Küresel Dönüşümün Aynasında Ortak Kader: Doğu Avrupa ve Latin Amerika
17.03.2026 - 12:42 | Son Güncellenme: 09.04.2026 - 16:23
Uluslararası sistem derin bir dönüşüm sürecinden geçiyor. Soğuk Savaş sonrasında kurulan ve yaklaşık otuz yıl boyunca küresel siyasetin temel çerçevesini oluşturan liberal uluslararası düzen giderek aşınıyor. Ancak bu dönüşümü anlamak için yalnızca büyük güçlerin stratejilerine veya küresel ölçekteki kurumların zayıflamasına bakmak yeterli değil. Asıl değişim, küresel sistemin sınırlarında ve ara bölgelerinde ortaya çıkıyor. Bu nedenle günümüzde uluslararası siyaseti anlamanın en sağlıklı yolu, bölgesel düzeyde ortaya çıkan dinamikleri karşılaştırmalı bir biçimde değerlendirmektir. Benim de katılımcıları arasında bulunduğum, 12-13 Mart 2026 tarihlerinde Polonya’nın Krakow şehrinde düzenlenen Latin Amerika merkezli toplantıda en çok bu yaklaşım öne çıktı.
Bu bağlamda Doğu Avrupa ile Latin Amerika arasında dikkat çekici paralellikler olduğunu görüyoruz. Coğrafi olarak birbirinden oldukça uzak olan bu iki bölge, tarihsel ve kültürel olarak farklı deneyimlere sahip olsa da günümüz küresel sisteminde benzer kaderlerle karşı karşıya kalmış durumda. Her iki bölge de büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı, dış etkilerin güçlü biçimde hissedildiği ve egemenlik tartışmalarının yeniden gündeme geldiği alanlar haline geliyor. Bu nedenle küresel dönüşümü anlamak isteyenler için Doğu Avrupa ile Latin Amerika’yı birlikte okumak daha önemli bir hal alıyor.
Bugün yaşanan dönüşümün merkezinde, liberal uluslararası düzenin kurumsal yapısının aşınması bulunuyor. Uzun yıllar boyunca uluslararası kurumlar, normlar ve çok taraflılık mekanizmaları üzerinden işleyen sistem, son dönemde ciddi bir meydan okumayla karşı karşıya. Bu meydan okumanın yalnızca yükselen güçlerden veya sistem dışı aktörlerden kaynaklandığını söylemek ise eksik bir değerlendirme olur. Aslında sistemin kurucu gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’nin son yıllarda izlediği politika da bu dönüşümün önemli bir parçası haline gelmiş durumda.
ABD’nin uluslararası kurumlara ve geleneksel çok taraflı işleyişe daha mesafeli yaklaşmaya başlaması, liberal düzenin normatif temelini zayıflatmış durumda. Washington’un zaman zaman uluslararası kurumsal mekanizmaları bypass eden veya tek taraflı hamlelere dayanan politikaları, sistemin genel işleyişini de etkilemeye başladı. Bu durum, küresel siyasette daha rekabetçi ve daha az kurumsallaşmış bir ortamın oluşmasına sebep oldu.
Rusya ise bu yeni ortamda kendi bölgesinde benzer bir stratejik yaklaşım geliştirdi. Bu stratejiyle Moskova, özellikle Doğu Avrupa’da kendi nüfuz alanını yeniden tesis etmeye çalışan bir politika izliyor. Bu politika yalnızca güvenlik kaygılarıyla açıklanabilecek bir yaklaşım değil; aynı zamanda Rusya’nın kendi etki alanını yeniden tanımlama girişiminin de bir parçası durumunda. Ukrayna savaşı ise bu stratejinin en dramatik ve görünür örneğini oluşturuyor.
Gözden Kaçmasın
Ancak Doğu Avrupa’nın iç dinamikleri Rusya’nın hedeflerini gerçekleştirmesini kolaylaştıracak kadar bütüncül bir yapı sunmuyor. Bölge ülkeleri arasında Rusya’ya yönelik yaklaşım farklılık gösteriyor. Örneğin Slovakya’nın Rusya’dan gaz alımına daha pragmatik yaklaştığı görülürken, Polonya çok daha sert ve net bir karşıt pozisyon benimsemiş durumda. Bu farklılıklar enerji politikasıyla sınırlı değil; güvenlik ve dış politika tercihleri konusunda da bölge ülkeleri arasında belirgin ayrışmalar bulunuyor.
Bunun yanında Doğu Avrupa ülkeleri arasındaki ikili ilişkiler de çoğu zaman beklendiği kadar güçlü değil. Ortak tehdit algısına rağmen bölgesel düzeyde güçlü bir siyasi birlikten söz etmek zor. Avrupa Birliği gibi kurumsal yapıların varlığı bile bölge içinde tam bir stratejik uyum yaratmaya yetmiyor. Bu durum ise bölgenin büyük güç rekabeti karşısında daha kırılgan hale gelmesine yol açıyor.
Polonya bu bağlamda dikkat çekici bir örnek sunuyor. Ukrayna savaşının ardından Polonya’nın siyasi ve toplumsal yönelimi belirgin biçimde daha Amerikan yanlısı bir karakter kazandı. Bu eğilim yalnızca belirli siyasi partilere özgü bir politika değil; aksine geniş bir siyasi ve toplumsal mutabakatın sonucu olarak ortaya çıkmış durumda. Polonya’da ABD ile yakın ilişkiler artık büyük ölçüde partiler üstü bir stratejik tercih haline gelmiş bulunuyor.
Ancak bu tür bir yönelim beraberinde önemli stratejik riskleri de getiriyor. Tek bir büyük güce aşırı derecede bağımlı hale gelmek, uzun vadede dış politika esnekliğini azaltabilir. Uluslararası sistemde belirsizliğin ve güç rekabetinin arttığı bir dönemde bu tür bir bağımlılık, orta ölçekli devletlerin stratejik manevra alanını daraltabilir.
Doğu Avrupa’da gözlemlenen bu dinamikler aslında Latin Amerika’nın tarihsel deneyimiyle önemli benzerlikler taşıyor. Latin Amerika uzun yıllar boyunca ABD’nin güçlü etkisi altında şekillenen bir bölge oldu. Washington yönetimi bölgede kendisine yakın siyasi aktörlerin iktidarda olmasını destekledi ve bölgesel siyasete doğrudan ya da dolaylı müdahalelerde bulundu. Bu durum Latin Amerika ülkelerinde egemenlik tartışmalarını sürekli canlı tutan bir faktör haline geldi.
Bugün ise Doğu Avrupa’da Rusya’nın izlediği politika bazı yönleriyle ABD’nin Latin Amerika’daki tarihsel yaklaşımını hatırlatıyor. Moskova, kendi güvenlik çevresinde yer alan ülkelerin siyasi yönelimlerini yakından takip ediyor ve gerektiğinde bu yönelimleri etkilemeye çalışıyor. Bu nedenle iki bölge arasında ortaya çıkan benzerlik yalnızca bir analoji değil; aynı zamanda küresel sistemin nasıl yeniden şekillendiğine dair önemli bir gösterge.
Bu çerçevede hem Latin Amerika hem de Doğu Avrupa giderek büyük güç rekabetinin yoğunlaştığı “buffer” bölgeler haline geliyor. Latin Amerika’da ABD ile Çin arasındaki ekonomik ve siyasi rekabet belirleyici olurken, Doğu Avrupa’da ABD ve Avrupa ile Rusya arasındaki güvenlik rekabeti öne çıkıyor. Bu rekabet yalnızca dış politika düzeyinde kalmıyor; aynı zamanda bölge ülkelerinin iç siyasetine, ekonomik yönelimlerine ve toplumsal tartışmalarına da doğrudan yansıyor.
Büyük güçler bu bölgelerde kendi stratejik çıkarlarını korumak amacıyla siyasi, ekonomik ve hatta ideolojik nüfuzlarını artırmaya çalışıyor. Bu durum bölge ülkelerinin egemenlik anlayışını giderek daha karmaşık hale getiriyor. Geleneksel anlamda egemenlik, devletlerin dış müdahaleden bağımsız olarak politika üretme kapasitesini ifade eder. Ancak günümüz uluslararası sisteminde bu kapasite giderek daha fazla sınırlandırılıyor.
ABD ve Rusya gibi büyük güçler kendi etki alanlarında tartışmasız bir nüfuz kurmak isteyen aktörler olarak hareket ediyor. Bu yaklaşım çoğu zaman sıfır toplamlı bir güç mücadelesine dönüşüyor. Böyle bir ortamda orta ve küçük ölçekli devletler, kendi stratejik özerkliklerini korumakta giderek daha fazla zorlanıyor.
Sonuç olarak hem Latin Amerika hem de Doğu Avrupa bugün küresel sistemde kendisini yeniden konumlandırmaya çalışan bölgeler olarak karşımıza çıkıyor. Bu bölgeler büyük güç rekabetinin baskısı altında kendi stratejik yönelimlerini belirlemeye çalışıyor. Ancak bu süreç kolay değil; çünkü dış etkiler, ekonomik bağımlılıklar ve bölgesel kırılganlıklar karar alma süreçlerini doğrudan etkiliyor.
Önümüzdeki yıllarda benzer kaderi paylaşan başka bölgelerin ortaya çıkması da oldukça muhtemel görünüyor. Küresel sistem giderek daha rekabetçi, daha parçalı ve daha az kurumsallaşmış bir yapıya doğru ilerliyor. Böyle bir ortamda bölgesel dinamikler uluslararası siyasetin en önemli belirleyicilerinden biri haline geliyor.
Bu nedenle küresel dönüşümü anlamak isteyen araştırmacılar, analistler ve politika yapıcılar için karşılaştırmalı bölgesel analizler artık bir seçenek değil, bir zorunluluk haline gelmiş durumda. Doğu Avrupa ve Latin Amerika gibi bölgeleri birlikte incelemek, yalnızca benzerlikleri ortaya koymak açısından değil, aynı zamanda küresel sistemin geleceğine dair daha gerçekçi değerlendirmeler yapabilmek açısından da büyük önem taşıyor.
Küresel düzen değişiyor ve bu değişimin gerçek yüzü en net biçimde bölgelerde ortaya çıkıyor. Doğu Avrupa ve Latin Amerika’nın deneyimleri, önümüzdeki dönemde uluslararası siyasetin nasıl şekilleneceğine dair önemli ipuçları sunmaya devam edecek.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.