Melissa Vargas ve 'Yabancı' Ezberimiz

Prof. Dr. Zeynep Burcu Uğur, Millî Takım formasıyla büyük başarılara imza atan Küba asıllı Melissa Vargas'a duyulan sevgi üzerinden, toplumdaki göçmen algısını ve yabancı karşıtlığı çelişkisini Fokus+ için kaleme aldı.
odak-melissa-vargas-ve-yabanci-ezberimiz-1.jpg

08.09.2026 - 10:13  |  Son Güncellenme:  14.10.2026 - 14:28

Deniz kenarında oturmuş, denizdeki insanları seyrediyordum. Farklı yaşlardan birçok insan ellerinde voleybol toplarıyla, denizdeki kulvarları birer file gibi kabul etmiş, kendi aralarında voleybol oynuyordu. 

Kimi gerçekten iyi oynuyor, kimi topa yetişmeye çalışırken suya gömülüyor, kimi de oyundan çok eğlenmenin peşinde koşuyordu. 

Derken kulağıma bir cümle çalındı: 

“Vargas geliyor… Ve smaç!” 

Bir an durdum. 

Türkiye Kadın Voleybol Millî Takımı'nın Küba asıllı yıldızı Melissa Vargas'ın adı nasıl olmuştu da toplumun gündelik diline bu kadar yerleşmişti? 

Üstelik bu satırları yazarken Filenin Sultanları, 2026 Avrupa Şampiyonası'nı kazanmış. Vargas da turnuva boyunca takımın en önemli oyuncularından biri olmuştu. 

Bir ay kadar önce Türkiye, 2026 FIVB Milletler Ligi finalinde Brezilya'yı 3-1 yenerek şampiyonluğa ulaşmıştı. Finalde 33 sayı üreten Melissa Vargas, turnuvanın en değerli oyuncusu seçilmişti. 

Bugün Vargas'ın adı yalnızca voleybol salonlarında duyulmuyor. Birçok genç kıza başarılarıyla voleybolu sevdiriyor. Burada durup düşünmek gerekiyor. 

Çünkü Melissa Vargas Türkiye'de doğmadı. 

Küba doğumlu bir sporcu. Türkiye'ye geldi, burada kariyerini sürdürdü, Türkiye Millî Takımı formasını giydi ve bugün milyonlarca insanın gurur duyduğu bir takımın en önemli oyuncularından biri hâline geldi. 

Fakat Vargas'a gösterilen bu sempati, genel olarak göçmenlerden çoğu zaman esirgeniyor.

Ankara Sosyal Bilimler Vakfı’nın 2024 yılında 5.816 kişilik örneklemle yaptığı Türkiye’de Kimlikler: Din, Ekonomi ve Siyaset başlıklı araştırmasının bulguları üzücü bir tablo ortaya çıkarıyor. Buna göre, katılımcıların yaklaşık %83’ü tüm göçmenlerin Türkiye’den gönderilmesi lazım görüşüne katıldığını beyan ediyor.  

Bu veriler, toplumun çok büyük bir kesiminin göçmen karşıtlığında ortak bir paydada buluşabildiğini gösteriyor.  

Peki aynı toplum, Vargas'a neden kucak açıyor? 

Kısaca söylemek gerekirse: Başarılı olduğu için. 

Yani toplumların “göçmen” algısı çoğu zaman soyut bir “yabancı” üzerinden, hatta bazen bir tehdit algısı üzerinden şekillenirken; insanların hayatlarına dokunan somut hikâyeler bu algıyı değiştirebiliyor. 

Aslında bu bizim tarihsel olarak da yabancı olduğumuz bir durum değil.  

Bir göçmenin doktor olup hasta bakması… 

Örneğin Nazi Almanyası'ndan kaçarak Türkiye'ye sığınan ve modern çocuk sağlığı hizmetlerinin gelişimine katkı sunan Yahudi kökenli Albert Eckstein gibi... 

Ya da Suriye'deki savaştan kaçarak Türkiye'ye gelen, burada tıp eğitimini tamamladıktan sonra doktor olarak insanlara hizmet etmeye başlayan İbrahim Saban gibi... 

Göçmen bir akademisyenin bilimsel çalışmalarıyla Türkiye'ye katkı sunması... 

Örneğin Nazi baskısından kaçarak Türkiye'ye gelen ve İstanbul Üniversitesinin gelişiminde rol oynayan Erich Frank ve Phillip Scwartz ve daha nice akademisyenler gibi... 

Ya da Suriye’den Türkiye’ye savaştan dolayı gelen Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi akademisyenleri Adnan Oweida ve Tawfik Azrak gibi…  

Bunların her biri, “göçmen” kelimesinin arkasında tek tip bir insan olmadığını bize hatırlatıyor. 

Peki ön yargıları nasıl azaltabiliriz? 

Bunun için üç önemli stratejiden yararlanabiliriz. 

Birincisi: Hikâyeleri görünür kılmak 

İnsanlar çoğu zaman göçmenlerle ilgili bilgilerini istatistiklerden, sosyal medya paylaşımlarından veya siyasi tartışmalardan ediniyor. 

Bu tartışmalarda ise göçmenler genellikle tek bir kategori hâlinde ele alınıyor. 

Oysa o kategorinin içinde milyonlarca farklı hayat hikâyesi var. 

Bu insanların hikâyelerini daha fazla anlatmalıyız. Bir insanı yalnızca “göçmen” olarak gördüğümüzde, onun kim olduğunu tam olarak anlayamayız. Ama hikâyesini dinlediğimizde karşımızda artık soyut bir kategori değil, hayalleri, korkuları, başarıları ve başarısızlıkları olan kendimizle birçok ortak nokta bulabileceğimiz bir insan görmeye başlarız. 

Elbette bir göçmenin saygı görmesi veya topluma ait olması için olağanüstü başarılı olması gerekmez. Ancak görünür başarı hikâyeleri, zihnimizdeki ‘göçmen’ kategorisinin ne kadar eksik ve yanıltıcı olduğunu göstermek açısından güçlü bir araçtır. 

İkincisi: Spor ve sanat vasıtasıyla teması artırmak 

Ön yargılar çoğu zaman insanlar birbirini tanımadığında büyüyor. İşte bu nedenle insanların ortak alanlarda karşılaşması büyük önem taşıyor. 

Spor ve sanatın burada özel bir yeri var. Çünkü insanlar aynı dili konuşmasalar bile ortak bir faaliyet etrafında ilişki kurabiliyor. Birlikte futbol oynayan iki çocuğun anlaşmak için aynı dili konuşması gerekmiyor. Biri diğerine pas veriyor, diğeri karşılığını veriyor. Aynı ritme eşlik eden iki insanın birbirinin dilini bilmesi gerekmiyor. Önce ortak bir deneyim oluşuyor, kelimeler daha sonra geliyor. 

Üçüncüsü: İktisadi hayatta birlikte çalışıp üretmek 

İktisadi hayatın başlangıç noktası iş bölümü. Herkesin farklı işlere odaklanması ve emeklerinin çıktısını mübadele etmesi ile daha fazla çıktı üretildiğini fark eden insanoğlu binlerce yıldır bu iş bölümünün faydalarından yararlanmak için ticaret yapıyor.  

Göçmenlerin yeni geldikleri toplumla ilk temas noktalarından biri de çalışma hayatı. Göçmenler çalışma hayatı vasıtasıyla bu toplumsal iş bölümüne bir şekilde dâhil oluyorlar.  

Göçmenler, iş gücü piyasasında arzın yetersiz olduğu veya yerel iş gücünün talebinin sınırlı kaldığı alanlarda iş gücü açığını kapatabiliyor. 

Kırsal alanda koyun sürüsünün arkasında duran bir göçmen çobanın yer aldığı tarımsal üretim ve hayvancılık fotoğrafı

Tarım ürünlerinin tarladan toplanması... 

Hayvanlara çobanlık yapmaları… 

Ağır ve zahmetli sanayi işleri... 

Yatılı yaşlı ve çocuk bakımı gibi bakım hizmetleri gibi alanlarda önemli boşlukları dolduruyorlar. 

Elbette bu alanlarda göçmenlerin düşük ücretlerle ve güvencesiz koşullarda çalıştırılması arzu edilmez. Ancak gerçek şu ki bir toplumun günlük hayatında ihtiyaç duyduğu pek çok hizmet, farklı insanların emeğiyle ayakta kalır. 

İşte tam bu noktada karşılıklı bir ihtiyaç ilişkisi ortaya çıkar. 

Bir toplum, göçmenlerin emeğine ve üretimine ihtiyaç duyarken; göçmenler de hayatlarını sürdürebilmek için o toplumun sunduğu çalışma ve üretim imkânlarına ihtiyaç duyar. 

Birlikte yaşamanın faydasının tezahür ettiği en somut alan iktisadi hayattadır. 

Üstelik çalışma hayatı yalnızca ekonomik bir ilişki oluşturmaz. İnsanlar aynı iş yerinde birlikte çalışırken birbirlerini tanımaya başlar. 

Karşınızdaki kişi artık yalnızca uzaktan hakkında fikir yürüttüğünüz bir “göçmen” değildir. Birlikte çalıştığınız iş arkadaşınızdır. Birlikte üretim yaptığınız mesai arkadaşınızdır. 

Ön yargıları azaltmanın yollarından biri tam olarak burada yatıyor: 

İktisadi hayatın içinde karşılıklı olarak birbirlerine ihtiyaç duyduklarını ve birlikte çalışarak ekonomik olarak daha müferrah olabileceklerini fark etmeleri. 

Ve Vargas gelir, smacı basar. O smaçların yalnızca rakip takımın alanına değil, bizim kafamızdaki bazı tabulara da isabet etmesi ve yıkması dileğiyle...

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.