Mekke’den Kritik Minerallere Yeni Stratejik Hat
13.08.2026 - 17:04 | Son Güncellenme: 13.08.2026 - 17:10
7 Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan tarafından imzalanan “Ortak Savunma Anlaşması”, üç ülkenin güvenlik ilişkilerinde yeni bir dönemin kapısını aralıyor. Anlaşmaya göre taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, diğerlerine de yapılmış kabul edilecek. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ifadesiyle mekanizma teknik açıdan NATO’nun 5. maddesine benzer bir kolektif savunma mantığı taşıyor. Ankara ise anlaşmanın herhangi bir ülkeye karşı kurulmuş bir blok olmadığının altını ihtiyatlı bir şekilde çiziyor.
İlk bakışta Mekke Anlaşması’nın konusu güvenlik ve savunma olarak ifade edilebilir: Ancak küresel güvenlik mimarisinde yaşanan dönüşüm, savunma iş birliğini artık yalnızca silahlı kuvvetler, platformlar ve mühimmat üzerinden okumayı yetersiz hâle getiriyor. Modern savunma sistemlerinin arkasında kritik mineraller, nadir toprak elementleri (NTE), yarı iletkenler, enerji altyapısı ve gelişmiş üretim teknolojilerinden oluşan karmaşık tedarik zincirleri bulunduğu unutulmamalı. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’nın uzun vadeli stratejik sonuçlarından biri, tarafların kritik mineral ve teknoloji güvenliği alanında iş birliği geliştirme ihtimali olabilir. Burada üç ülkenin birbirini tamamlayan özellikleri dikkat çekici. Türkiye’nin gelişen savunma sanayii, teknoloji kapasitesi ve nadir toprak element rezervi, Suudi Arabistan’ın sermaye ve enerji gücü ile yükselen kritik mineral altyapısı ve Pakistan’ın geniş mineral potansiyeli ile Güney Asya’ya açılan jeopolitik konumu. Bu bağlamda da üç ülke arasında kurulabilecek bir kritik mineral iş birliği, yalnızca ekonomik bir ortaklık değil, aynı zamanda savunma sanayilerinin ihtiyaç duyduğu stratejik girdilerin güvence altına alınmasına yönelik bir güvenlik mekanizması olarak değerlendirilebilir.
Türkiye’nin NTE kaynaklarının işlenmesi, ayrıştırılması ve yüksek teknoloji ürünlerine dönüştürülmesi konusundaki kapasitesi, Suudi Arabistan’ın finansal kaynakları, enerji avantajı ve gelişmekte olan madencilik altyapısıyla birleştirilebilir. Pakistan ise sahip olduğu mineral potansiyelinin yanı sıra Orta ve Güney Asya’ya uzanan jeopolitik konumuyla bu tedarik zincirinin coğrafi kapsamını genişletebilir. Böyle bir model, üç ülkenin kendi kaynak ve kapasitelerini birbirine bağlayarak kritik minerallerde dışa bağımlılığı azaltmasını ve savunma teknolojilerinde daha yüksek düzeyde stratejik özerklik geliştirmesini mümkün kılabilir.
Savunmanın görünmeyen altyapısı: Nadir toprak elementleri

Nadir toprak elementleri (NTE), modern savunma teknolojilerinin görünmeyen fakat kritik girdileri arasında yer alıyor. Özellikle neodimyum, praseodimyum, disprozyum ve terbiyum gibi elementler yüksek performanslı kalıcı mıknatısların üretiminde kullanılıyor. Bu mıknatıslar radar sistemlerinden güdümlü mühimmatlara, elektrik motorlarından insansız sistemlere ve havacılık uygulamalarına kadar geniş bir teknoloji alanında önem taşıyor. Dolayısıyla bir ülkenin savunma sanayiinde platform üretme kapasitesi kadar, bu platformlarda kullanılan kritik girdilere kesintisiz erişim sağlayabilmesi de stratejik hâle geliyor.
NTE tedarik zincirinin en önemli sorunu ise yalnızca madenlerin belirli ülkelerde bulunması değil, ayrıştırma ve rafinasyon kapasitesinin yüksek ölçüde yoğunlaşmış olmasıdır. Bu bağlamda da Çin’in mutlak bir hâkimiyeti uluslararası ölçekte kabul edilmiş durumda. Gelinen noktada güncel literatür, NTE ekonomisinde asıl kırılganlığın maden aşamasından ziyade ara ürünler, ayrıştırma, rafinasyon ve mıknatıs üretimindeki darboğazlarda ortaya çıktığını gösteriyor. Bu nedenle Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçgeni açısından esas soru “Üç ülkenin ne kadar NTE rezervi var?”dan ziyade “Söz konusu bu üç ülke kritik minerallerin madenden savunma sanayii ürüne kadar uzanan değer zincirinin farklı aşamalarını geliştirdikleri iş birliği ile birbirine entegre edebilir mi?” şeklinde düşünülebilir.
Gözden Kaçmasın
Suudi Arabistan: Kaynaktan stratejik mineral merkezine
Riyad son yıllarda madenciliği petrol sonrası ekonomik dönüşüm stratejisinin temel unsurlarından biri hâline getirirken, kritik mineraller ve NTE’yi bu stratejinin merkezine yerleştirdi. Suudi Arabistan’ın Arap Kalkanı bölgesinde önemli NTE ve kritik mineral potansiyeli bulunuyor. Ancak Riyad’ın stratejisi yalnızca maden çıkarmaktan ibaret değil. Amaç, madencilikten ayrıştırmaya, rafinasyondan kalıcı mıknatıs üretimine kadar daha bütünleşik bir değer zinciri oluşturmak.
Bu hedefin en somut göstergelerinden biri, Orta Doğu’nun en büyük maden ve metal şirketi olarak ifade edilen Ma’aden ile ABD merkezli MP Materials arasında Mayıs 2025’te imzalanan ön mutabakat zaptı gösterebilir. Söz konusu bu iki şirket, Suudi Arabistan’da madencilik, ayrıştırma, rafinasyon ve mıknatıs üretimini kapsayan uçtan uca bir NTE tedarik zinciri oluşturma fırsatlarını birlikte geliştirmeyi kararlaştırdı. Kasım 2025’te ise süreç daha ileri taşındı. Ma’aden, MP Materials ve ABD hükûmeti destekli bir yapı, Suudi Arabistan’da NTE ayrıştırma ve rafinasyon tesisi geliştirmek üzere bağlayıcı bir çerçeve oluşturdu.
Projenin, ABD ve Suudi Arabistan’ın imalat ve savunma sektörlerine yönelik kritik mineral tedarik zincirlerinin çeşitlendirilmesine hizmet etmesi hedefleniyor. Gelinen noktada da Suudi Arabistan’ın Çin dışında alternatif bir NTE işleme merkezi olma iddiasının var olduğu söylenebilir. Bu durum ise Mekke Anlaşması açısından önemli.

Hâlihazırda Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki savunma iş birliği ile NTE ve kritik mineral güvenliği arasında doğrudan bir stratejik bağ kurulabileceğini ifade edebiliriz. Daha geniş bir ifadeyle savunma iş birliği ile NTE ve kritik mineral güvenliği arasında kurulacak bağ; tarafların ortak savunma kapasitesinin salt silah sistemleri ve teknoloji transferi ile değil, bu sistemlerin ihtiyaç duyduğu stratejik hammaddelerin güvenliğiyle de desteklenmesini mümkün kılabilir.
Pakistan: Üçgenin kaynak ve Güney Asya ayağı
Pakistan’ın rolü ise Suudi Arabistan’dan biraz daha farklı. Pakistan’ın NTE potansiyelinin henüz Suudi Arabistan kadar somut bir sanayi stratejisine dönüştüğü söylenemez. Ancak son dönem jeolojik çalışmalar, ülkede NTE mineralizasyonuna ilişkin önemli hedef alanların bulunduğuna dair teknik verileri de ortaya koyuyor. 2024 tarihli ulusal ölçekli jeokimyasal haritalama çalışması, Pakistan’daki akarsu sedimentlerinde NTE dağılımını inceleyerek yeni mineralizasyon hedefleri ve kuşaklarının varlığından söz edilebileceğini açığa çıkardı. Daha da önemlisi, nükleer bir güç olan Pakistan’ın doğrudan yeni küresel NTE yarışı içerisinde konumunun belirlenmesinin gerekliliği sıklıkla tartışılıyor. Öne çıkan başlıca tartışmanın odak noktası ise Gilgit-Baltistan başta olmak üzere ülkenin NTE potansiyelinin Çin-ABD rekabeti ve küresel tedarik zincirleri bağlamında gerektiğini savunuyor.
Pakistan’ın mineral stratejisi açısından Suudi Arabistan ile ilişkiler de hızla gelişiyor. Ocak 2026’da iki ülke madencilik ve mineral sektörlerinde iş birliğini güçlendirme ve ortak yatırım fırsatlarını araştırma konusunda mutabık kaldı. Pakistan ayrıca Suudi Arabistan’ın Future Minerals Forum’u üzerinden kendi mineral potansiyelini uluslararası yatırımcılara açıyor. Burada önemli nokta ise Suudi Arabistan yalnızca kendi topraklarındaki kaynaklara yatırım yapmıyor. PMIF (Pakistan Maden Yatırım Fonu) ve Manara Minerals üzerinden küresel maden yatırımlarını da çeşitlendirmeye çalışıyor. Bu nedenle Pakistan, üçlü yapının Güney Asya’daki kaynak ve jeopolitik erişim ayağına gelme potansiyelini taşıyor.
Türkiye: Üçgenin teknoloji ve savunma sanayii merkezi
Ankara’nın NTE politikası, Eskişehir-Beylikova sahasında bulunan rezervle birlikte uzun zamandır ivmelenmiş durumda. Türkiye’nin bu üçlü yapı içerisindeki konumu, sahip olduğu NTE potansiyelinden öte, söz konusu kaynakları yüksek katma değerli teknolojik ve savunma sanayii çıktılarıyla ilişkilendirebilme kapasitesi üzerinden değerlendirilmelidir. Eskişehir-Beylikova sahası, Türkiye’nin NTE alanındaki stratejik kaynak tabanını oluştururken, TENMAK ve ETİ Maden etrafında geliştirilen kurumsal kapasite, bu kaynağın ekonomik ve teknolojik değere dönüştürülmesi açısından önem taşımaktadır. Bununla birlikte Türkiye’nin asıl avantajı, NTE’yi yalnızca bir madencilik girdisi olarak değil, savunma sanayii, havacılık, elektronik, enerji teknolojileri ve yüksek teknoloji üretiminin kritik girdilerinden biri olarak değerlendirebilecek sanayi ekosistemine sahip olduğu unutulmamalı. Dolayısıyla Türkiye’nin NTE politikası, rezerv miktarının artırılmasından çok, kaynakların ayrıştırılması, rafinasyonu, metal ve alaşım üretimi ile nihai teknoloji ürünlerine kadar uzanan değer zincirinin mümkün olduğunca ülke içerisinde geliştirilmesi çerçevesinde ele alınmalıdır.

Söz konusu bu yaklaşım, Türkiye’nin savunma sanayiindeki dönüşümüyle birlikte düşünüldüğünde daha anlamlı hâle gelmektedir. Bilindiği üzere İHA/SİHA, hassas güdüm sistemleri, radarlar, elektro-optik sistemler, elektronik harp platformları ve çeşitli ileri teknoloji uygulamalarının geliştirilmesi, yalnızca mühendislik ve sermaye kapasitesine değil, bu sistemlerde kullanılan kritik hammaddelere sürdürülebilir erişime de bağlıdır. NTE’lerin bu noktada doğrudan ve/veya dolaylı biçimde savunma teknolojilerinin üretim zincirine dâhil olduğunu vurgulamak gerekiyor.
Mekke Anlaşması’nın görünmeyen ekonomik boyutu
Mekke Anlaşması’nın NTE ve kritik mineraller açısından önemi tam olarak burada ortaya çıkıyor. Savunma iş birliği derinleştikçe ortak kullanılan veya ortak üretilen savunma sistemlerinin tedarik zincirleri de önem kazanacağı şüphesiz. Örneğin, Türkiye’nin geliştirdiği bir savunma platformunda kullanılan yüksek performanslı mıknatısların, sensörlerin veya elektronik bileşenlerin kritik girdilerinin Çin merkezli bir tedarik zincirine bağımlı olması, üçlü savunma iş birliğinin stratejik özerkliğini sınırlandırabilir. Bu bağlamda da savunma iş birliğinin bir sonraki aşaması kritik mineraller bağlamında ortak üretim, teknoloji, tedarik zinciri ve NTE ve kritik minerallerin güvenliği bağlamında ilerletilebilir.
Bu noktada ise üçlü mekanizma için “Mekke Kritik Mineraller Girişimi” başlığı adı altında bir stratejik model düşünülebilir. Girişim bağlamında da söz konusu üç ülke ihtiyaç duyulan;
- NTE ve kritik mineral rezervlerini birlikte haritalayabilir,
- Ortak jeolojik araştırmalar gerçekleştirebilir,
- Madencilik yatırımlarını koordine edebilir,
- Suudi Arabistan’da kurulacak işleme/rafinasyon kapasitesinden yararlanabilir,
- Türkiye’de Eskişehir Beylikova’daki rezervin işleme/rafinasyon kapasitesini Suudi Arabistan modelinde ele alabilir,
- Türkiye’deki teknoloji ve savunma şirketlerini downstream üretime dâhil edebilir,
- Pakistan’daki mineral sahalarına ortak yatırım mekanizmaları geliştirebilir,
- Stratejik mineral stokları oluşturabilir,
- Savunma sanayiinde kullanılan kritik mineraller için ortak tedarik güvenliği mekanizması kurabilir.
Böyle bir mekanizma ise hem ABD’nin Project Vault kümelenmesine hem de Çin’e karşı doğrudan bir blok oluşturmak anlamına gelmek zorunda değil. Bilindiği üzere bölgesel denklem dışında Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın Çin’le farklı düzeylerde ekonomik ve stratejik ilişkileri bulunuyor. Dolayısıyla Mekke Anlaşması’yla üç ülke, potansiyelleri doğrultusunda tedarik zincirini geliştirip çeşitlendirebilir ve stratejik özerlik arttırma şansını yakalayabilir.
Sonuç yerine
21. yüzyılın savunma kapasitesi yalnızca tank, uçak, füze veya İHA/SİHA üretme yeteneğiyle belirlenmiyor. Bu sistemlerin çalışmasını sağlayan kritik mineral, yarı iletken, enerji, veri ve teknoloji tedarik zincirlerinin güvenliği de ulusal güvenliğin bir parçası hâline geliyor. Bu çerçevede Suudi Arabistan’ın NTE ayrıştırma ve rafinasyon kapasitesini geliştirmeye yönelik yatırımları ile Türkiye’nin ileri teknoloji ve savunma sanayii üretim ekosistemi arasında kurulabilecek bağlantılar, iki ülke arasındaki ekonomik ilişkileri hammadde ticaretinden teknoloji temelli stratejik ortaklığa taşıyabilir. Burada hedef, bir ülkenin diğerinin kaynağına erişmesi değil; farklı aşamalardaki kapasite ve uzmanlıkların aynı tedarik zinciri içerisinde birbirine bağlanması olmalıdır.
Bu modelin Pakistan boyutuyla genişletilmesi ise üçlü iş birliğine farklı bir jeopolitik boyut kazandırmaktadır. Pakistan’ın kritik mineraller ve NTE bakımından henüz yeterince değerlendirilmemiş jeolojik potansiyeli, gelecekte yeni kaynak alanlarının tedarik zincirine dâhil edilmesine imkân sağlayabilir. Bunun yanı sıra Pakistan’ın Güney Asya ile Orta Asya arasındaki jeopolitik konumu, kurulabilecek bir kritik mineral ağının yalnızca Orta Doğu merkezli kalmamasını sağlayabilecek bir coğrafi avantaj sunmaktadır. Bu nedenle Pakistan’ın rolü yalnızca potansiyel bir hammadde tedarikçisi olarak değil, Türkiye ve Suudi Arabistan’ın oluşturabileceği daha geniş bir stratejik mineral ağının Güney Asya bağlantısı olarak ele alınmalıdır.
Bu perspektiften bakıldığında Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan üçgeninde ortaya çıkabilecek model, klasik anlamda bir NTE ticaret ortaklığından ziyade, farklı ülkelerin değer zincirinin farklı aşamalarındaki karşılaştırmalı üstünlüklerini bir araya getiren bölgesel bir stratejik tedarik güvenliği modeli olarak kavramsallaştırılabilir. Türkiye’nin teknoloji ve savunma sanayii kapasitesi, Suudi Arabistan’ın sermaye, enerji ve gelişmekte olan mineral işleme altyapısı, Pakistan’ın ise mineral potansiyeli ve Güney Asya’daki jeopolitik konumu, bu yapının birbirini tamamlayan unsurlarıdır. Henüz kurumsallaşmış bir üçlü NTE mekanizmasının bulunmadığı açıktır; ancak Mekke Anlaşması’nın oluşturduğu yeni güvenlik zemini, tarafların savunma iş birliğini kritik teknoloji ve stratejik hammadde güvenliği alanlarına genişletmeleri için bir başlangıç noktası oluşturabilir. Böyle bir dönüşüm gerçekleştiği takdirde, üçlü ilişkinin temel niteliği savunma ürünlerinin ortak kullanımından, bu savunma kapasitesini mümkün kılan kritik teknoloji ve mineral tedarik zincirlerinin ortak güvence altına alınmasına doğru evrilebilir.
Gelinen noktada da bu üç kapasitenin ortak bir strateji altında birleştirilmesi hâlinde Mekke Anlaşması’nın yalnızca bir güvenlik düzenlemesi olmaktan çıkarak daha geniş bir stratejik özerklik projesinin siyasi çatısı hâline gelme potansiyelini içerisinde barındırdığını söyleyebiliriz. Bu açıdan söz konusu üç ülke bağlamındaki asıl fırsat, madenden mıknatısa, mıknatıstan savunma sistemine kadar uzanan alternatif bir kritik mineral değer zincirinin parçası olmak ve bu zincirin teknoloji ayağında yer almaktır. Dolayısıyla Mekke’de imzalanan anlaşmanın gelecekteki en önemli sorularından biri askerî olmaktan çok ekonomik-teknolojik olabilmesinde yatmaktadır. Sonuç olarak en önemli sorulardan biri de hiç şüphesiz: “Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan ortak güvenlik mimarisini ortak kritik mineral güvenliği mimarisine dönüştürebilecek mi?”
Söz konusu güvenlik mimarisinin gerçekleşmesi durumunda Mekke Anlaşması yalnızca Orta Doğu ve Güney Asya güvenlik denkleminde değil, küresel kritik mineral tedarik zincirlerinin yeniden şekillenmesinde de yeni bir jeopolitik düğüm oluşturabilecektir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.