteriyor. 

Bir yandan İsrail’in 7 Ekim sonrası genişleyen güvenlik doktrini, bölge genelinde güç asimetrisini İsrail lehine derinleştirirken; diğer yandan ABD merkezli güvenlik mimarisinin İsrail’i sınırlama kapasitesinin zayıflaması, Orta Doğu ülkelerini yeni arayışlara itiyor. Bu bağlamda Pakistan’ın nükleer kapasitesi, savaş tecrübesi ve Müslüman bir ülke olarak sembolik konumu, onu “doğal” bir güvenlik ortağı gibi gösteriyor. Ancak “çıkar için güvenlik” perspektifiyle bakıldığında, Pakistan’ın bu rolü kendi ekonomik ve stratejik önceliklerini gözeterek araçsallaştırdığı görülüyor: Hindistan’ı dengeleme, ekonomik krizi hafifletme ve Körfez–Hindistan yakınlaşmasını törpüleme hedefleri, İslamabad’ın Orta Doğu’ya dönük güvenlik angajmanlarının arka planını oluşturuyor. 

Ne var ki Pakistan’ın uzak coğrafyalara sürdürülebilir güç projeksiyonu yapma kapasitesinin sınırlılığı, Hindistan merkezli nükleer ve konvansiyonel caydırıcılık mimarisi ve derin ekonomik kırılganlıkları, onu ancak görev bazlı, kısmi ve pazarlıkçı bir güvenlik sağlayıcısı konumuna yerleştiriyor. Dolayısıyla Pakistan, Orta Doğu güvenlik denkleminde “çıkar için güvenlik” sunan tamamlayıcı bir aktör olarak önem kazanabilir; fakat mevcut koşullarda, İsrail kaynaklı tehdit algılarını dengeleyecek, kurumsal ve kolektif bir güvenlik çıpası rolünü üstlenmesi gerçekçi görünmemektedir. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.