Monroe’dan Trump’a Küba Meselesi: Anti-Emperyalist Hafızanın Son Kalesi mi, Yeni Jeopolitik Mücadelenin Merkezi mi?
12.06.2026 - 14:13 | Son Güncellenme: 12.06.2026 - 17:15
Tarih tekerrür eder mi? Belki de uluslararası ilişkilerde asıl mesele tarihin birebir tekrar etmesi değil, belirli aralıklarla benzer güç mücadelelerinin, hegemonya arayışlarının ve nüfuz alanı rekabetlerinin farklı biçimlerde yeniden üretilmesidir. Çünkü tarih, yalnızca geçmişte kalmış olaylar bütünü değil; büyük güçlerin yükseliş ve gerileme döngülerini, imparatorlukların sistem içindeki konum arayışlarını ve hegemonya mücadelelerinin değişen araçlarını gösteren uzun bir siyasal hafızadır. George Modelski’nin uzun döngüler yaklaşımı ve Paul Kennedy’nin büyük güçlerin yükseliş ve çöküşüne dair analizi de bize şunu göstermektedir: Uluslararası sistemde güç mücadelesi hiçbir zaman tamamen ortadan kalkmaz; yalnızca biçim değiştirir. Büyük güçler, sistemdeki üstünlüklerini korumak ya da kaybettikleri etki alanlarını yeniden tahkim etmek için yeni stratejiler geliştirir. Bu nedenle bugün Küba meselesini anlamak için Washington-Havana gerilimini yalnızca güncel yaptırımlar, askerî hareketlilik veya ideolojik farklılıklar üzerinden okumak yetersiz kalmaktadır. Küba, yaklaşık iki yüzyıldır Amerika Birleşik Devletleri’nin Batı Yarımküre stratejisinin merkezinde yer alan; jeopolitik olduğu kadar tarihsel, sembolik ve ideolojik anlam taşıyan bir ülkedir. Bu nedenle Küba’ya yönelik her Amerikan politikası, aslında ABD’nin kendi yakın çevresini nasıl tanımladığı ve Batı Yarımküre’deki hegemonik konumunu nasıl sürdürmek istediği sorusuyla doğrudan bağlantılıdır. Başka bir ifadeyle Küba, küçük bir Karayip adası olmanın ötesinde, ABD’nin Monroe Doktrini’nden Trump dönemindeki yeni müdahaleci güvenlik anlayışına uzanan çizgide “arka bahçe” siyasetinin en görünür test alanlarından biridir.
Anti-Sömürgeci bir söylemden Amerikan etki alanına Monroe Doktrini
1823 yılında ABD Başkanı James Monroe tarafından ilan edilen Monroe Doktrini, ilk bakışta Avrupa emperyalizmine karşı geliştirilmiş savunmacı bir strateji niteliği taşımaktaydı. Doktrin, yeni bağımsızlığını kazanan Latin Amerika devletlerinin yeniden Avrupa kolonizasyonunun hedefi olmasını engelleme iddiası üzerine kurulmuştu. Ancak uluslararası ilişkilerde güç dengeleri değiştikçe doktrinlerin anlamı da değişir. Monroe Doktrini bunun en açık örneklerinden biridir. Başlangıçta temel mantık, “Avrupa, Amerika kıtasına müdahale etmesin” şeklinde hem kendi hem de Avrupa’nın sınırlarını çizmiştir. Fakat zaman içinde bu yaklaşım, “Amerika kıtasının güvenlik ve siyasal düzenini ABD belirler” anlayışına evrildi. Böylece Monroe Doktrini, anti-sömürgeci bir söylem olmaktan çıkarak ABD’nin bölgesel hegemonya inşasının ideolojik ve stratejik aracına dönüştü. Nitekim ABD, Monroe Doktrini ile kendi güvenlik sınırlarını fiilî olarak kıta ölçeğine genişletti. Bu çizgi, 1904’te Theodore Roosevelt’in ortaya koyduğu Roosevelt Corollary (Roosevelt İlkesi) ile ikinci aşamaya geçti: müdahale ve kontrol. Roosevelt’in yaklaşımı oldukça açıktı: Latin Amerika ülkelerinde ekonomik kriz, siyasi istikrarsızlık veya dış müdahale riski oluşursa ABD, düzeni sağlama gerekçesiyle müdahale edebilirdi. Böylece Monroe Doktrini’nin karakteri köklü biçimde değişti. Avrupa müdahalesini engellemeyi amaçlayan savunmacı çerçeve, ABD’nin Latin Amerika ve Karayipler’de müdahale hakkı iddiasına dönüştü. Bu dönemden itibaren Washington, Karayipler ve Latin Amerika’yı yalnızca komşu coğrafya olarak değil, kendi stratejik güvenlik çevresi ve nüfuz alanı olarak tanımlamaya başladı. Bu noktada Küba özel bir yere sahipti. Çünkü Küba, ABD açısından yalnızca yakın bir ada değil; Karayip geçiş yollarını, Amerikan kıyı güvenliğini ve Batı Yarımküre’deki güç düzenini doğrudan etkileyen sembolik ve jeopolitik bir merkezdi.
1898’de ABD, İspanya’ya karşı bağımsızlık mücadelesi veren Küba’yı destekleyerek savaşa dâhil oldu; ancak bu destek kısa sürede Washington’un Karayipler’de yeni bir nüfuz düzeni kurmasının kapısını açtı. İspanya’nın yenilgisiyle Küba resmî olarak bağımsızlık yoluna girerken ABD, adanın iç ve dış politikasında belirleyici bir aktör hâline geldi. Bu sürecin en sembolik sonucu ise 1903’te Guantanamo’yu da ABD’ye askerî üs olarak kiraladı ve bu kiralamanın sınırları ve zamanı bugün hâlâ belirsiz.
Bu yüzden Guantanamo yalnızca askerî bir üs değildir. Küba hafızasında Guantanamo, bağımsızlık mücadelesinin hâlâ tamamlanmadığını gösteren alan olarak görülmektedir. Nitekim bu süreci takip eden Soğuk Savaş döneminde Küba açısından çok daha büyük bir kırılma yaşandı. 1959 Devrimi öncesinde Fulgencio Batista yönetimindeki Küba, ABD’nin Latin Amerika’daki nüfuz düzeninin en önemli örneklerinden biriydi. Ancak Fidel Castro’nun iktidara gelişiyle birlikte Washington açısından bütün denklem değişti. O güne kadar Amerikan sermayesinin şeker endüstrisi, turizm sektörü ve finansal alanlar üzerindeki etkisi belirleyiciydi. Castro döneminde ise bu yapı yerini millîleştirme politikalarına ve Sovyetler Birliği ile kurulan yeni stratejik ilişkiye bıraktı. Bu nedenle Fidel Castro’nun zaferi klasik anlamda yalnızca bir iktidar değişikliği değildi; ABD’nin Karayipler’deki nüfuz düzenine karşı açık bir meydan okumaydı. Küba’nın Sovyetler Birliği ile kurduğu ilişki de yalnızca ticari veya ideolojik düzlemde kalmadı; güvenlik boyutu da kazandı. Nitekim dünyayı nükleer savaşın eşiğine getiren 1962 Küba Füze Krizi, bu güvenlik boyutunun en somut örneğiydi. ABD bu krizle birlikte, Karayipler’deki küçük bir adanın bile kendi hegemonik güvenlik alanı açısından ne kadar kırılgan ve stratejik sonuçlar doğurabileceğini gördü. Tam da bu nedenle Küba, ABD hegemonyası karşısında “küçük bir adanın büyük bir güce direnmesi” anlatısının merkezine yerleşti. İşte bu noktadan sonra Küba, Latin Amerika’da yalnızca bir devlet değil, anti-emperyalist direnişin sembolü hâline geldi.
1991 sonrasında Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Küba için yeni bir dönem başladı. Moskova’nın denklemden çekilmesi, Havana’yı ekonomik ve enerji alanında yeni ortaklar aramaya itti. Bu süreçte Venezuela hem ideolojik yakınlık hem de enerji desteği bakımından Küba’nın en önemli dayanaklarından biri hâline geldi. Özellikle Hugo Chávez döneminde Küba-Venezuela ilişkileri, yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda anti-Amerikan bölgesel dayanışmasının da temel hattına dönüştü. Sonraki yıllarda Küba, Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştirerek uluslararası alanda hareket alanını genişletmeye çalıştı. Barack Obama döneminde ise Washington ile Havana arasında belirli bir yumuşama yaşandı. Diplomatik ilişkilerin yeniden kurulması, seyahat ve ekonomik temasların artması, iki ülke arasında yeni bir normalleşme ihtimalini gündeme getirdi. Ancak Donald Trump’ın iktidara gelişiyle bu süreç tersine döndü. Obama dönemindeki yumuşama sona ererken Küba yeniden kontrol edilmesi gereken bir alan olarak hedefe yerleştirildi. Trump’ın ilk döneminde yaptırımların sertleştirilmesi, Küba’nın terörü destekleyen ülkeler listesine alınması ve Havana üzerindeki ekonomik baskının artırılması, ABD’nin Küba’yı yalnızca diplomatik bir sorun olarak değil, Batı Yarımküre’de yeniden dizayn edilmesi gereken stratejik bir alan olarak gördüğünü ortaya koydu.
Gözden Kaçmasın
Trump dönemi: Monroe Doktrini’nin güncellenmesi
Trump’ın ikinci başkanlık dönemiyle birlikte akıllara ilk gelen mesele, onun ilk döneminde yarım bıraktığı dosyalar oldu. Çünkü Trump açısından mesele yalnızca Grönland, Kanada ya da Panama Kanalı tartışmaları değildi; Latin Amerika da yeniden Amerikan dış politikasının öncelikli markaj alanına girmişti. Bu hattın ilk büyük kırılması ise Venezuela’da yaşandı. Ocak 2026’da ABD’nin Venezuela’ya yönelik askerî operasyonuyla Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’in yakalanarak ABD’ye götürülmesi, yalnızca Caracas açısından değil, bütün Karayipler ve Latin Amerika güvenlik mimarisi açısından yeni bir dönemin başlangıcı oldu. Bu gelişme Küba’yı doğrudan etkiledi. Çünkü Venezuela, Küba için yalnızca ideolojik bir ortak değil; aynı zamanda enerji, güvenlik ve bölgesel dayanışma hattının en önemli aktörlerinden biriydi. Maduro sonrası Venezuela’da ortaya çıkan yeni denklem, Havana’nın enerji güvenliği ve dış politika manevra alanı açısından ciddi bir kırılma yarattı. Bu noktada Küba’nın özel kuvvetleri olarak bilinen Avispas Negras, yani “Siyah Eşek Arıları”, yalnızca askerî bir birim olarak değil, Küba’nın bölgesel güvenlik etkisinin sembolü olarak da tartışma konusu hâline geldi. Venezuela güvenlik yapısında Küba etkisine dair iddialar uzun süredir gündemdeydi; ancak Maduro’nun devrilmesiyle birlikte bu etkinin geleceği de sorgulanır hâle geldi. Dolayısıyla Venezuela operasyonu, sadece bir yönetim değişikliği değil, Küba’nın Karayipler’deki stratejik derinliğinin daraltılması anlamına da geldi. Eski Monroe yaklaşımı “Avrupa, Amerika kıtasına gelmesin” diyordu. Trump dönemindeki yeni okuma ise daha çok şuna dönüşmüştür: “Çin ve Rusya, Batı Yarımküre’de alan kazanmasın.” Nitekim Trump’ın yorumu, klasik işgal mantığından çok daha geniştir. Burada mesele sadece bayrak dikmek veya toprak almak değildir. Asıl hedef; enerji kaynaklarını, geçiş yollarını, limanları, kritik altyapıyı, askerî üsleri ve siyasal karar alma süreçlerini kontrol edebilen yeni bir jeo-sömürgeci düzen kurmaktır. Bu anlayışta bir ülkenin doğrudan ilhak edilmesi şart değildir; o ülkenin kaynaklarına, dış politikasına, güvenlik mimarisine ve ekonomik yönelimine nüfuz etmek yeterlidir. Bu yüzden Trump açısından denklem oldukça nettir:
Küba sadece ideoloji değildir.
Venezuela sadece petrol değildir.
Panama sadece kanal değildir.
Bunların tamamı, çok kutuplu dünyada ABD’nin kendi yakın çevresini yeniden tahkim etme çabasının parçalarıdır. Başka bir ifadeyle Trump, tarihsel Monroe hafızasını günümüz büyük güç rekabetine uyarlamaktadır. Bu kez karşısında 19. yüzyıl Avrupası değil; Çin’in ekonomik yayılımı, Rusya’nın güvenlik ilişkileri ve Küresel Güney’in çok merkezli dış politika arayışı vardır. Küba açısından bu süreç çok daha ağır sonuçlar üretmektedir. ABD yaptırımlarının sertleşmesi, enerji akışına yönelik baskılar ve askerî söylemin yükselmesi, Havana’yı derin bir ekonomik ve toplumsal krizin içine sürüklemektedir. Asıl soru şudur: 1823’te başlayan Monroe düzeni çok kutuplu dünyada devam edecek mi, yoksa Latin Amerika kendi çok merkezli ilişkilerini kurabilecek mi? Küba bu yüzden küçük bir ada değildir. Küba; geçmiş imparatorluk mücadelelerinin, Soğuk Savaş hafızasının, anti-emperyalist direnişin ve 21. yüzyıl büyük güç rekabetinin kesiştiği stratejik bir semboldür.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.