Orta Doğu’daki Enerji Meseleleri Hukukun Konusu Olabilir mi?

Avukat Abdullah Musab Şahin, Orta Doğu’daki enerji meselelerinin hukuk, egemenlik ve uluslararası yargı süreçleriyle kesişimini Fokus+ için kaleme aldı.
A._Musab_Şahin.jpg
250827ZK_Web_-_Orta_Do%C4%9Fu%E2%80%99daki_Enerji_Meseleleri_Hukukun_Konusu_Olabilir_mi_-Abdullah_Musab_%C5%9Eahin (1).jpg

27.08.2025 - 13:43  |  Son Güncellenme:  27.08.2025 - 13:48

Genel anlamda enerji meselelerinin doğrudan doğruya ekonomi literatürüne ait kavramlarla tanımlandığı ya da ilişkilendirildiği biliniyor. Orta Doğu’da ise aksi durum söz konusu. Enerji burada yalnızca ekonomiyle değil; hukukla, siyasetle, savaşla ve diplomasiyle iç içe geçerek giriftleşmiş bir mesele.  

Gerçekten de son birkaç senedir bölgede yaşanan gelişmeler enerji meselelerinin özellikle hukuki kavramlarla ilişkisini daha da derinleştirdi. Uluslararası hukuka aykırı olarak silahlı çatışma ve savaş şartlarında vurulan enerji kaynakları ya da tesisleri, tesislerin yeniden imarı, enerji kaynaklarını taşıyan taşıtların güvenliği egemenlik ilkesine bağlı olarak kaynakların kullanımı ve Doğu Akdeniz kaynaklarının kullanımı üzerinde rızanın var olup olmadığı meselesi gibi konular Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeler ışığında çözülmeyi bekleyen birer enerji gündemi olarak masada duruyor. Her bir meselenin ilerleyen dönemlerde hukuki taleplere bağlı olarak dava konusu olması muhtemel. Bir başka tabirle bahsedilen örnekler uluslararası mahkemelere taşınabilecek potansiyele sahip.

Enerji kaynak ve tesislerinin hedef alınması meselesi

Orta Doğu’da son dönemlerde yaşanan silahlı çatışma hali çeşitli bölgelerde faaliyet gösteren enerji kaynaklarının ya da tesislerinin zarar görmesine veya işlemez hale gelmesine sebep oldu. Geçtiğimiz hafta İsrail donanmasının Yemen’in başkenti Sana’da bir enerji tesisini hedef aldığı ve bu saldırıdan sonra tesisin bazı kısımlarının kullanılamaz hale geldiği medyaya yansıdı. Kısa süre önce İsrail aynı bölge içinde bir elektrik santralini de hedef almıştı.

Yemen’deki enerji tesislerine yönelik bu saldırılardan önce diğer bölge ülkelerine karşı da benzer saldırıların gerçekleştirildiği görüldü. İsrail’in Gazze’ye yönelik devam eden kontrolsüz ve orantısız saldırılarının ülkenin enerji altyapısını tamamen çökerttiği biliniyor. Yine 2024 senesinin kasım ayında İsrail ve Lübnan arasında imzalanan ve hala etkisini devam ettiren kırılgan ateşkes sürecinin başlangıcından önce Lübnan’daki bazı enerji santrallerinin İsrail tarafından hedef alındığı görüldü. Son olarak; haziran ayında İsrail ve İran arasında gerçekleşen ve literatüre 12 Gün Savaşı olarak geçen silahlı çatışma halinde de enerji kaynaklarının müzakere ve tartışma meselesi yapıldığını hatta kısmen hedef alındığı hatırlanmalı. İsrail ve batılı ülkelerce bu gerilimi İran’ın enerji kaynaklarını kullanımı konusundaki bağımsız ve müstakil tasarruflarının başlattığının vurgulandığı da biliniyor.

Silahlı çatışma hali devam ediyor. Bununla beraber enerji ihtiyacına bağlı olarak onarım ya da yeniden kalkınma sürecinin er ya da geç başlayacağı tahmin edilebilir. Söz konusu süreç sorumluluk ve tazminat meselelerini gündeme getirecektir. Prensip aslında hukuk açısından çok nettir: Silahlı çatışma hali süresince bir enerji tesisi askeri hedef niteliği taşımadığı sürece uluslararası hukukun, özelde ise Cenevre Sözleşmelerinin koruması altına girer.  

Hukuki perspektiften bakıldığında; enerji altyapısına yönelik saldırılar uluslararası insancıl hukuk kapsamında garanti altına alınan ve doğrudan korunan sivil nesneler kategorisine girer. Bu gerekçeyle de silahlı çatışma hali süresince bir enerji tesisi askeri hedef niteliği taşımadığı sürece uluslararası hukukun koruması altına girer. Öte yandan; bunlara yönelik herhangi bir saldırı hukukun temel ilkelerinden olan orantılılık ilkesine de aykırılık teşkil eder. Çünkü sivil zararın ortaya çıkma ihtimali vardır.

Görüldüğü üzere; enerji kaynaklarına veya hatlarına yönelik saldırılar neticesinde bunların devre dışı bırakılması doğrudan doğruya sivil nüfusun temel ihtiyaçlarına ulaşımını engelleyecek bir müdahaledir. Elektrik kaynaklarının vurulması veya hatlara saldırıların düzenlenmesi gibi durumlar doğrudan doğruya uluslararası insancıl hukuka aykırılık teşkil eder. Nitekim bu tür saldırıların 1949 tarihli Cenevre Sözleşmeleri ve Ek Protokoller kapsamında ciddi ihlal kapsamında kabul edilmesi ve savaş suçu sorumluluğu doğurması söz konusu olabilir.

Egemenlik hakkı ve enerji kaynaklarının kullanımı  

Doğu Akdeniz’de özellikle son yirmi sene içerisinde keşfedilen gaz, petrol veya diğer kaynakların bölgedeki civar ülkeler üzerinde çeşitli tetikleyici etkilerinin olduğu görülmektedir. Bu keşiflerin bölgeye küresel ilgiyi artırdığı da bilinen bir gerçektir. Gerçekten de son yıllarda Doğu Akdeniz’de deniz yetki alanları; belirli oranda küresel bir konu haline evrilen ve civar ülkeler arasındaki ilişkileri zaman zaman germe potansiyeline sahip bir mesele halini almıştır.  

Deniz yetki alanlarının belirlenmesi meselesi uluslararası hukukun en çetrefilli konularından birisini teşkil eder.  Denizler üzerindeki yetki alanlarının belirlenmesi egemenlik hakkının kullanımının bir sonucudur. Doğu Akdeniz pratiğinde bu problemin çözülebilmesi ise pek çok iç ve dış aktörün mutabakatına bağlıdır. Bu mutabakat; çok taraflı bir antlaşma şeklinde olabilirse de bu ihtimal pratikte pek mümkün gözükmemektedir. İki taraflı yapılan bir antlaşmanın, bölgedeki başka taraflarca yapılan sözleşmelerle desteklenmesi suretiyle deniz yetki alanlarının tespiti noktasında bir adım atılabilir. Bu ise, ortada mevcut ve üzerine inşa edilecek bir antlaşmanın varlığını gerektirmektedir. Enerji meseleleriyle doğrudan irtibatlı olan deniz yetki alanlarına ilişkin gündemlerin Suriye, Lübnan, İsrail, Mısır, Türkiye ve diğer çevre ülkelerin taleplerine bağlı olarak son dönemde yaşanan gelişmeler ışığında yeniden ön plana çıkması beklenebilir. Orta Doğu’da yaşanan son gelişmeler bu alanda bazı düzenlemelerin yapılmasını gerektirmektedir. Sadece Suriye ve Lübnan’da yaşanan süreçler dahi bu tür düzenlemeleri elzem kılmaktadır.

Egemenlik ilkesiyle irtibatlı görülen ve ilerleyen dönemde hukukun konusu olması muhtemel bir diğer konu ise İsrail’in Mısır üzerinden Avrupa’ya ihraç ettiği doğal gaz. Bu doğal gazın Filistin’in deniz yetki alanlarından geçtiği ve Filistin’in bu 90 kilometrelik EMG boru hattına onay vermediği biliniyor. Bu durum ise Birleşmiş Milletler (BM) nezdinde 147 ülke tarafından devlet olarak tanınan Filistin’in bu konuyu ilerleyen günlerde uluslararası toplumun karşısına çıkarabileceği manasına geliyor. Bu durumun egemenlik ilkesinin sonuçlarından birisi olan halkın kendi kaynaklarını fiilen kullanabilmesi prensibine aykırı olduğu açık. Bugün İsrail’in Avrupa’ya ihraç ettiği doğal gaz, dava konusu yapılana kadar meşruiyeti tartışmalı bir eylem olarak gündemi meşgul edecek.

Enerji başlığı artık Orta Doğu için yalnızca ekonomik bir değer değil; hukuk, siyaset ve diplomasiyle iç içe geçmiş geniş kapsamlı bir çatı kavrama dönüşmüş durumda. Son senelerde bölgede yaşanan gelişmeler bu durumu tetiklemiş gibi gözüküyor. Bu gelişmelere bağlı olarak ortaya çıkan enerji kaynaklarının veya santrallerinin hedef alınması, deniz yetki alanlarındaki ihlaller ve egemenlik ilkesine aykırı olarak kaynakların kullanımı gibi meselelerin ilerleyen dönemlerde uluslararası yargı organları nezdinde gündeme getirilmesi muhtemel. Bunların bir kısmının Güney Afrika’nın 2023 senesinin son günlerinde Uluslararası Adalet Divanı’nda (UAD) başlattığı sürecin bir neticesi olarak soykırım dosyasına girmesi veya Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin (UCM) gündemine savaş suçları kapsamında gelmesi muhtemel.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.