Mısır’ın Bölge Güvenlik Mimarisinde Zayıflayan Rolünün Sonuçları
12.08.2026 - 13:17 | Son Güncellenme: 12.08.2026 - 16:49
Nasır sonrası dönemde Mısır, Körfez ülkeleri açısından yalnızca diplomatik bir ortak değil, aynı zamanda bölgesel güvenlik düzeninin temel dayanaklarından biri hâline geldi. İran İslam Devrimi’nin yarattığı sarsıntı, Saddam Hüseyin’in revizyonist politikaları ve İsrail’in sürekli genişlemeci tutumu karşısında Kahire, Levant ve Kızıldeniz jeopolitiğinde İran’ı dengeleyen, İsrail’le doğrudan çatışmayı önleyerek bölge siyasetinin radikalleşmesini sınırlayan ve kültürel etkisi sayesinde statüko karşıtı toplumsal hareketleri kontrol altında tutan stratejik bir işlev üstlendi. Mısır’ın bu katkısı, uzun yıllar boyunca cömert Körfez fonlarından yararlanmasının da başlıca gerekçesini oluşturdu.
Ancak 2010’lu yıllardan itibaren bu denklem değişmeye başladı. Mısır, bölgesel güvenlik mimarisinde kendisinden beklenen dengeleyici rolü sürdürmekte giderek zorlandı. İran’ın Levant ve Kızıldeniz’de genişleyen nüfuzunu sınırlayamadığı gibi, İsrail’le yeni sıcak çatışma risklerinin önüne geçmekte de etkili olamadı. Bunun yanı sıra Kahire, sahip olduğu kültürel etki aracılığıyla Arap Baharı sürecinde ortaya çıkan sokak isyanlarını ve statüko karşıtı toplumsal hareketleri engellemekte de başarısız kaldı. Bu gelişmeler, Mısır’ın Körfez ülkeleri açısından stratejik değerinin sorgulanmasına yol açtı.
Mekke Anlaşması, bu dönüşümün yalnızca diplomatik değil, aynı zamanda reelpolitik bir yansıması olarak okunabilir. Son günlerde, kimliği açıklanmayan üst düzey Suudi yetkililerin, Suudi Arabistan’ın Mısır’ın pakta katılmasını istemediğini belirttiğine ilişkin çok sayıda bilgi basına yansıdı. Bu tutumun, Riyad’ın Abdülfettah es-Sisi hükûmetine yönelik artan hayal kırıklığından ve Mısır’ın artık geçmişteki ölçüde stratejik ya da askerî değer taşımadığı yönündeki değerlendirmesinden kaynaklandığı ifade ediliyor.
Mısır’ın elli yıllık dış politika serüveni: Bölgesel ağırlık merkezinden içe kapanan aktöre
Mısır’ın son elli yıldaki dış politika seyri, bölgesel bir liderlikten, Körfez sermayesine bağımlı bir güvenlik sağlayıcısına ve nihayetinde stratejik etkinliğini yitiren bir aktöre dönüşümün öyküsüdür. Nasır döneminin Pan-Arabist ve devrimci retoriğinin yerini Enver Sedat ile birlikte Batı ve Körfez eksenli bir “statüko bekçiliği” aldı. 1979 Camp David Anlaşması bu sürecin kırılma noktasıydı. Bu anlaşmayla Mısır, İsrail ile savaşı dışlayarak bölge siyasetinin radikalleşmesini önleyen ve Batı kampının güvenli limanı hâline gelen bir aktöre dönüştü.
Soğuk Savaş’ın son çeyreğinde Kahire, Suudi Arabistan ve BAE gibi monarşiler için “stratejik bir kalkan” işlevi gördü. İran İslam Devrimi’nin ihracı ve Saddam’ın yayılmacılığı karşısında Mısır, devasa ordusu, derin devlet geleneği ve El-Ezher gibi kültürel yumuşak güç unsurlarıyla istikrarın teminatı sayıldı. Bu dönemde Mısır, Saddam’ın Arap dünyasındaki liderlik iddialarını ve İran’ın Levant ve Kızıldeniz jeopolitiğindeki yayılmacı eğilimlerini sınırlayan bir aktördü. Dolayısıyla Mısır'ın varlığı ve istikrarı, Körfez için jeopolitik bir sigorta poliçesi hükmündeydi. Bu poliçe karşılığında Mısır’ın Körfez’den aldığı milyarlarca dolarlık hibe, ekonomisinin can damarı oldu.
Ancak 2011 Arap Baharı’yla başlayan süreç, Mısır’ın bu geleneksel rolünü derinden sarstı. Hüsnü Mübarek’in devrilmesinin ardından yaşanan iç türbülans ve ekonomik darboğaz, Mısır’ı giderek kendi sorunlarına odaklanan bir aktöre dönüştürdü. Kahire, son on yılda İran’ın Levant’taki -özellikle Suriye ve Lübnan’daki- nüfuzunu ve Kızıldeniz’de Yemen-Husi ekseni üzerinden genişleyen etkisini sınırlamakta etkisiz kaldı. Nitekim Riyad’ın ısrarlı çağrılarına rağmen Yemen’de Suudi liderliğinde Husilere karşı oluşturulan koalisyona katılmakta isteksiz davrandı. Buna karşılık Katar’a yönelik abluka sürecine katıldı. Ancak bu tutumu, Mısır’ın dış politikada maliyetli askerî angajmanlardan giderek kaçınmaya başladığı gerçeğini değiştirmedi. Özellikle Kızıldeniz jeopolitiğinde ve İsrail-Filistin gerilimlerinde caydırıcı rolünü yitirmesi, bölgesel güvenlik mimarisinde ciddi bir boşluk yarattı.
Bugün Mısır, bir yandan Etiyopya’nın Nil suları üzerindeki maksimalist politikasıyla, diğer yandan Sina’da İsrail’in tahrikleri ve yerel aktörlerin yol açtığı istikrarsızlıklarla karşı karşıya. Buna Sudan ve Somali’deki istikrarsızlığın güney sınırlarında yarattığı gerilim, Libya’daki krizin batı sınırına yansımaları ve en önemlisi, Husilerin uzun süredir Babülmendep Boğazı’nda uyguladığı kısıtlamalar nedeniyle Süveyş Kanalı’nın jeopolitik avantajlarını kaybetmesi ve gelirlerinin azalması eklenmiş durumda. Tüm bu gelişmeler, Mısır’ı giderek içe kapanan ve bölgesel meselelere yönelik ilgisini yitiren bir aktöre dönüştürüyor.
Gelinen noktada Mısır, bölgesel denklemleri kuran değil, ancak kurulan denklemlere eklemlenebilen bir aktör profili çizmeye başladı. Mekke Anlaşması gibi girişimler ve Körfez ülkelerinin Türkiye ve Pakistan gibi daha “operasyonel” askerî güçlere yönelmesi, Mısır’ın tekil güvenlik garantörü olma vasfının sona erdiğini gösteren gelişmelerdir. Elli yıl önce bölgenin “vazgeçilmez ağırlık merkezi” olan Kahire, bugün yerini çok kutuplu ve yeni aktörlerin domine ettiği daha dinamik bir rekabet sahasına bırakmaya başladı.
Mısır’ın gerileyen rolü ve Orta Doğu güvenlik mimarisinin dönüşümü
Mısır’ın Orta Doğu güvenlik mimarisindeki geleneksel rolünü kaybetmesi, yalnızca Kahire’nin diplomatik ağırlığının azalması anlamına gelmiyor. Bu gelişme, Körfez monarşilerinin güvenlik tercihlerini, Arap dünyasındaki güç dağılımını ve Kızıldeniz-Levant hattındaki jeopolitik rekabeti yeniden şekillendirebilecek sonuçlar doğuracaktır. Uzun yıllar boyunca Mısır, nüfusu, ordusu, devlet kapasitesi ve kültürel etkisi sayesinde Körfez ülkeleri için bir tür stratejik derinlik işlevi gördü. Ancak bu işlevin zayıflaması, Kahire’nin hem ekonomik hem de siyasi bakımdan daha kırılgan hâle gelmesine yol açıyor.
Bu dönüşümün ilk sonucu, Körfez’den Mısır’a aktarılan mali desteğin niteliğinde yaşanabilecek değişimdir. Körfez ülkeleri geçmişte Mısır’ı bir taraftan ekonomik açıdan desteklerken diğer taraftan onu bölgesel düzenin korunmasında vazgeçilmez bir güvenlik ortağı olarak değerlendirdi. Bu nedenle hibeler, mevduatlar, yatırımlar ve acil finansman paketleri çoğu zaman ekonomik gerekçelerin ötesinde stratejik bir karşılığa sahipti. Mısır’ın İran’ı dengeleme, İsrail-Filistin çatışmasının bölgeye yayılmasını sınırlama ve Kızıldeniz’de caydırıcılık üretme kapasitesi zayıfladıkça, bu finansal ilişki daha şartlı ve ticari bir karakter kazanmaya başladı. Körfez sermayesi tamamen ortadan kalkmasa bile, yardım mantığının yerini kârlılık, özelleştirme, varlık devri ve siyasi karşılık arayan yatırım ilişkileri alabilir. Bu durum, yüksek borç, döviz darboğazı ve toplumsal ekonomik baskılarla mücadele eden Mısır açısından ciddi riskler yaratacaktır.
Bu değişimin somut göstergelerinden biri, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na Mısır’ın dâhil edilmemesi etrafında şekillenen tartışmadır. Middle East Eye’ın haberine göre, ismi açıklanmayan üç Suudi kaynak, Riyad’ın Mısır’ın anlaşmaya katılmasına en azından mevcut aşamada karşı çıktığını ileri sürdü. Haberde bu tutumun, es-Sisi hükûmetine yönelik artan hayal kırıklığından ve Mısır’ın artık geçmişteki stratejik ya da askerî değeri sunmadığı yönündeki Suudi değerlendirmeden kaynaklandığı iddia edildi. Suudilere göre Kahire, Yemen’de Husilere karşı yürütülen savaşta “sınırlı ve güvenilmez” bir rol üstlendi ve İran’la bağlantılı bölgesel krizlerde Riyad’ın beklentilerini karşılayamadı. Buna karşın Kahire’nin Birleşik Arap Emirlikleri’ne giderek daha fazla yakınlaşması Suudi Arabistan’da kuşkulara yol açtı.
Söz konusu haber, Suudi Arabistan ile Mısır arasındaki ilişkinin artık geleneksel “destek karşılığında stratejik karşılık” çerçevesinde işlemediğine ilişkin önemli bir algıyı ortaya koyuyor. Haberde yer alan Suudi kaynaklara göre Riyad, Mısır’ı güvenilir ve karşılıklı yükümlülüklere dayanan bir güvenlik ortağından ziyade, dış finansmana bağımlı bir aktör olarak görmeye başladı. Aynı kaynaklar, Türkiye ve Pakistan’ın savunma sanayii, askerî kapasite ve operasyonel katkı bakımından yeni güvenlik düzenine Mısır’dan daha fazla değer sunabileceğini savunuyor. Buna karşılık Türk kaynaklar, Ankara’nın Kahire’nin anlaşmaya dâhil edilmesi için çaba gösterdiğini ileri sürdü. Dolayısıyla Mısır’ın anlaşma dışında kalması, yalnızca Kahire’nin tercihiyle açıklanamayacak, Riyad’ın Mısır’ın güvenilirliği ve somut askerî katkısı hakkında değişen değerlendirmeleriyle birlikte okunması gereken bir gelişmedir. Bununla birlikte, bu iddiaların anonim kaynaklara dayandığı ve Suudi Arabistan tarafından resmî olarak doğrulanmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır.
Bu dönüşümün ikinci sonucu, Mısır’ın Arap dünyasındaki merkezî konumunun aşınarak Orta Doğu güvenlik mimarisinden dışlanması, ülkenin esasen bir Afrika gücü statüsüne indirgenmesi riskidir. Tarihsel olarak kimliğini Arap dünyasının liderliği üzerine inşa eden Kahire için bu durum, stratejik bir tercihten ziyade jeopolitik bir daralmadır. Nil havzası, Somali ve Libya gibi dosyalara hapsolmak, Mısır’ın geleneksel prestijini ve diplomatik manevra alanını zayıflatarak onu daha maliyetli krizlerin içine çekebilir. Mısır’ın gücü, tarihsel olarak Afrika coğrafyası ile Arap dünyasındaki kültürel-siyasi ağırlığının birleşiminden beslenmiştir. Bu nedenle, Orta Doğu denkleminden koparak yalnızca bir Afrika ülkesi kimliğine bürünmesi, Mısır’ın tarihsel dokusu ve ulusal çıkarlarıyla çelişen, bölgesel nüfuzunu kökten sarsabilecek aleyhte bir dönüşüm anlamına gelecektir.
Bu dönüşümün üçüncü sonucu, BAE-İsrail-Mısır ekseninde yeni bir kurumsal bölgesel iş birliğinin şekillenmesi ihtimalidir. Bu eksen, ideolojik yakınlıktan ziyade güvenlik, ticaret, enerji, teknoloji ve lojistik çıkarlarına dayanabilir. BAE’nin sermayesi ve diplomatik esnekliği, İsrail’in teknoloji ve askerî kapasitesi, Mısır’ın ise coğrafi konumu, Süveyş Kanalı, nüfusu ve ordusu birbirini tamamlayan unsurlar olarak değerlendirilebilir. Gazze savaşı, Kızıldeniz’deki güvenlik krizi ve İran bağlantılı bölgesel ağların etkisi, bu yöndeki koordinasyonu teşvik edebilir.
Bununla birlikte, böyle bir paktın ciddi sınırları bulunuyor. Mısır kamuoyunda İsrail’le yakınlaşmaya yönelik hassasiyet devam ediyor ve Filistin meselesi Kahire’nin manevra alanını daraltıyor. Ayrıca Suudi Arabistan, Türkiye, Katar ve İran gibi aktörlerin dışarıda bırakıldığı kalıcı bir güvenlik düzeninin bölgesel meşruiyet üretmesi de zor. Dahası, Suudi Arabistan ile BAE arasındaki Yemen, Etiyopya, Somaliland ve Sudan gibi dosyalarda ortaya çıkan görüş ayrılıkları, Mısır’ın Abu Dabi’ye yakınlaşmasının Riyad tarafından doğrudan güvenlik kaygısıyla değerlendirilmesine yol açabilir.

Sonuç olarak Mısır’ın bölgesel güvenlik mimarisindeki zayıflaması, Orta Doğu’da tek bir aktörün gerilemesinden daha geniş bir dönüşüme işaret ediyor. Kahire’nin geçmişte üstlendiği rol, askerî kapasite, Arap dünyasındaki sembolik ağırlık, diplomatik arabuluculuk ve Körfez ülkeleriyle kurduğu karşılıklı bağımlılık ilişkisinin bileşiminden doğmuştu. Bugün ise bu unsurların her biri kademeli olarak aşınıyor. Ekonomik kırılganlık, iç siyasi önceliklerin baskın hâle gelmesi, çevre krizlerin çoğalması ve dış politikada maliyetli askerî angajmanlardan kaçınma eğilimi, Mısır’ın bölgesel inisiyatif alma gücünü sınırlıyor. Riyad’ın Mekke Anlaşması bağlamında Mısır’a yönelik mesafeli tutumu, bu aşınmanın yalnızca teorik bir değerlendirme olmadığını, Körfez’in güvenlik hesaplarına da yansımaya başladığını gösteriyor.
Bu gerileme, Körfez ülkelerinin Mısır’a tamamen sırt çevireceği anlamına gelmez. Mısır’ın nüfusu, ordusu, coğrafi konumu, Süveyş Kanalı üzerindeki denetimi ve Gazze dosyasındaki vazgeçilmezliği, Kahire’yi hâlâ önemli bir ortak kılıyor. Ne var ki artık ilişkinin biçimi değişiyor. Mısır artık Körfez güvenliğinin ana dayanaklarından biri olarak değil, finansal destek karşılığında istikrar üretmesi beklenen, buna karşılık askerî kapasitesi, siyasi güvenilirliği ve bölgesel katkısı yakından izlenen bir ortak olarak görülecektir. Bu dönüşüm, Körfez fonlarının daha koşullu, seçici ve ekonomik getiri arayan yatırımlara yönelmesini hızlandırabilir.
Mısır’ın önündeki temel tercih, Arap merkezli geleneksel güvenlik rolünü yeniden tahkim etmek ile Afrika ve Kızıldeniz ekseninde yeni bir stratejik kimlik inşa etmek arasında değil, bu iki yönelimi birbirini tamamlayacak biçimde bağlayabilmektir. Nil havzası, Sudan, Libya ve Afrika Boynuzu’ndaki gelişmeler Kahire’nin ulusal güvenliğiyle doğrudan bağlantılıdır. Ancak bu alanlara yönelmek, Mısır’ın Arap dünyasındaki tarihsel etkisinden bütünüyle vazgeçmesini gerektirmez. Kahire, Afrika ve Kızıldeniz’deki güvenlik çıkarlarını Arap dünyasındaki diplomatik ve kültürel ağırlığıyla birleştirebildiği ölçüde yeniden etkili bir bölgesel aktör hâline gelebilir.
BAE-İsrail-Mısır ekseninde daha kurumsal bir iş birliği ihtimali de bu arayışın bir parçası olabilir. Fakat böyle bir düzenin kalıcılığı, Filistin meselesi karşısında meşruiyet üretebilmesine, Körfez içi rekabeti yönetebilmesine ve Türkiye, Suudi Arabistan, Katar ve İran gibi aktörlerle çatışmayı kontrol altında tutabilmesine bağlıdır. Mısır’ın geleceği, eski düzenin pasif bir unsuru olmaktan çıkıp ekonomik dayanıklılığını, diplomatik kapasitesini ve askerî caydırıcılığını yeniden bir araya getirebilmesine bağlı olacaktır. Aksi hâlde Kahire, bölgesel düzeni şekillendiren değil, başkalarının kurduğu güvenlik mimarilerinde sınırlı ve koşullu bir rol üstlenen aktör olarak kalacaktır.
Bu nedenle mesele yalnızca Mısır’ın güç kaybı değil, Orta Doğu’nun güvenlik üretme biçiminin değişmesidir. Mekke Anlaşması etrafındaki tartışma, güvenlik ortaklıklarının artık tarihsel prestij veya nüfus büyüklüğünden ziyade somut askerî katkı, siyasi güvenilirlik ve operasyonel kapasite üzerinden değerlendirildiğini ortaya koyuyor. Bu yeni ortam, daha parçalı ittifaklar, daha sert ekonomik pazarlıklar ve krizlere karşı daha düşük ortak hareket kapasitesi anlamına gelebilir. Mısır’ın bölgesel sistemdeki konumu da bu nedenle artık kendiliğinden kabul edilen bir ağırlığa değil, yeniden kanıtlanması gereken bir stratejik değere dönüştü.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.