Normsuz Realizm: Trump Döneminde Uluslararası Düzenin Şekillenişi
26.01.2026 - 16:06 | Son Güncellenme: 26.01.2026 - 16:12
Davos’ta Kanada Basbakanı Mark Carney tarafından yapılan açıklamalarda gözlemlenmiştir. Carney’nin, Kurallara dayalı uluslararası düzen anlatısının kısmen doğru olmadığı uzun süredir biliniyordu ifadesi, klasik Batı ittifakı söyleminden açık bir kopuşu temsil etmektedir. Bu açıklama, Davos tarihinde nadiren rastlanan bir itiraf diline işaret etmekte; Batı merkezli normatif düzenin evrensellik iddiasının fiilen sorgulandığını ortaya koymaktadır. Ne var ki bu kırılmayı görünür kılan asıl unsur, şüphesiz Trump’ın izlediği siyasal ve stratejik çizgi olmuştur.
Bilindiği üzere, Donald Trump’ın Ocak 2025 itibarıyla ABD başkanlığına ikinci kez gelmesi, uluslararası sistemin “öldüğü” yönündeki tartışmaları yeniden alevlendirmiştir. Ancak bu durumu, sistemin Trump döneminde ortadan kalktığı şeklinde okumak analitik açıdan eksik kalmaktadır. Aksine Trump, uluslararası sistemi sona erdiren bir aktör olmaktan ziyade, zaten işlevini büyük ölçüde yitirmekte olan yapıyı görünür hale getiren bir figür olarak değerlendirilmelidir. Kısacası Trump, uluslararası sistem açısından bir turnusol kağıdı işlevi görmüştür. Ben, bu yeni durumu “normsuz realizm” olarak tanımlıyorum. Elbette realizm, literatürde zaten normatif olmayan bir teori olarak kısmen de olsa karşımıza çıkan bir alan sunmaktadır. Ancak Trump döneminde gözlemlenen olgu, normların yalnızca ikincil hale gelmesi değildir. Asıl dikkat çekici olan, normların bilinçli biçimde askıya alınması, ihlal edilmesi ve bu ihlallerin sistematik bir stratejiye dönüştürülmesidir. Bu yönüyle Trump dönemi, realizmin klasik sınırlarını aşan yeni bir pratik üretmektedir. Bu bağlamda, klasik realizmden ayrışan ve normların araçsallaştırılmasını esas alan yeni bir yaklaşımın uluslararası sistemde belirginleştiği görülmektedir. Kavramsal olarak bu yaklaşım, “normsuz realizm” şeklinde tanımlanabilir. Normsuz realizm, klasik realizmin güç ve çıkar merkezli ontolojisini korurken, onu sınırlayan normatif, hukuki ve kurumsal çerçeveleri bilinçli biçimde devre dışı bırakan; lider merkezli, hiyerarşik ve sınırsız güç kullanımını meşrulaştıran bir dış politika ve devlet yönetimi yaklaşımıdır. Burada kritik nokta şudur: Donald Trump realizmi uygulamıyor; sistemi yeniden tanımlıyor. Ancak şunu da eklemek gerekir ki bu durum bugüne ya da Trump’a özgü değil aksine norm üretme kapasitesi zayıflayan uluslararası sistemin yeni gerçekliğidir.
Sistemik kırılmaların doğurduğu normsuz realizm
Trump’ın bir yıllık icraatlarına bakıldığında, müttefiklik kavramının içeriğinin köklü biçimde dönüştüğü görülmektedir. Geleneksel ittifak ilişkileri –özellikle NATO ve transatlantik bağlar– artık değer temelli değil, maliyet-fayda hesapları üzerinden tanımlanmaktadır. Batı, Trump’ın gelişiyle birlikte kendi içinde ikiye ayrılmış; ABD merkezli sert güç realizmi ile Avrupa’nın normatif söylemi arasındaki çatlak derinleşmiştir. Bu ayrışma, Batı’nın Rusya karşısında ortak ve tutarlı bir strateji üretmesini de zorlaştırmıştır. Rusya-Ukrayna savaşı bağlamında ABD’nin pozisyonu, müttefikleri konsolide etmekten ziyade onları yeniden sınıflandıran bir güç davranışı sergilemiştir. Trump’ın yaklaşımı, ABD’yi 21. yüzyılda 19. yüzyıl jeopolitiğinin mantığına geri döndürmektedir. Tıpkı klasik imparatorluklar gibi, ABD kendi sınırlarını yeniden tanımlamakta; nüfuz alanlarını, ekonomik bağımlılıkları ve güvenlik şemsiyesini yeniden kurgulamaktadır. Bu süreçte müttefiklik, kalıcı bir statü olmaktan çıkmış; koşullu, geçici ve pazarlığa açık bir ilişki biçimine dönüşmüştür. Trump’ın dış politikada benimsediği dil ve eylem tarzı, ABD’yi sistemin garantörü olmaktan ziyade sistemin kurallarını anlık olarak yeniden yazan bir aktör haline getirmiştir.
Bu yeni tip sistemin dört temel özelliği söz konusudur. İlk olarak, sınırsız güç varsayımı öne çıkmaktadır. Bu yaklaşımda Trump için sistemde denge kurmak isteyen her aktör bir istikrar unsuru değil, doğrudan engel olarak görülmektedir. Bunun en net örneği Avrupa ile olan ilişkilerde gözlemlenmektedir. Avrupalı aktörler, NATO’nun devamı ve işlevselliği için bir denge siyaseti sürdürme eğilimindeyken, Trump son derece sert çıkışlar yapmakta ve bu denge arayışını zayıflık olarak okumaktadır.
Bu yaklaşımla doğrudan bağlantılı ikinci başlık, hiyerarşik dost–düşman ayrımıdır. Trump’ın dünyasında müttefik eşit değildir. Güçlü olan üsttedir, zayıf olan ise alttadır. Hiyerarşi, normatif değil; doğrudan güç temellidir. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Volodimir Zelenskiy’nin Oval Ofis’te J. D. Vance ile birlikte azarlanmasına ilişkin görüntülerde açık biçimde görülmüştür. Bu sahne, diplomasinin eşit aktörler arasında yürütülen bir müzakere alanı olmaktan çıkarak, güç gösterisinin sergilendiği bir sahneye dönüştüğünü ortaya koymuştur.
Gözden Kaçmasın
Üçüncü olarak, bu yeni sistemde iş adamı devleti inşa edilmiştir. Çünkü Trump’ın gözünde devlet, kurumsal ve özerk bir yapı değil; liderin yönettiği bir şirket gibidir. Bu nedenle kritik alanlara atanan isimlerin neredeyse tamamı iş dünyasından gelen, iş adamı refleksine sahip aktörlerdir. Burada esas olan, maksimum fayda–minimum maliyet analizidir. Dışişleri yerine iş insanları, diplomatlar yerine CEO’lar, uluslararası antlaşmalar yerine ise “deal” mantığı hakimdir. Devletler arası ilişkiler, uzun vadeli normatif taahhütler üzerinden değil; anlık kazanç ve kayıplar üzerinden değerlendirilmektedir.
Son olarak, bu yeni sistemin temel dış politika araçları dikkat çekicidir. Maksimum baskı, azar ve müdahale, diplomasinin asli unsurları haline gelmiştir. Diplomasi artık kapalı kapılar ardında yürütülen bir süreç değildir; kamusal aşağılama, sert söylem ve gösteri üzerinden icra edilmektedir. Bu durum, azarlama, baskılama ve tehdidin meşru diplomatik araçlar olarak normalleşmesine yol açmıştır. Böylece normsuz realizm, yalnızca güç kullanımını değil; güç kullanımının nasıl sergilendiğini de sistemin merkezine yerleştirmektedir.
Kırmızı çizgiler
Tıpkı imparatorlukların nüfuz alanlarını yeniden tanımladığı dönemlerde olduğu gibi, Trump da ABD’nin sınırlarını, etki alanlarını ve önceliklerini yeniden çizmektedir. Bu bağlamda normsuz realizm, çok taraflılığa değil; merkezî güce, ticari kontrol noktalarına ve stratejik geçiş hatlarına odaklanmaktadır. Kuzey Kutbu, ticaret yolları, enerji havzaları ve kriz bölgeleri bu yaklaşımın somutlaştığı alanlardır. Ukrayna savaşı bu çerçevede bir norm mücadelesi değil; ABD’nin kendi yakın çevresinden uzakta, Rusya’nın ve Avrupa’nın güç mimarisinin test edildiği bir alan olarak okunmalıdır. Avrupa’nın zayıflaması, ABD açısından doğrudan bir kayıp değildir; aksine, söyleneni yaptığı sürece Avrupalı aktörler işlevseldir. NATO savunma harcamalarının yüzde 5’e çıkarılması ya da Ukrayna savaşı kapsamında ABD silahlarının satın alınması bu açıdan önemlidir. Nitekim Trump, NATO konusunda Davos’ta dahi savunma harcamalarını artırmayan İspanya’yı açık biçimde eleştirmiştir.
İkinci olarak Venezuela örneği, normsuz realizmin güncel uluslararası sistemde nasıl işlediğini göstermesi bakımından dikkat çekici bir vaka sunmaktadır. Bir devlet başkanının, egemenlik ve dokunulmazlık ilkeleri çerçevesinde tartışmalı biçimde, ülkesinden alınması son derece düşündürücüdür. Maduro ve karısı Cilia Flores “narko-terörizm, uyuşturucu kaçakçılığı ve kara para” suçlamalarıyla karşı karşıya olarak ABD’de yargılanması süreci devam ediyor. Bu durum birçok acıdan 1989 Panama müdahalesine benzese de benzersiz Monroe Doktrini’nin güncellenmiş hali olarak, Venezuela–Guyana–enerji koridorları hattında kontrolün gizlenmeden ortaya konduğu ve Trump’ın Delta Force şovu ile aslında kendisi ile zır düşen liderlere büyük bir göz dağı verdiği kırılma yaratması.
Son günlerdeki en önemli konu ise Trump’ın belirgin bir imparatorluk anlayışına sahip olmasıdır ve bu anlayışın sınırları net değildir. Grönland, Meksika Körfezi ve Kanada, Trump’ın zihinsel haritasında ABD’nin doğal etki alanları olarak kodlanmaktadır. Bu bölgeleri “alma” fikrini dile getirirken, kendi kırmızı çizgilerini diğer aktörlerin toprakları üzerine kurmakta bir sakınca görmemektedir. Bunu yaparken Grönland örneği özellikle dikkat çekicidir. Grönland, hukuken Danimarka Krallığı’na bağlıdır ve Danimarka bir NATO üyesidir. Bu durum, klasik uluslararası ilişkiler perspektifinden bakıldığında, konunun müttefiklik normları, egemenlik ilkesi ve ittifak hukuku çerçevesinde ele alınmasını gerektirir. Ancak Trump’ın yaklaşımı bu çerçeveyi tamamen devre dışı bırakmaktadır. Trump açısından Grönland, hukuki statüsü olan bir toprak parçası değil; stratejik değeri yüksek bir alan, yani potansiyel bir kontrol noktasıdır.

Buna rağmen Trump, bu konuyu bilinçli biçimde basitleştirmekte ve var olan normları yük olarak görmektedir. Trump’ın, “gemilerle anlaşıp bölgeyi almaları onları yapmaz” şeklindeki ifadeleri ya da Grönland’ın savunmasını küçümseyerek “kızaklı köpeklerle korunuyorlar” söylemi, aslında onun zihniyet dünyasındaki normsuz realizmi açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu söylem, yalnızca diplomatik bir sertlik değil; normların, müttefikliğin ve hukuki sınırların anlamını yitirdiği bir güç tasavvurunun dışavurumudur. Grönland vakası aynı zamanda Trump’ın imparatorluk benzeri mekansal tahayyülünü de gözler önüne sermektedir. Grönland, Kanada ve Meksika Körfezi ile birlikte, Trump’ın zihinsel haritasında ABD’nin “doğal etki alanı” olarak kodlanan bölgeler arasında yer almaktadır. Bu alanlar, hukuki sınırlarla değil; stratejik çıkarlarla tanımlanmaktadır.
Son noktada Davos ile bitirmek gerekirse; bugün Davos’ta konuşulanların merkezinde bizzat Donald Trump’ın söyledikleri yer almaktadır. Tartışmalar artık ortak bildiriler, normatif taahhütler ya da çok taraflı uzlaşı metinleri etrafında değil; Trump’ın ağzından çıkan cümlelerin nasıl okunacağı üzerinden ilerlemektedir.
Trump’ın Davos’ta yarattığı asıl etki, söylediklerinin tutarlılığından ziyade, hiçbir süzgeçten geçmeden söyleniyor olmasıdır. Diplomatik dil, kurumsal nezaket ya da yerleşik teamüller Trump için bağlayıcı değildir. Aklına geleni söylemesi, aslında bir “kontrolsüzlük” hali değil; normları bilinçli biçimde dışlayan bir siyasal tavrın yansımasıdır. Bu nedenle Trump’ın Davos’taki varlığı, düzenin içinden gelen bir eleştiri değil, düzenin kendisini anlamsızlaştıran bir meydan okuma niteliği taşımaktadır. Trump kendisini “barış getiren lider” formatında konumlandırmaktadır; ancak burada söz konusu olan barış, klasik anlamda çok taraflı uzlaşıya, uluslararası hukuka ya da normatif mutabakata dayanan bir barış değildir. Bu, Trump’ın zihnindeki barıştır: normsuz bir dünyanın pazarlık barışıdır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.