Normsuz Küresel Sistemde İsrail ve Oslo’nun Tasfiyesi

Doç. Dr. Necmettin Acar, İsrail’in Oslo sürecini tasfiye eden politikalarının küresel norm düzenine etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
normsuz-kuresel-sistemde-israil-ve-oslo-nun-tasfiyesi.jpg

18.02.2026 - 10:16  |  Son Güncellenme:  18.02.2026 - 10:32

İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan uluslararası düzen, en azından kağıt üzerinde, güç kullanımını sınırlayan kuralların ve kurumların etrafında şekillendi. Birleşmiş Milletler sistemi, uluslararası insancıl hukuk, insan hakları sözleşmeleri ve çok taraflı diplomasi, devlet davranışlarını tamamen belirlemese de maliyet üreten bir çerçeve sundu. Soğuk Savaş boyunca ve sonrasında büyük güçler bu kuralları zaman zaman esnetse de “kurallara dayalı düzen” fikri, çatışmaların sınırsız tırmanmasını önleyen bir referans noktası olarak işlev gördü. 

Son yıllarda bu çerçevenin aşınmasına dair yaygın bir tartışma var. Burada “normsuzlaşma”dan kastedilen, normların hiç olmadığı bir dünya anlayışından ziyade normların seçici biçimde uygulanması, ihlallerin yaptırımsız kalması ve giderek olağanlaşmasıdır. Bu eğilim Rusya-Ukrayna savaşı, büyük güç rekabeti, teknoloji ve ticaret alanındaki tek taraflı hamleler gibi birçok başlıkta görülüyor. Ancak İsrail’in 7 Ekim sonrasında geliştirdiği siyaset normların bağlayıcılığı ile güç siyasetinin gerçekliği arasındaki gerilimi en görünür kılan dosyalardan biri haline gelmiş durumda. Özellikle İsrail’in son dönemde uluslararası hukuku sistematik biçimde ihlal eden uygulamaları, Gazze’deki soykırım suçları, işgal hukukunu yok sayan politikaları ve Batı Şeria’yı fiilen fiili ilhaka varan adımları, kurallara dayalı düzenin meşruiyetini sarsan, uluslararası normların bağlayıcılığını aşındıran çarpıcı örnekler olarak önümüzde duruyor. İsrail’in bu uygulamaları yalnızca bölgesel bir soruna yol açmıyor, aynı zamanda tüm küresel sistemin işleyişine dair tehlikeli bir emsal de teşkil ediyor. 

Normalleşme yanılsaması 

1948’deki kuruluşundan itibaren İsrail’in en temel önceliği, topraklarını işgal ettiği, evlerinden sürgün ettiği ve yaşam alanlarını sistematik biçimde daralttığı Filistinlilerin kendisini tanımasını sağlamaktı. Buna paralel olarak, başta Mısır ve Ürdün olmak üzere komşu Arap devletlerinin İsrail’i resmen tanıması ve İsrail işgaline karşı direnen Filistinli aktörlere verdikleri desteği kesmesi, İsrail’in güvenlik stratejisinin merkezine yerleşti. 1948 sonrası dönemde İsrail hem Filistinlilere hem de komşu Arap devletlerine karşı saldırgan bir politika izleyerek bir taraftan askeri operasyonlarla topraklarını genişletti, diğer taraftan işgal ettiği bölgelere geniş bir Yahudi nüfusu yerleştirerek kolonizasyon sürecini hızlandırdı. 

Askeri sahada İsrail’le baş edemeyen Filistinliler ve komşu Arap devletleri, 1980’li yıllardan itibaren normlara dayalı uluslararası sistemin sağladığı güvencelere sığınarak diplomasi yolunu tercih etmeye başladı. Bu tercih, yalnızca askeri yenilginin kabulü değil, aynı zamanda uluslararası hukukun ve kurallara dayalı düzenin sağladığı koruma mekanizmalarına olan inancın bir yansımasıydı. 1978’de Mısır, Camp David Anlaşması ile İsrail’i tanıyan ilk Arap ülkesi oldu. Ardından 1993’te Filistin Kurtuluş Örgütü Oslo Anlaşmaları ile; 1994’te Ürdün, Vadi Arabe Anlaşması ile İsrail’i resmen tanıdı ve İsrail’le normalleşme sürecine girdi. 

Bu anlaşmaların her biri, bir yandan İsrail’in “güvenliğini” ve varlığını güvence altına alırken, diğer yandan İsrail’e de bazı sorumluluklar yüklüyordu: Komşu devletlere ve Filistinlilere yönelik saldırgan revizyonist eğilimleri terk etmek, Filistin devletinin kuruluşuna giden süreci engellemeyerek iki devletli çözüme razı olmak ve en önemlisi de, uluslararası hukukun sağladığı güvencelere saygı duymak. Başka bir deyişle, bu anlaşmalar İsrail’den normlara dayalı küresel sistemin bir parçası olarak “normal bir devlet” gibi hareket etmesini, işgal hukukuna, insan haklarına ve uluslararası meşruiyete uygun davranmasını talep ediyordu.  

1990’ların ortalarından itibaren bölge ülkelerinin duraksayan İsrail’le normalleşme süreci, 2020’li yıllarda İbrahim Anlaşmaları ile yeniden hız kazandı. Başta bazı Körfez ülkeleri olmak üzere çok sayıda Arap devleti İsrail’le ilişkilerini normalleştirmeye başladı. Bu normalleşmenin temel varsayımı açıktı: İsrail, normlara dayalı küresel sistemin gerektirdiği ilişki biçimlerine uygun hareket eden, uluslararası hukuka saygılı, “normal” bir devlete dönüşecekti. Ancak bugün karşımızda duran tablo, bu varsayımın ne denli yanıltıcı olduğunu acı biçimde gösteriyor. Bölge aktörlerinin normlara dayalı uluslararası sisteme güvenerek seçtiği diplomasi yolu ve bu süreçte İsrail’e yüklenen sorumluluklar, İsrail tarafından sistematik biçimde çiğneniyor. Bu durum tam olarak bir normalleşme yanılsamasına yol açıyor.  

İsrail’in Oslo’yu tasfiye süreci ve bölgesel anlaşmaların geleceği 

7 Ekim sonrasında İsrail’in başta Gazze’de gerçekleştirdiği tarihin şahit olduğu an acımasız soykırım ile birlikte tüm Ortadoğu’ya yaydığı saldırgan hamleleri, yalnızca bölgesel dengeleri değil, küresel norm düzenini de sarsan bir sürece işaret ediyor. Bu saldırgan eylemler karşısında ciddi ve bağlayıcı bir uluslararası yaptırım mekanizmasının işletilmemesi, aksine normlara dayalı küresel sistemin kurucu ve koruyucu aktörleri tarafından İsrail’e sağlanan açık ya da zımni destek, mevcut uluslararası düzenin “normsuzlaşma” sürecine girdiğinin en çarpıcı göstergelerinden biri olarak değerlendirilmelidir.  

Bu bağlamda, İsrail’in son dönemde Batı Şeria’da fiilî ilhakın önünü açan yeni düzenlemeleri hem uluslararası hukukun geldiği noktayı hem de Filistin meselesinde yeni ve tehlikeli bir aşamaya geçildiğini göstermesi açısından önemli. 1967’den bu yana işgal altında bulunan, Birleşmiş Milletler kararlarında İsrail’in işgalci güç olarak tanımlandığı, Oslo Anlaşmaları çerçevesinde A, B ve C bölgelerine ayrılarak gelecekteki Filistin devletinin merkezi olarak kabul edilen ve yaklaşık üç milyon Filistinlinin yaşadığı Batı Şeria, bugün açık biçimde İsrail’in kalıcı ilhak siyasetiyle karşı karşıya. 

İsrail, altına imza attığı Oslo Anlaşması uyarınca Filistin tarafını ve bu topraklardaki siyasi varlığını tanımıştı. Ancak son yıllarda özellikle aşırı sağcı hükümet üyelerinin baskısıyla bir taraftan yerleşimci terörü ve kolonizasyon politikaları hız kazanırken diğer taraftan 8 Şubat’ta alınan kararlarla birlikte İsrail hükümeti, Filistin Otoritesi’nin yetki alanlarını daraltan, yerleşimcilerin toprak kazanımlarını kolaylaştıran ve Filistinlilere ait mülklere el koymayı sistematik hale getiren adımlar atmaya başladı. İsrail 14 Şubat’ta yeni aldığı bir kararla da 1967’den bu yana ilk defa Batı Şeria’daki geniş toprakların devlet mülkiyeti olarak tescilini onamış oldu.  Mevcut durumda yedi yüz bin civarında olan işgalci yerleşimcilerin sayısını kısa sürede iki katına çıkarmayı hedefleyen bu düzenlemelerin kendisine uluslararası gündemin oldukça gerisinde yer bulması son derece dikkat çekici. Halbuki bu İsrail’in bu adımları, Oslo düzeninin fiilen tasfiye ettiğini ve Batı Şeria’daki işgali kalıcı hale getirerek bölgeyi ilhak etme stratejisini açık biçimde benimsediğini gösteriyor. 

Bu politika yalnızca Oslo Anlaşması’nın çöpe atılması anlamına gelmiyor, aynı zamanda İsrail’in Vadi Arabe ve Camp David anlaşmalarını da ilerleyen aşamada tek taraflı olarak geçersiz kılabileceğine dair güçlü bir irade beyanı niteliği taşıyor. Başka bir ifadeyle, İsrail’in Batı Şeria’daki kalıcı ilhak siyaseti, bölgesel “barış” mimarisini oluşturan tüm anlaşmaları aşındıran ve gerektiğinde yok saymaya hazır bir yaklaşımın habercisi olarak değerlendirilmeli. 

Bu süreçte uluslararası toplumun sessizliği ve bazı küresel güçlerin İsrail’e verdiği açık ya da örtülü destek, hukuka dayalı uluslararası sistemin aşınmasını hızlandırıyor. Norm ihlallerinin yaptırımsız kalması, İsrail’i yalnızca bölgesel bir aktör olmaktan çıkarıp normsuzlaşan küresel düzenin başat aktörlerinden biri haline getiriyor. Böylece Filistin dosyası, sadece iki halk arasındaki bir ihtilaf olmaktan çıkarak uluslararası hukukun, küresel normların ve mevcut dünya düzeninin geleceğini belirleyecek bir turnusol kağıdına dönüşmüş durumda. 

Sonuç olarak İsrail’in 7 Ekim sonrası tırmandırdığı saldırganlık ve Batı Şeria’daki sistematik ilhak adımları, yalnızca Filistin halkının varlık mücadelesini değil, İkinci Dünya Savaşı sonrası inşa edilen tüm küresel hukuk mimarisini hedef alan eylemlerdir. Oslo Anlaşması’nı fiilen tasfiye eden bu süreç, İsrail’in Camp David ve Vadi Arabe gibi anlaşmaları da her an feda edebileceğini gösteriyor. Uluslararası toplumun bu hukuk tanımazlık karşısındaki sessizliği ve sistemin kurucu aktörlerinin sağladığı cezasızlık zırhı, “kurallara dayalı düzenin” yerini gücün hukukuna bıraktığı normsuz bir dünya sistemini tescilliyor. Bugün Filistin’de yaşananlar, sadece bölgesel bir çatışma değil, insan hakları, işgal hukuku ve uluslararası meşruiyetin topyekûn iflasıdır. Eğer bu normsuzlaşma süreci durdurulamazsa, İsrail’in açtığı bu tehlikeli yol, küresel ölçekte hukukun bittiği ve kaosun kurumsallaştığı yeni ve karanlık bir dönemin ana taşıyıcısı olacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.