Körfez'in Jeopolitiğe Terki

Dr. Gökhan Ereli, Körfez’de ABD güvenlik garantilerine duyulan güvenin sarsılmasıyla ortaya çıkan jeopolitik kırılmanın bölgenin ekonomik ve stratejik dengelerine etkisini Fokus+ için kaleme aldı.
korfez-in-jeopolitige-terki.jpg

16.03.2026 - 15:17  |  Son Güncellenme:  16.03.2026 - 15:27

ABD/İsrail-İran arasında devam eden savaş ortamında Körfez'de yaşanan en belirleyici stratejik dönüşümün, İran'ın Körfez ülkelerinin altyapısına vurduğu fiziksel tahribatla özdeşleştirilmesi, analitik açıdan tehlikeli bir basitleştirme olarak görülmelidir. Bunun yerine mevcut tabloyu şu şekilde okumayı tercih ediyorum. Asıl mesele, uzun yıllardır süregelen Körfez ekonomik kalkınması ve devlet oluşum süreçlerinin tüm mimarisini ayakta tutan temel varsayım olan Amerikan güvenlik garantilerinin geçerliliğini koruyacağı inancının fiilen çökmesidir. Bu minvalde, Vizyon 2030, BAE'nin petrol sonrası ekonomik dönüşümü ve Katar'ın küresel marka inşası gibi ekonomi politik hedefler özünde jeopolitik istikrara yapılmış birer bahisti, nitekim bu bahis bugün masada dursa da arkasında Washington’un olduğunu söylemek hayli zordur. 

Mevcut kırılmayı önceki krizlerden, 2019’daki Bıkayk ve Hırays gibi petrol işleme tesislerine yapılan saldırılardan, İbrahim Anlaşmaları'nın diplomatik çalkantısından, Katar ablukasından yapısal olarak ayıran şeyin eş zamanlılık olduğunu düşünüyorum. İran bu kez Suudi Arabistan ve BAE ile birlikte Kuveyt'i, Umman'ı ve Katar'ı da vurdu, yani Tahran ile her ne kadar temkinli olsa da gerçek anlamda işlevsel ilişkiler kurmuş devletleri. 

ABD-İran gerginliğinin bir savaşa dönüşmesine odaklanan analistlerin sürekli gözden kaçırdığı ayrıntı tam da budur. Zira İran, komşuları ile hasımlarını aynı anda hedef almak suretiyle daha önce hiç yaşanmamış bir KİK kolektif travmasını dayatmış, bloğun iç farklılıklarını ortadan kaldırmış ve daha önce pratik açıdan neredeyse imkânsız olan kolektif bir güvenlik tepkisini siyasi olarak mümkün kılmıştır.  

Şu an yazılmakta olan kurumsal hafıza ise bir güvensizlik anlatısıdır, ilk elde İran'a olan güvensizlik, ancak çok daha keskin biçimde Washington'a olan güvensizlik. Zira ABD'nin, sadece aylar önce toplu olarak 3,4 trilyon dolar yatırım taahhüdünde bulunan müttefiklerinin güvenliğini İsrail'in stratejik hedef olarak lanse ettiği -aslında hezeyanlarına- feda etme kararı, Körfez başkentlerinde bir müttefikler hiyerarşisinden başka türlü okunmamaktadır. 

Bu analizin temel argümanı iç içe geçmektedir. Birincisi, Körfez'in ekonomik çeşitlendirme projeleri Vizyon 2030 ve tüm yapısal benzerleri artık, kaçınmak üzere tasarlandıkları sert güç yeniden yapılanmasını özümsemek zorunda bırakılmaktadır. İkincisi, bu zorlu yeniden yapılanma, KİK stratejik özerkliğini bir hayatta kalma mekanizması olarak hızlandırmaktadır. Bu iki gelişme eş zamanlı yaşanmakta olup aralarındaki yapısal gerilim, Körfez siyasetinin önümüzdeki on yılını belirleyecek temel eksen olmaya adaydır. 

Körfez politik ekonomisi bağlamında "prestij hasarı" kavramının gerçekte ne anlama geldiğini kavramak, bu tartışmanın seyrini doğrudan etkiliyor. Körfez'in petrol sonrası planları, bölgenin salt bir enerji tedarikçisi rolünü geride bırakarak küresel sermayenin, turizmin ve diplomatik arabuluculuğun vazgeçilmez merkezi hâline geldiği önermesi üzerine inşa edilmişti. Bu kimliğin tahkim edilmesi için harcanan uzun yılların birikimi düşünüldüğünde, enerji ve finansal altyapıya verilen fiziksel hasarın dar bir maddi perspektiften onarılabilir olduğu söylenebilir. Oysa onarılması gerçekten güç olan şey, kamu varlık ve yatırım fonları ortaklarına, çok uluslu şirket genel merkezlerine ve uluslararası yatırımcılara iletilen mesajdır, Körfez'in sahiplendiği istikrar, gözle görülür biçimde başarısız olan bir güvenlik mimarisine koşulluydu. Bu mesajın onarımı basın bültenleriyle sağlanabilecek gibi değil. Daha çok, görünür, güvenilir ve özerk bir güvenlik politikası gerektirecek gibi. Tam da bu noktada çeşitlendirme gündemi kendisiyle çelişmeye başlamaktadır.

Vizyon 2030 ve benzerleri, rentiyer devletin gelirlerini askeri himayeden uzaklaştırıp beşerî sermaye, eğlence ve inovasyona yönlendirme varsayımı üzerine kurulmuştu, bu çerçevede söz konusu projeler, savunma harcamalarını bilinçli biçimde kısıtlayan bir siyasi tercih olarak da okunabilir.  

Savaş, bu gündemi ve öncelikleri fiilen tersine çevirdi. Kanaatimce bu tersine dönüşün en somut göstergesi şudur, Suudi Arabistan, NEOM'un altyapı bütçesinden kesinti yaparken Patriot bataryaları ve bölgesel füze savunma entegrasyonu için kaynak tahsisatını artırmak zorunda kalabilecektir. Öte yandan BAE, F-35 müzakerelerini birkaç yılı aşkın süredir sürdürürken aynı dönemde Masdar ve FinTech altyapısına milyarlarca dolar yatırdı, şimdi ise bu ikili denklem sıfır toplamlı bir boyut kazanmaktadır. Körfez devletleri bu gerilimi kamuoyu önünde açıkça kabul edemeyeceklerdir, zira böyle bir itiraf yatırımcı güvenini zedeleyecektir. Bu gerilimi sessiz sedasız yönetecekler ve bu yönetim ise uzun vadede çeşitlendirme takvimlerini ciddi ölçüde geriletecektir. 

Washington, kasıtlı olsun ya da olmasın, söylemde karşı çıktığı çok kutupluluğu de facto olarak hızlandırmıştır. Bu bağlamda Körfez dışişleri bakanlıklarında yankılanan sorunun artık "güvenlik ilişkileri çeşitlendirilmeli mi?" olmadığını bu kararın fiilen alındığını vurgulamak gerekiyor. Esas mesele, bu çeşitlendirmenin kurumsal düzeyde bir KİK tutumuna mı dönüşeceği, yoksa Washington'ın seçici biçimde sömürebileceği bir dizi ikili denge arayışı olarak mı kalacağıdır.  

Bu ayrım belirleyici bir öneme sahip olacak. İkili denge arayışı Suudi-Çin enerji anlaşmaları, BAE-Rus finansal koridorları, Katar-Türk savunma ortaklıkları Amerikan nüfuzundan kaçınmaya yarayan birçok politika tercihinden bazıları aslında. Kurumsal ve kolektif bir KİK güvenlik doktrini ise bölgenin pazarlık konumunu, tek bir Washington yönetiminin tersine çeviremeyeceği biçimde yeniden yazmaktadır. Bu iki yol arasındaki tercih, Körfez'in önümüzdeki nesiller için nasıl bir uluslararası aktör olacağını belirleyen bir tercih olarak değerlendirilmelidir. 

Körfez karar alıcıları çevreleri içinde hala Washington'la derin kurumsal bağları olan teknokratlar, finansçılar, güvenlik yetkilileri ve güvenilmez de olsa Amerikan gücüne yakınlığın hakiki bağlantısızlığın belirsizliklerine tercih edilmesi gerektiğini hesaplayan önemli kesimler mevcuttur. Bu seslerin değer yargıları bakımından haksız sayılmayacağını kabul etmek gerekir, nitekim uluslararası sistemin baskın gücüyle kurumsal bağların korunması, rasyonel bir pragmatizm olarak okunabilir. Bununla birlikte bu sesler, söz konusu gelişmeler tarafından sistematik biçimde itibarsızlaştırılmaktadır.  

Amerikalı politika yapıcıların Körfez güvenliğini İsrail'in stratejik hesaplamalarına tabi kıldığını bizzat gözlemleyen siyasi konjonktür, Körfez kamuoylarının ve elitlerinin Batı'yla ilişkilerini kurguladıkları biçimde kuşak ötesi bir dönüşüme zemin hazırlamaktadır. Gelenek mi, konjonktür mü? Bu sorunun yanıtı, önümüzdeki yıllarda KİK'in kurumsal kimliğini ve stratejik angajman biçimini belirleyecektir. 

İran, tam olarak hesaplamadığı bir şeye sebep oldu, ortak bir KİK askerî hamlesi doğurmaksızın birleşik bir KİK tehdit algısı oluşturdu. Bununla birlikte saldırıların ardından bile sürdürülen diplomatik kanallar, her iki tarafın da tam ayrışmanın bedelini kavradığına işaret etmektedir. Mevcut dinamikte Körfez, İran'ı hemen marjinalleştirmeyecek, bunun yerine "kurumsal çevreleme" olarak nitelendirilebilecek, kasıtlı, kolektif ve sabırlı bir strateji izleyecektir. Bu stratejinin bileşenleri somuttur, Türkiye'nin NATO üyeliğinden gelen askeri erişim kapasitesi ve insansız hava aracı teknolojisi, Pakistan'ın nükleer caydırıcılığı ve Güney Asya ile köprü işlevi, Mısır'ın kanallar ve deniz ticaret güzergâhları üzerindeki kontrolü, Hindistan'ın her ne kadar bazı aktörler için sorunlu bir ortak olmayı sürdürse de Hint Okyanusu lojistiğindeki yapısal ağırlığı. Bu ortaklıklar işlevsel bir kapasite havuzu oluşturacak ve tüm bu aktörlerin hedefi ise daha geniş bir çatışmayı kışkırtmadan İran'ın bölgesel davranışlarını kısıtlamak olacak gibi görünüyor. 

Şekillenmekte olan savaş sonrası düzen, Körfez'in itaatiyle pekiştirilmiş Amerikan üstünlüğüne dayanan geleneksel büyük güç mimarisinin yerini, daha parçalı ama daha gerçek anlamda çok kutuplu bir bölgesel sisteme bıraktığı bir düzendir. Körfez anti-Amerikan olmaya doğrudan ve ivedi bir şekilde yönelmeyecek olsa da, itaatkâr olmayı bırakmaktadır. Bu ayrım, enerji fiyatlandırmasından silah tedarikine, bölgesel arabuluculuk rollerine dek her şeyi belirleyecektir. Ancak bu özerkliğin yapısal bir bedeli vardır ve o da şudur ki, stratejik bağlantısızlık, ekonomik çeşitlendirmeyle her zaman uyumlu değildir. NEOM'a akan sermaye ile Patriot sistemlerine tahsis edilen bütçe aynı hazineden beslenmektedir. Dolayısıyla, Körfez bu gerilimi uzun bir süre yönetmek durumunda kalacaktır. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.