Muhammed bin Selman'ın Washington Ziyaretinin Yansımaları
21.11.2025 - 13:38 | Son Güncellenme: 21.11.2025 - 13:43
Veliaht Prens Muhammed bin Selman’ın (MbS) 18–19 Kasım’daki Washington ziyareti, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)–Suudi Arabistan ilişkilerinin uzun süredir biriken başlıklarını yeniden aynı masaya taşıdı. Beyaz Saray’da düzenlenen basın toplantısında ekonomi, Suudi yatırımları, İran, İsrail–Suudi ilişkileri, Suriye yaptırımları ve Gazze yardımı konuları gündeme geldi. Donald Trump, ABD ekonomisinin kendi başkanlık döneminde ivme kazandığını ileri sürerek Suudi yatırımlarının 600 milyar dolardan 1 trilyon dolara çıkacağını, bu artışın ülkenin güvenliği ve istihdamı açısından hayati olduğunu ifade etti. MbS ise ülkesinin teknoloji ve yapay zeka odaklı dönüşüm sürecine girdiğini ve petrol fiyatları düşükken dahi “gerçek ihtiyaçlara yatırım yaptıklarını” vurguladı.
İran konusunda Trump, İran’ın nükleer kapasitesinin etkisizleştirildiğini iddia ederken MbS ise ABD ile İran arasında diplomatik bir anlaşma görmek istediklerini söyledi. Aynı zamanda Suriye yaptırımlarının kaldırılması için Trump ile doğrudan görüştüğünü açıklayarak Riyad’ın bölgesel denklemde yeniden daha etkili bir rol istediği mesajını verdi. Ziyaretin kırılma anı Trump’ın Suudi Arabistan’a F-35 satışını doğrulaması ve İsrail’in buna karşı çıkmayacağını belirtmesiydi. MbS, İbrahim Anlaşmaları’na katılmaya hazır olduklarını fakat bunun ancak iki devletli çözümü güçlendirecek bir zemine oturması halinde mümkün olabileceğini söyledi. Trump’ın MbS’yi “geleceğin kralı” olarak tanımlaması ve MbS’nin Trump dönemini Suudi–ABD ilişkilerinde özel bir konuma yerleştirmesi, temasın siyasi tonunu açıkça ortaya koydu.
Bu atmosfer, ilişkilerin seyrinin yeniden güvenlik merkezli bir çerçeveye doğru kaydığını göstermektedir. Bu çerçevenin merkezinde ise F-35 dosyası ile Suudi Arabistan’ın “NATO dışı önemli müttefik” (MNNA) olarak ilan edilmesi yer almaktadır.
F-35 kapasitesi, bölgesel caydırıcılık ve Çin meselesi
F-35 meselesi ziyaretin en kritik dosyalarından birini temsil etti. Suudi Arabistan’ın kaç adet F-35 temin edeceği, bu uçakları hangi koşullarda teslim alacağı ve teslimat takviminin nasıl şekilleneceği halen netlik kazanmadı. 48 adet ifadesi dile getirilmiş olsa da henüz bu konuda da kesinleşmiş bir bilgi yok. Bununla birlikte tarafların niyet beyanı dahi yakın gelecekte bu uçakların Suudi envanterine girebileceğini göstermektedir. Böyle bir durumda Suudi Arabistan’ın sadece İran’a karşı değil, Körfez ve Ortadoğu’daki diğer aktörlere karşı da kayda değer bir hava üstünlüğü elde edeceği öngörülmektedir.
Bu üstünlük yalnızca teknik bir avantaj olmanın ötesindedir. İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü 12 günlük savaşta elde ettiği üstünlüğün gösterdiği gibi bu tür bir güç hem sahada operasyonel fark yaratır hem de karşı tarafın saldırı hesaplarını baştan değiştiren stratejik bir caydırıcılığa dönüşebilir. İran’ın F-35 sınıfında bir uçağa sahip olmaması Riyad’ın bu avantajını daha da belirgin kılmaktadır. Fakat İsrail ile karşılıklı düşünüldüğünde, kağıt üzerinde bir hava gücü denkliği ihtimali belirse bile İsrail’in bu uçakları yıllardır yoğun operasyonlarda kullanması pratikte bu eşitliğin İsrail’in daha lehine olduğunu göstermektedir.
F-35 tartışmasının teknik boyutunu aşan bir başka mesele ise Suudi Arabistan’ın Çin ile yürüttüğü ilişkilerin Washington’da doğurduğu endişedir. ABD, Körfez ülkelerine gelişmiş savunma teknolojisi satarken bu sistemlerin Çin tarafından öğrenileceği veya kopyalanacağı ihtimalini ciddi bir tehdit olarak görmektedir. Suudi Arabistan’ın Çin ile derinleşen ticaret, yatırım ve teknoloji ortaklıkları bu kaygıyı daha görünür hale getirmektedir. Bu nedenle kongrede bazı çevrelerin F-35 satışını yavaşlatmak veya şartlara bağlamak isteyeceği açıktır. Buna rağmen Washington’un süreci tamamen durdurması ihtimali düşüktür. Çünkü ABD, bölgedeki etkisini koruyabilmek için Suudi Arabistan gibi aktörlerle daha kurumsal bir güvenlik ortaklığı kurmak zorunda olduğunun farkındadır.
Normalleşme konusunun F-35 dosyasına bağlanmaya çalışılmasına rağmen Trump ve MbS görüşmesinde bu iki sürecin birbirine endekslenmeyeceği açıkça ortaya kondu. Suudi Arabistan, Filistin devlet vizyonu somutlaşmadıkça normalleşme adımını atmayacağını belirtmektedir. Bu nedenle F-35 meselesi, siyasal normalleşme hattından ayrı ilerleyen bir güvenlik başlığı olarak öne çıkmaktadır.
Tüm bu dosyayı tamamlayan unsur ise ABD iç bürokrasisinin etkisidir. Kongre veya Pentagon’dan gelebilecek direnç F-35 sürecini yıllara yayabilir, ek şartlar doğurabilir ve teknik denetimleri ağırlaştırabilir. Suudi Arabistan’ın bu uçaklara erişim talebi aynı zamanda ülkenin kendi savunma sanayisini dönüştürme hedefiyle de örtüşmektedir. Riyad, son yıllarda hava savunmasından insansız sistemlere, elektronik harp kapasitesinden füze savunmasına kadar geniş bir yelpazede savunma sanayisinde yerlileşme adımları atmaktadır.
F-35’lerin bu çerçeveye eklenmesi sadece dışarıdan alınan bir platformu değil, Suudi ordusunun doktrinini, harekat konseptini ve komuta-kontrol yapısını da dönüştürecek bir adımı ifade etmektedir. Böyle bir dönüşüm, Körfez’deki güç projeksiyonu tartışmalarını değiştirirken; İran’ın bölgesel hamlelerini, İsrail’in teknik üstünlüğünü ve ABD’nin savunma iş birliği politikalarını da yeniden kalibre eden yeni bir dönem yaratacak potansiyele sahiptir.
MNNA tartışması ve yeni güvenlik dönemi
Ziyarette Suudi Arabistan’ın “NATO dışı önemli müttefik” (MNNA) ilan edilmesi de Suudi Arabistan’ın F-35 talebinden bağımsız düşünülemeyecek bir başlık. Bu statü, ABD’nin bir ülkeye savunma iş birliği, teknoloji aktarımı, ortak tatbikatlar ve cephane stoklamaya dair özel kolaylıklar tanıdığı bir çerçeve sunmaktadır. Riyad açısından böyle bir statü, Körfez’deki rekabetin seyrini kendi lehine değiştirecek, İran karşısında daha kurumsal bir caydırıcılık hattı yaratacak ve ABD ile ilişkileri daha öngörülebilir hale getirecek bir güvenlik zeminine işaret etmektedir.
ABD açısından MNNA statüsü, Çin’in bölgedeki nüfuzunu sınırlamak, Suudi Arabistan’ı kendi güvenlik eksenine daha sıkı bağlamak ve Ortadoğu’daki etkisini kaybetmeden yeni bir düzen inşa etmek için önemli bir araçtır. MbS’nin Washington ziyareti, bu iki ülkenin karşılıklı bağımlılık temelinde yeni bir güvenlik çerçevesi kurgulamaya başladığını göstermektedir.
Temelde bu ziyaret, ABD–Suudi Arabistan ilişkilerinde diplomatik yakınlaşmanın yanısıra bölgesel güvenlik mimarisini yeniden şekillendirecek bir dönemin başlangıcının habercisi oldu. F-35 süreci, Çin hassasiyeti, normalleşme tartışması ve MNNA statüsü, Orta Doğu’nun güç dağılımını belirleyecek dört ana kolon haline gelmektedir. Suudi Arabistan kendi güvenlik kapasitesini ileriye taşımak isterken ABD de bölgedeki rolünü korumak için bu ortaklığı kurumsallaştırmak zorunda. Washington temasının gerçek anlamı, iki ülkenin geleceğe dönük çıkarlarının giderek daha fazla kesişmesinde yatmaktadır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.