Körfez’den Ukrayna’ya: ABD Fiili Güvenlik Garantisinin Çekilme Coğrafyası
12.01.2026 - 16:51 | Son Güncellenme: 13.01.2026 - 10:32
Rusya-Ukrayna savaşı dördüncü yılını geride bırakırken Avrupa başkentlerine hakim olan duygu, derin bir şaşkınlık ile koyu bir karamsarlığın bileşiminden oluşuyor. Kıtanın onlarca yıldır dayandığı güvenlik mimarisi, ABD’nin geleneksel “fiili güvenlik garantörü” rolünü adım adım terk etmesiyle, kökünden sarsılıyor. Trump döneminde açıkça dile getirilen, yeni yayımlanan ulusal güvenlik belgelerinde de izleri görülen bu yönelim, ABD’nin başta Avrupa olmak üzere müttefikleri için bedeli ne olursa olsun güvenlik sağlayan ülke olma misyonundan çekilmeye hazırlandığını gösteriyor. Trump’ın Putin ile geliştirdiği yakın temas ve belli konulardaki örtük mutabakatlar, bu tabloyu Avrupa açısından daha da kaygı verici hale getiriyor.
Oysa bugün bir “şok” olarak sunulan bu dönüşüm ne yeni ne de bütünüyle öngörülemezdi. ABD’nin 2000 sonrası dış politikasını dikkatle izleyenler için, sıranın eninde sonunda Avrupa’ya da geleceği beklenen bir durumdu. Buna rağmen, Avrupa ülkelerinin dış ve güvenlik politikalarına bakıldığında, derin bir öngörüsüzlük ve ciddi bir değerlendirme hatasıyla karşılaşıyoruz. Washington’ın uzun vadeli stratejik yeniden konumlanışını zamanında okuyamayan, NATO şemsiyesinin koşulsuz ve sınırsız biçimde süreceğine fazlasıyla güvenen Avrupa başkentleri, bu süreçte hem savunma kapasitesini hem de stratejik özerkliğini ihmal etti. Bugün yaşanan şaşkınlık, bir anlamda bu aşırı iyimser yaklaşımın ve ertelenmiş gerçeklikle yüzleşmenin ağır faturası olarak karşımızda duruyor.
Obama ve “beleşçi” yaklaşımı
ABD’nin müttefikleri için “fiili güvenlik garantörü” rolünün ilk kez sarsıldığı sahne, hiç kuşkusuz Orta Doğu oldu. Üstelik bu kırılma, çoğu Avrupa başkentinin zannettiği gibi 2020’lerde değil, Arap Baharı’ndan bile önceye, Obama döneminin başlangıcına uzanıyor. 2008 sonrası Beyaz Saray’a gelen Demokrat Başkan Obama, başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez monarşilerini derinden sarsan bir dizi politika ve söylem değişikliğine imza atarak, ABD’nin bölge güvenlik mimarisindeki rolünü köklü biçimde tartışmaya açtı.
Bu dönüşümün ilk aşaması, söylemdeki değişimle kendini gösterdi. Körfez siyasetini yakından takip edenlerin bildiği üzere, Körfez rejimleri ile İran arasındaki ilişki, varoluşsal bir düşmanlık ve sıfır toplamlı bir oyun üzerine kurulu. On yıllar boyunca İran’dan ve kendi iç siyasetlerinin kırılganlıklarından kaynaklanan tehditleri dengelemek için ABD’nin fiili güvenlik garantisine yaslanan bu rejimler, rejim güvenliklerini ve toprak bütünlüklerini büyük ölçüde Washington’a emanet etmiş durumdaydı. Petrol gelirlerinin hatırı sayılır bir bölümünü “petrol karşılığı güvenlik” formülüne sadakatle ABD’ye tahsis eden Körfez ülkeleri için, ABD’nin askeri şemsiyesi vazgeçilmez bir sigortaydı.
Tam da bu nedenle, Obama yönetiminin söylemindeki ani kırılma Körfez’de soğuk duş etkisine yol açtı. ABD, Irak’tan çekilmeye başladığında Körfez başkentlerinde yükselen kaygı aynıydı: Oluşacak jeopolitik ve güvenlik boşluğunun zamanla İran tarafından doldurulacağı, bunun da Körfez güvenliği açısından hayati sonuçlar doğuracağı… Bu nedenle Körfez rejimleri, Washington’a Irak’tan çekilmemenin, en azından ülkeyi bütünüyle Şii eksene teslim etmemenin zorunluluğunu anlatmaya çalıştılar. Obama’nın buna verdiği yanıt ise, bölgedeki güvenlik mimarisinin kökten değişeceğinin en açık ilanıydı: “Orta Doğu’yu İranlı düşmanlarınızla paylaşmayı öğrenmelisiniz.”
Bu cümle, sadece bir üslup farklılığı değildi; ABD’nin Körfez rejimlerinin kaderine eskisi gibi angaje olmayacağının açık sinyaliydi. Üstelik Obama yönetimi, artan itiraz ve eleştiriler karşısında Körfez ülkelerini daha sert bir dille hedef alarak, yıllarca ABD güvenlik garantilerine bağımlı kalmış bu rejimleri “free riders”, yani beleşçiler olarak niteledi. Washington’ın dili ve tavrı değiştikçe, Körfez’de “ABD’nin artık bizim güvenliğimizi öncelemeyeceği” kanaati kökleşti, hayal kırıklığı, derin bir güvensizliğe dönüştü.
Bu kırılmanın etkisi sadece söylem alanında kalmadı, hızla somut bir jeopolitik dönüşüme zemin hazırladı. ABD’nin yürüttüğü bu yeni politika, İran’ın maksimalist bölgesel emellerini hayata geçirebileceği elverişli bir atmosfer oluşturdu. İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de nüfuzunu konsolide ederek bölge genelinde bir tür hegemonik kuşatma inşa edebildiyse, bunun en temel nedenlerinden biri Obama dönemindeki söylem değişikliğinin fiili politikaya yansımasıydı. Washington’ın çekildiği ve isteksiz davrandığı her alanda, İran daha cüretkar bir biçimde boşluğu doldurdu.
Ortaya çıkan bu stratejik boşluk sadece İran’ın yükselişine imkan vermedi, bu söylem değişimi aynı zamanda Arap sokağını da cesaretlendirdi. Obama’nın söylemleri Arap Baharı ile birlikte statükocu eksenin zayıflamasını ve “değişim” talebinin halk nezdinde temel itici güç haline gelmesini de kolaylaştırdı. İran’dan gelen bölgesel baskı ile Arap sokağındaki toplumsal dalga iç içe geçerken, Körfez başkentleri ABD’nin seyirci kalan tutumuyla baş başa kaldı. Washington’ın bu süreç boyunca sessizliğini koruması, Körfez’deki hayal kırıklığını daha da derinleştirdi, ABD’nin fiili güvenlik garantisinin aslında ne kadar koşullu ve kırılgan olduğu acı biçimde tecrübe edildi.
Nihayet, İran’ın yayılmacı stratejisinden ve Arap sokağının güçlü değişim taleplerinden kaynaklanan “tehdit”, İsrail’in güvenliği için doğrudan ve hayati bir risk haline geldiğinde ABD ancak sahneye çıkabildi. Körfez rejimlerinin yıllarca dile getirdiği kaygılar, ancak İsrail’in “güvenliği” zedelenmeye başladığında Washington’da gerçek bir alarm etkisi yarattı. Bu kronoloji, Körfez’de şu kanaatin yerleşmesine yol açtı: ABD, bölge güvenlik mimarisinde boşluk yaratmış, bu boşluğun İran tarafından doldurulmasına uzun süre ses çıkarmamış, ancak tehdit doğrudan İsrail’e yöneldiğinde müdahale etmeyi tercih etmişti. İşte bu algı, bugün hala Körfez’de ABD’ye yönelik derin güvensizliğin ve hayal kırıklığının temel referans noktasını oluşturuyor.
“Avrupa’yı Rus düşmanlarınızla paylaşmayı öğrenmelisiniz”
Körfez bölgesinin, ABD’nin dış ve güvenlik politikasında fiili güvenlik garantilerinden ilk kez mahrum kalan coğrafya olması, Avrupa başkentlerinde ne gerektiği kadar ciddiye alındı ne de bir uyarı sinyali olarak okundu. Obama döneminde Orta Doğu’da ABD şemsiyesinin geri çekilişinin yarattığı sarsıntı ortadayken, Avrupa ülkeleri aynı yıllarda Rusya’nın 2008 Gürcistan müdahalesi ve 2014’te Kırım’ı ilhakı karşısında Washington’ın sessizliğini de kayda değer bir uyarı olarak görmezden geldiler. Hatta Rusya’nın Ukrayna’ya saldıracağı, aylar öncesinden neredeyse gün ve saat vererek öngörülmesine rağmen ABD’nin yeniden isteksiz ve mesafeli duruşu bile, Avrupa’nın stratejik körlüğünü gidermeye yetmedi.

Bugün Avrupa ülkeleri, 2010’lu yıllarda Körfez monarşilerinin yaşadığına benzer bir şoku tecrübe ediyor. On yıllar boyunca NATO şemsiyesine ve ABD’nin fiili güvenlik garantilerine dayandılar, ABD’nin küresel hegemonyasının en istikrarlı destekçileri oldular. Karşılığında, savunma harcamalarını görece düşük tuttukları, büyük çaplı savaş görmeden neredeyse bir yüzyıl geçirdikleri, güvenli ve müreffeh bir kıta inşa ettiler. Refah devleti modelini, normatif değerler, hukuk devleti ve demokrasi anlatısıyla taçlandırdılar. Ancak bugün, bu normatif değerlerin Rusya karşısında saldırgan bir güç politikasını durdurmaya yetmediği gerçeğiyle yüzleşmek zorunda kalıyorlar.
Obama’nın Orta Doğu’da dile getirdiği “Orta Doğu’yu İranlı düşmanlarınızla paylaşmayı öğrenmelisiniz” yaklaşımı, bölge güvenlik mimarisinde nasıl bir boşluk yarattıysa, Trump’ın Avrupa’ya; “Avrupa’yı Rus düşmanlarınızla paylaşmayı öğrenmelisiniz” şeklinde özetlenecek söylemi de benzer bir kırılmaya işaret ediyor. Obama yönetiminin söylem değişikliği, Körfez’de ABD’ye mutlak güven duyan rejimleri derin bir hayal kırıklığına sürüklemiş, İran’ın Irak, Suriye, Lübnan ve Yemen’de nüfuz alanını genişletebileceği elverişli bir ortam üretmişti. Washington, İran’ın yayılmacı hamlelerine ve Arap sokağındaki dalgalanmaya uzun süre kayıtsız kalmış, ancak “tehdit” İsrail’in güvenliğini doğrudan tehdit eder boyuta ulaştığında ciddi şekilde devreye girmişti. İsrail, bu mimaride ABD’nin “çekirdek müttefiki” olarak kırmızı çizginin somutlaştığı noktaydı.
Bugün Avrupa için benzer bir eşik, İngiltere üzerinden şekilleniyor. Trump’ın Ukrayna konusunda Putin’e karşı fazlasıyla cömert pazarlık teklifleri gündeme gelirken, Avrupalı liderler sahnenin kenarında, kıtanın geleceğinin iki liderin pazarlığına terk edilişini izlemekle yetiniyor. ABD’nin bu tavrı, Avrupa’nın önemli bir kısmının zamanla Rus nüfuzuna düşeceği yeni bir jeopolitik haritaya yol açıyor. ABD Başkanı, tıpkı Obama’nın Körfez’e yaptığı gibi, Avrupalı müttefiklerine de açık ya da örtük biçimde “bedel ödemeden güvenlik bekleyen beleşçiler” muamelesi yapıyor. Trump uzun yıllar ABD güvenlik garantisine yaslanan ülkelerin artık bunun gerçek maliyetini üstlenmesi gerektiğini vurguluyor.
Sonuçta ortaya çıkan tablo net: Orta Doğu’da yaşananlardan ders çıkarmayan Avrupa, bugün aynı modelin kendi üzerinde test edildiği bir döneme girmiş durumda. ABD, Orta Doğu’da İsrail’i nasıl “çekirdek müttefik” ve asıl kırmızı çizgi olarak tanımladıysa, Avrupa bağlamında da İngiltere benzer bir konuma yerleştiriliyor. Rus tehdidi İngiltere’nin güvenliğini doğrudan ve somut biçimde tehdit eder noktaya gelinceye kadar, Washington’ın Rusya’nın Avrupa siyasetindeki yayılmacı eğilimlerine karşı tam angajmanlı bir tutum takınması beklenmemeli. Tıpkı Orta Doğu’da İsrail’in güvenliği tehdit altına girene kadar kayıtsız kalınması gibi, Avrupa da Rus tehdidi Londra’nın kapısına dayanana dek büyük ölçüde kendi kaderiyle baş başa bırakılacak. Avrupalı başkentlerin Körfez’de yaşananları bir “erken uyarı dosyası” olarak okumamış olmalarının bedeli ise bugün ağır biçimde ortaya çıkıyor.
Sonuç olarak Obama’dan Trump’a uzanan dönemde tanık olduğumuz tablo, ABD dış politikasında kopuştan çok sürekliliğe işaret ediyor. Farklı üslup ve lider profillerine rağmen Washington, uzun vadede müttefiklerinin güvenlik maliyetini paylaşmasını talep eden, bölgesel krizlere ise ancak kendi “çekirdek çıkarları” tehdit edildiğinde tam angajman gösteren bir hattı sürdürüyor. Orta Doğu’da İsrail, Avrupa’da ise giderek daha belirgin biçimde İngiltere bu çekirdek çıkarların merkezine yerleşirken, geri kalan müttefikler koşullu ve kırılgan güvenlik garantileriyle baş başa kalıyor. Avrupa’nın Körfez deneyiminden ders çıkaramaması, bugün yaşadığı stratejik sarsıntıyı daha da derinleştiriyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.