Orta Doğu’da İhtilafların Yeni Anatomisi: Barış Çabaları Neden Başarısız?
01.08.2025 - 11:18 | Son Güncellenme: 01.08.2025 - 11:24
Orta Doğu’daki ihtilafların çözümüne dair geleneksel yaklaşımlar, artık parçalanmış egemenlikler ve çok katmanlı aktör yapısı karşısında yetersiz kalmakta. Modern çatışmaların doğası; yalnızca silahlı mücadele ve diplomatik çıkmazlardan değil, kurumsal çöküş, yerel gündemlerin önceliği ve uluslararası normların görmezden gelinmesiyle biçimleniyor. Bu yeni gerçeklik, barış inşasını zorlaştırırken, çözüm kavramını da yeniden tanımlamayı zorunlu kılıyor.
Bugün bölge, yalnızca yeni diplomatik yöntemlere değil, aynı zamanda vizyoner bir stratejik çerçeveye muhtaç. Çatışmaların yönetimi artık salt devletler arasında değil, yerel yapılar, mikro otoriteler ve sahadaki insani-ekonomik dinamiklerle birlikte ele alınmalı. Türkiye gibi bölgesel güçlerin sahada üstlendiği sorumluluklar bu bağlamda kritik rol oynayabilir. Ancak bu rolün etkili ve sürdürülebilir olabilmesi, eşzamanlı kapasite planlaması, stratejik önceliklendirme ve normatif tutarlılık gerektirir.
Diplomasinin geleceği, yalnızca müzakere etmek değil; yeni düzenin karmaşık doğasını kavramak, yerel sesleri duyurmak ve hesap verebilirliği merkezine alan bir barış vizyonu kurmaktır. Aksi halde bölge, çözüme değil, çatışmaların sürekliliğine teslim olur ve barışın stratejik değeri tümüyle aşınır.
Bölünme ve müzakere edilebilirliğin çöküşü
İran-Irak Savaşı ve Arap-İsrail çatışmaları gibi tarihsel ihtilaflar, genel itibariyle arabuluculuk çabalarına olanak tanıyan ve yerleşik diplomatik araçların kullanımına cevaz veren ortamlarda gerçekleşti. Bugün ise Irak, Suriye, Libya ve Yemen'deki mevcut koşullar çeşitli milisler, kabile/aşiret ittifakları, otonom yapılanmalar ve bunların dış destekçilerinin faaliyet gösterdiği ve nüfuzlarını kullanabildikleri bölgelerden ibaret hale geldi. Bu bölünmüşlük, geleneksel diplomasi yöntemlerine başvurulmasını veya bunlardan istifade edilmesini artan oranda güçleştirmekte.
Örneğin Libya'da, barış girişimleri, tek bir yerel aktörün birleşik bir hükümetin kontrolünü sürdürememesi nedeniyle akim kaldı. Bu bölünmenin bir yansıması olarak petrol kaynakları üzerinde süregelen mücadele farklı grupların toprak ve ekonomik üstünlük odaklı rekabetini derinleştirdi ve çatışmaya yol açtı.
Gözden Kaçmasın
Keza Suriye'de rejim değişikliği parçalanmış ve çok odaklı bir yönetişim resmi ortaya çıkarttı. Terör örgütü PKK güdümlü Suriye Demokratik Güçleri, İslamcı gruplar, yerel milisler gibi oluşumlar ve kimi azınlıklar belirli bölgelerde otorite icra etmekte; ulusal uzlaşı ve barış içerisinde bir arada yaşabilme gayretlerinden sonuç alınmasını güçleştirmekte. Merkezi otoritenin yönetim ve denetim zafiyetleri, bazı yerel güç odaklarının kimi zaman kapasitelerinin de üzerinde yönetimde hak iddia etmelerine yol açarak, Suriye’deki ihtilafın kabuk değiştirmesine sebebiyet vermekte. Son dönemde Suveyda’da Dürziler bağlamında yaşanan çarpıcı gelişmeler bunun en somut örneğini oluşturuyor.
Tabiatıyla bu durum, bölgesel ve uluslararası aktörleri barış ve istikrar yolunda yeni diplomatik yaklaşımlara sevk etmekte; bunu yaparken de değişen dinamiklerin dikkate alınmasının gerekliliği ortaya çıkmakta.
Kısmi egemen aktörler ve amaç farklılıkları
Günümüz ihtilafları veya modern çatışmalar, farklı ve genellikle birbirleriyle örtüşmeyen çıkar ve gündemlere sahip muhtelif aktörlerin güdümünde bir seyir izliyor. Örneğin, Yemen'de, güneydeki ayrılıkçılar bağımsızlık için çaba sarf ederken, Husiler mezhepsel bir yönetim modelini pekiştirmeye çalışmakta ve kabile grupları sözde yerel özerkliklerinin muhafazasını öncelemekte. Yemen'deki insani kriz, abluka ve dış askeri müdahalelerle daha da ağırlaşırken, her bir aktörün öncelikli çıkar ve hesaplarını uyumlaştırılmış bir ulusal vizyonun önünde tutması nedeniyle potansiyel bir çözüm ihtimali azalmakta.
Benzer biçimde Irak'ta, Halk Seferberlik Güçleri, devletle paralel olarak faaliyet gösteren köklü siyasi-askeri aktörler haline geldi; geleneksel olarak İran çıkarlarıyla uyumlu bir dış ve sosyo-ekonomik politika izleme gayreti halihazırda kırılganlığını koruyan istikrar ve güvenlik perspektifine zarar verdi. Bu dinamik, 2021 seçimleri sonrasında yaşanan siyasi boşluk döneminde de kendisini gösterdiği gibi, ulusal birlik ve uzlaşı hedefinden uzaklaşılmasına neden oldu. Mezhepsel bölünmeler ve dış güçlerin etkileri, istikrarlı bir hükümetin oluşumunu engelledi.
Bu ihtilaflardaki aktörlerin çıkar ve hedeflerindeki farklılıklar ulusal ölçekte politika üretimi ve uygulamalarının önünde geçti. Kimileri yerel nüfuzunu korumaya odaklanırken, diğer bazıları ideolojik ve iktisadi hesaplara öncelik verdi. Libya’da Hafter’ın Bingazi’deki merkezi komutasından Suriye’nin kuzeydoğusundaki kısmi egemen yapılara kadar yönetişim modellerinin çoğalması, ulusal birlik ideallerine ve söylemine darbe vurdu.
Türkiye: Kaosu yönetme kapasitesine sahip bir aktör
Türkiye’nin, değişen bölgesel dinamikler bağlamında yalnızca müdahil bir aktör olarak değil; aynı zamanda ihtilafların öngörülemeyen sonuçlarıyla başa çıkma kapasitesine sahip, krizleri yönlendirebilen etkili bir bölgesel güç olarak tanınması gerekmektedir.
Suriye’nin İdlib bölgesi başta olmak üzere çeşitli operasyon sahalarında Türkiye, insani yardım, ekonomik istikrar ve sivil idareyi birleştiren yerelleşmiş yönetişim modelleri oluşturmayı başardı. Kusursuz olmasalar da bu yapılar, insani felaketlerin derinleşmesini engelledi; özellikle Suriye Millî Ordusu’nun desteklenmesi yoluyla aşırıcı ve terör örgütlerinin hareket alanını sınırlandırmada kritik roller üstlendi.
Bugün Türkiye, Esed rejiminin sonrasına ilişkin oluşabilecek güç boşluğunu engellemek, Geçiş Yönetimini desteklemek ve yeniden inşa sürecinin karşısındaki yapısal sorunları aşmak için aktif bir çaba ortaya koyuyor.
Türkiye, ulusal ve bölgesel ağırlığını sahada daha görünür kılabilecek kapasiteye sahiptir. Bu kapsamda, insani inisiyatiflerin genişletilmesi ile çatışmalardan etkilenen bölgelerde ekonomik toparlanma ve kalkınmaya odaklanan çalışmaların yaygınlaştırılması kuşkusuz olumlu katkılar sağlayacaktır. Sürdürülebilir yeniden inşa projelerine öncelik verilmesi, istikrar çabalarına ivme kazandıracak ve yerel toplumla daha derin bağlar kurulmasını mümkün kılacaktır. Bu da Türkiye’nin sorumlu ve yapıcı bir bölgesel aktör olarak konumunu pekiştirecektir.
Ancak aynı anda birden fazla bölgesel çatışmaya müdahil olmanın, Türkiye açısından bazı yapısal riskler barındırdığı da göz ardı edilmemelidir. Kapasite aşımı, diplomatik kaynakların zorlanması ve katma değer etkisinin azalması; özgül ağırlıkla orantısız bir görünürlük doğurarak itibar kaybına yol açabilir.
Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir diğer temel unsur ise dış politikanın Türkiye’de iç siyasi tartışmalarla fazlasıyla iç içe geçmiş durumda olmasıdır. İç dinamiklerin baskınlığı, dış politikada stratejik tutarlılığı ve sonuç alıcı etkiyi sınırlayabilir.
Kurumsal çöküş ve dış güçler: Çözümün engelleyicileri
Bölgesel ve küresel güçler Orta Doğu’daki ihtilaflara sıklıkla müdahale ederken, stratejik hedeflerle bezenmiş bir siyasa üretiminden eskisi kadar bahsetmemiz mümkün değil.
Uzun zaman Hizbullah’tan Husilere uzanan geniş bir yelpazede vekil güçleriyle asimetrik nüfuz ve kontrol politikası güden İran, kendisi bakımından bir ulusal egemenlik riski de görmediği şartlarda, bölgede hep çözümden ziyade sorunun parçası oldu.
Rusya'nın Suriye'ye müdahalesi, Esed rejiminin raf ömrünü uzatmış olsa da savaş sonrası bir yönetim modeli sunmadı. ABD, Suriye’deki mevcudiyetini kısıtlı askeri konuşlanma ve terörle mücadele operasyonları ile sınırlandırırken, belirgin bir siyasi yol haritası ortaya koyamadı. Çin'in rolü ise esasen ekonomik ölçekte fark yaratmaya çalıştı; ancak stratejik bir plandan ve buna dönük yüksek yoğunluklu diplomasiden ısrarla kaçınıldı.
Bu bölge dışı güçlerin ihtilafların barışçıl çözümü vizyonu çerçevesinde aralarında etkin bir koordinasyon yapmakta da zorlandıkları ve isteksiz davrandıkları görüldü. Bunun yerine mevcut bölünmüşlüğü destekleyici hamleler yaparak, ihtilaf ekosistemlerinin dayanıklılıklarını pekişmesine katkıda bulundular. Örneğin, bugün itibariyle Suriye Demokratik Güçleri’nin merkezi yönetime entegre olmasına dair yapılan tartışmaların özünü ABD’nin Suriye’deki YPG/PYD oluşumlarına dönük tutarsız, bölge gerçeklerinden kopuk siyasette ısrarının oluşturduğu unutulmamalıdır.
Buna paralel olarak, uluslararası ve bölgesel örgütler bakımından da kurumsal bir çözülme ve normların çöküşüne tanık olduk. Bunun en bariz örneğini bugün Gazze’de yaşanmakta. Arap Birliği ve İslam İşbirliği Teşkilatı gibi yapılar, bir zamanlar bölgenin kolektif diplomatik tutumları bakımından bir forum işlevi görüyorken, artık tepkisel ve etkisiz bir sembol haline dönüştü. BM’nin de yüksek oktavlı çabalarına rağmen daimi bir felç durumuyla karşı karşıya olduğunu kabul etmemiz gerek.
Zira egemenlik, insancıl hukuk ve geçiş adaleti gibi küresel normlar sürekli olarak göz ardı edilmekte. Sivil altyapı keyfi bir şekilde hedef alınmakta, ambargolar insani krizleri derinleştirmekte ve soykırıma varan sistematik şiddet cezasız kalmakta. Uluslararası toplumun ve hukuk normlarının hesap verebilirlik konusundaki başarısızlığı, kurumsal meşruiyetin çöküşünü açıkça ortaya koymakta.
Orta Doğu’da ihtilafların çözümü neden zorlaşıyor?
Son yirmi yılda Orta Doğu’daki çatışmalar köklü bir paradigma değişimine uğradı. Eskiden egemenlik ya da ideoloji ekseninde şekillenen, büyük ölçüde devletler arası olan ihtilaflar; artık çok aktörlü, asimetrik ve çoğu zaman devletsiz yapılarla yürütülen, çıkarların karmaşık bir mozaiği tarafından yönlendirilen mücadelelere dönüştü. Devlet dışı aktörlerin yükselişi, gayri resmi güç ağlarının yaygınlaşması ve parçalanmış egemenlik yapıları, geleneksel diplomasiyi giderek daha da yetersiz hale getirdi.
Açık şekilde tanımlanmış devlet yapıları için geliştirilen diplomatik araçlar, sınırların bulanıklaştığı, otoritenin tartışmalı olduğu ve meşruiyetin akışkanlaştığı bir ortamda artık işlemiyor. Bu kopukluk, bölgesel çatışmaların çözümünün neden sadece zor değil, aynı zamanda sistematik olarak tıkanmış olduğunun da özünü oluşturuyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.