Körfez’de Yeni Dönem: Türkiye’nin Önündeki Tarihi Fırsat
10.08.2026 - 10:54 | Son Güncellenme: 10.08.2026 - 14:25
Körfez’de imzalanan savunma anlaşması, yalnızca iki ülke arasındaki askerî bir mutabakat olarak görülmemeli. Bu anlaşma, son dönemde bölgede yaşanan gelişmelerin ortaya çıkardığı yeni güvenlik arayışının önemli bir göstergesi. Körfez’de artık eski dengelerle devam etmek mümkün değil. Bölge ülkeleri kendi güvenliklerini yeniden tanımlıyor ve Türkiye bu yeni dönemin en önemli aktörlerinden biri olarak öne çıkıyor.
Son savaş döneminde Körfez coğrafyasının İran tarafından defalarca hedef alınması, bölgede yaşayan milyonlarca insanın güvenlik algısını ciddi biçimde sarstı. İran açısından hedeflerin Amerikan üsleri olduğu söylenebilir. Ancak Körfez’de yaşayan insanlar açısından bunun bir karşılığı yok. Onların da şehirleri, evleri, aileleri ve günlük hayatları var. Hava saldırıları ve füze tehditleri, “Hedef Amerikan üssüydü” denilerek açıklanabilecek bir güvenlik meselesi değil.
Bu durum, Körfez ülkelerini kendi güvenliklerini yeniden düşünmeye zorladı.
Amerika’nın bölgeye verdiği güvenlik garantilerinin de bu süreçte ciddi biçimde sorgulandığı görülüyor. Körfez ülkeleri artık güvenliklerini tek bir aktöre teslim etmek istemiyor. Bunun yerine farklı ülkelerle savunma ilişkilerini güçlendiren, kendi askerî kapasitelerini artıran ve bölgesel ortaklıklarını çeşitlendiren yeni bir anlayış ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin Körfez’deki konumu tam da bu noktada önem kazanıyor.
2017 yılında Katar’a yönelik abluka sırasında Türkiye, Katar’ın yalnız bırakılmasına izin vermedi ve bölgedeki askerî varlığını güçlendirdi. O dönemde Türkiye’nin attığı adım, Körfez’deki dengelerin zor kullanılarak değiştirilmesine karşı açık bir mesajdı.
Bugün ise aynı Türkiye, Suudi Arabistan’la yeni bir savunma anlaşması imzalıyor.
İlk bakışta bu iki gelişme birbirinden farklı görünebilir. Oysa Türkiye’nin Körfez politikasındaki dönüşüm açısından birlikte okunmaları gerekiyor. Türkiye bugün Katar’la stratejik ilişkilerini sürdürürken Suudi Arabistan’la savunma alanında yakınlaşıyor, Kuveyt’le askerî bağlarını geliştiriyor. Dolayısıyla Ankara’nın Körfez’deki askerî varlığı artık yalnızca Katar başlığı üzerinden değerlendirilebilecek bir mesele olmaktan çıkıyor.
Bu yeni denklemin bir diğer önemli ayağı Pakistan.
Geçtiğimiz yıl Pakistan-Hindistan savaşında Türkiye’nin Pakistan’a verdiği destek, iki ülke arasındaki stratejik ilişkinin boyutunu gösterdi. Hindistan medyasında Türkiye’nin elektronik harp unsurlarının Pakistan’ın savaş kabiliyetine katkı sunduğu yönündeki iddialar ve bunun ardından gelen sert açıklamalar, Türkiye-Pakistan ilişkisinin artık bölgesel güvenlik hesaplarının bir parçası olduğunu ortaya koydu.
Bugün Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında gelişen yakınlaşmayı yalnızca üç ülke arasındaki ilişkiler üzerinden değerlendirmek de yeterli değil.
Suriye’de Türkiye, Suudi Arabistan, Katar, Mısır ve Pakistan’ın ortaklaşan çıkarları bulunuyor. Suriye üzerindeki yaptırımların kaldırılması ve ülkenin yeniden bölgesel sisteme dâhil edilmesi konusunda bu ülkeler önemli ölçüde aynı yönde hareket ediyor. Sudan ve Somali’de de benzer ortak çıkar alanları ortaya çıkıyor.
Yemen ise önümüzdeki dönemde bu yeni denklem açısından en kritik başlıklardan biri olabilir.

Husilerin oluşturduğu tehdit yalnızca Suudi Arabistan’ın güvenliğiyle ilgili değil. Bab el-Mendeb’in güvenliği, Körfez ile Kızıldeniz arasındaki ticaret yollarını ve dolayısıyla bölgesel istikrarı doğrudan ilgilendiriyor. Bu nedenle Yemen’de yaşanacak gelişmeler, yeni güvenlik yapılanmasının sınanacağı alanlardan biri olacak.
Burada dün imzalanan savunma anlaşmasının niteliğine dikkat etmek gerekiyor.
Bu yapı, klasik anlamda bir savaş ittifakı değil. Temelinde savunma anlayışı bulunuyor. Bir ortağa yönelik tehdidin diğer ortakların güvenliğini de ilgilendirdiği ve gerektiğinde ortak savunmanın gerçekleştirileceği bir mekanizma öngörülüyor.
Dolayısıyla ortaya çıkan yeni güvenlik anlayışını yalnızca İran’a karşı kurulmuş bir ittifak olarak değerlendirmek doğru değil. Körfez ülkeleri bir taraftan İran Devrim Muhafızları ve vekil unsurlarının oluşturduğu tehditleri, Husileri ve bölgedeki diğer silahlı yapıları hesaba katarken, diğer taraftan İsrail kaynaklı güvenlik risklerini de dikkate alıyor.
Türkiye’nin önündeki fırsat tam burada ortaya çıkıyor.
Ankara’nın bölgedeki askerî ve diplomatik varlığı, farklı ülkelerle aynı anda ilişki kurabilme kapasitesiyle birleşiyor. Türkiye, İran’la ilişkilerini tamamen koparmadan İran kaynaklı tehditlere karşı tavır alabiliyor; İsrail’in bölgesel politikalarına karşı kendi pozisyonunu koruyabiliyor; aynı zamanda Körfez ülkeleriyle savunma ilişkilerini derinleştirebiliyor.
Bu nedenle Türkiye’nin önümüzdeki dönemde Körfez’deki rolü yalnızca askerî kapasite üzerinden değerlendirilmemeli.
Türkiye’nin amacı yeni bir nüfuz alanı oluşturmak veya bir ülkeyi diğerine karşı konumlandırmak değil. Ankara’nın elindeki bütün imkânları Körfez’de kardeşlik iklimini güçlendirmek, bölgesel barışı korumak ve ülkelerin güvenliğini sağlamak için kullanması gerekiyor.
Körfez’de yeni bir dönem başlıyor.
Türkiye’nin Katar’da başlayan askerî varlığı, Suudi Arabistan’la yapılan yeni savunma anlaşması, Kuveyt’le gelişen ilişkiler ve Pakistan’la stratejik ortaklık, önümüzdeki dönemde daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisinin parçaları hâline gelebilir.
Asıl mesele, Türkiye’nin bu fırsatı nasıl değerlendireceği.
Eğer Ankara askerî gücünü diplomatik kapasitesiyle birleştirerek bölge ülkelerinin güvenlik ihtiyaçlarına cevap verebilir ve bunu kardeşlik, barış ve ortak güvenlik anlayışı üzerinden gerçekleştirebilirse, Körfez’de yalnızca yeni bir askerî ortak değil, bölgesel barışın temel aktörlerinden biri hâline gelebilir.
Körfez’de dengeler değişiyor. Türkiye’nin önündeki tarihî fırsat ise bu değişimin tarafı olmak değil, bölgenin güvenlik ve barış düzeninin kurulmasına katkı sunmak.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.