Kongo’nun Kanlı Coğrafyası: Modern Dünyanın Unuttuğu Savaş
09.06.2026 - 10:09 | Son Güncellenme: 09.06.2026 - 15:46
Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusundaki tablo, jeopolitik bir satranç oyunundan ziyade, modern çağın en büyük ahlaki iflaslarından biridir. 2025 Aralık ayında Washington’da atılan imzaların yarattığı o yapay iyimserlik havası, sonraki 6 aylık süreçte sahada akan kanı durdurmaya yetmedi. Aksine, çatışmaların üzerindeki perdeyi biraz daha aralayarak meselenin özündeki o sistematik çürümüşlüğü gün yüzüne çıkardı. İşin doğrusu, kamuoyunun barış olarak tanımladığı metinler, aslında bölgedeki aktörlerin yeni mevzilenme süreçleri için ihtiyaç duyduğu zaman kazanma hamlelerinden ibaret. Üstelik, Kongo’nun doğusundaki M23 hareketi(*) basit bir isyancı grup olarak nitelendirilemeyecek kadar sofistike, lojistik kapasitesi yüksek ve stratejik derinliği olan bir aygıt. Bu yapının Ruanda ile olan bağları, sadece lojistik bir destek değil, iki ülkenin sınırlarının pratik olarak anlamsızlaştığı, egemenlik kavramının kâğıt üzerinde kaldığı bir işgal ve sömürü düzeninin parçası.
Küresel maden sömürüsü ve iflas eden diplomasi
Kongo’nun doğusu, dünya ekonomisinin dijitalleşme ve yeşil enerjiye geçiş sürecinde ihtiyaç duyduğu kritik minerallerin merkezi. Koltan, altın ve kobalt gibi yeraltından çıkan, stratejik önemi büyük madenler, bölgedeki çatışmanın asli yakıtı. Zaten, Washington veya Avrupa başkentlerindeki arayışlar, bu hammadde zincirinin güvenliğini ve erişilebilirliğini sağlama odaklı. Buna karşın, halkın güvenliği veya sınırların dokunulmazlığı ise sadece ikincil derecede önemli detaylar. Sahadaki gerçeklik, hükûmet güçlerinin beceriksizliği ve içsel bölünmüşlüğü ile isyancıların dış kaynaklı beslenmesi arasında sıkışmış, devasa bir insani krizden ibaret. Devlet otoritesinin boşlukta olduğu her noktada, silahlı gruplar kendi küçük devletlerini kurmuş ve bu bölgeleri küresel piyasalar için birer hammadde kolonisine dönüştürmüş durumda.

Diplomatik süreçlerin başarısızlığına şaşırmamak gerekiyor. Zira bu çatışma, geleneksel bir sınır anlaşmazlığı değil, küresel tedarik zincirlerinin yerel bir yansıması. Ruanda, kendi topraklarını güvenlik altına alma argümanını kullanarak, komşusunun topraklarında bir tampon bölge oluşturma stratejisi izliyor. Kongo hükûmeti ise ordusunun içerisindeki sızmalar ve yönetimsel zafiyetler nedeniyle bu dış baskıya karşı ne diplomatik ne de askerî bir direnç gösterebiliyor. Zaten buradaki asıl mesele, çatışmanın askerî çözümünden ziyade, bu bölgedeki yasa dışı maden ticaretinin yarattığı o karanlık finansal döngünün kesilip kesilemeyeceği. Öte yandan, uluslararası toplumun bu noktadaki sessizliği veya sembolik müdahaleleri, suç ortaklığının en açık göstergesi değil de nedir?
Sahada gördüğümüz şey, bir barışın tesisi değil, yeni bir mevzi kapma mücadelesinin, bölgenin kaynakları üzerindeki hâkimiyetin yeniden tahkim edilmesi anlamına geliyor. M23’ün stratejik noktaları kontrol etme çabası, sadece askerî bir üstünlük değil, aynı zamanda bölgedeki maden çıkarma ve taşıma hatlarını denetleme iradesini ortaya koyuyor. Ayrıca, Kongo ordusunun bu denetimi sağlayamaması, devletin sadece askerî değil, ekonomik olarak da egemenlik yetkisini kaybettiğinin en büyük kanıtı. İnsanlar, yaşam alanlarını kaybederken, uluslararası sistem bu krizi sadece bir "bölgesel istikrarsızlık" başlığıyla izlemekle yetiniyor. Ancak bu istikrarsızlık, küresel teknoloji devlerinin üretim bantlarının sürekliliği için hayati bir önem taşıyor.
Tarihsel sürece baktığımızda, bölgedeki etnik kimliklerin ve sömürge döneminden kalan sınırların, modern çatışmaların sadece birer örtüsü olduğunu görürüz. Asıl mesele, daima güç ve kaynak paylaşımıdır. Bugün Kongo'nun doğusunda yaşananlar, 21. yüzyılın neo-kolonyal düzeninin bir yansıması, bir türevi olsa gerek. Bu bağlamda, eski tip sömürge valilerinin yerini, sınır aşan silahlı grupların ve onları fonlayan dış aktörlerin aldığı bir düzen söz konusu artık. Diplomatik masalara oturulduğunda konuşulan "barış" kavramı, pratiğe geçmeyen bir retorikten ibaret olduğundan, esasen sadece bölgedeki statükonun korunması, yani kaynakların sistemin çarklarına akmaya devam etmesi anlamına geliyor. Halkın çektiği sefalet, göçler ve kayıplar ise bu denklemin hesaplanamayan veya önemsenmeyen maliyetleridir.
Tabii, bu kaotik yapı içerisinde, çözümün yerel bir barıştan ziyade, küresel bir ticaret etiği denetiminden geçtiği çok açık. Ancak şu anki dünya düzeni, hammadde akışını durduracak veya denetleyecek bir iradeye sahip değil. Bilakis, çatışmaların devamlılığı, bazı oyuncular için piyasadaki fiyat dengeleri ve hâkimiyet alanları açısından stratejik bir avantaj sağlayabiliyor. Kongo'daki her kurşun sesi, dünya borsalarında ve teknoloji şirketlerinin bilançolarında bir yankıya neden oluyor. Dolayısıyla gözümüzün önünde cereyan eden bu trajik tablo, sadece iki ülke arasındaki bir husumet değil, insanlığın değer yargılarının, ekonomik çıkarların altında nasıl ezildiğinin resmidir. Sahada durumun vahameti, sadece askeri bir başarısızlık değil, aynı zamanda küresel yönetim sisteminin de iflası. Gerçek bir değişim, ancak yerel aktörlerin dış bağımlılıklarını sona erdirecek siyasi bir iradeyle mümkün olabilir. Lakin bugünkü tabloda, bölge ülkeleri bu bağımlılığın birer parçası hâline gelmiş durumdalar. Çatışma bitmeyecek gibi görünüyor. Çünkü bu çatışma, mevcut sistemin işleyişi için ihtiyaç duyulan o kaotik ortamı sağlamaya devam ediyor.
Asimetrik harp ve sıhhi kriz kuşağı
Artık bu meseleye biraz daha içeriden ama işin stratejik boyutunu da elden bırakmayan bir gözle bakmak gerekiyor. Çünkü Afrika’nın kalbindeki bu kördüğüm, sadece haritalar üzerinde kaydırılan askerî birliklerden ibaret değil; doğrudan insanın, devlet egemenliğinin ve küresel güç oyunlarının çarpıştığı canlı bir laboratuvar.
M23 olarak adlandırılan yapı, aslında sömürge döneminin o cetvelle çizilmiş sınırlarının, etnik fay hatlarının ve dinmek bilmeyen kaynak savaşlarının günümüzdeki en dinamik ve en acımasız asimetrik harp aparatı. Bu hareketi sadece “hükûmete baş kaldıran bir grup silahlı unsur” olarak okursak, sahadaki o devasa jeopolitik resmi kaçırırız. Karşımızda, Ruanda yönetiminin sınır ötesi güvenlik kaygıları ile Demokratik Kongo Cumhuriyeti yönetiminin, bir türlü kurulamayan merkezî devlet otoritesi arasında sıkışmış ve üstüne üstlük küresel maden baronlarının da iştahını kabartan bir nüfuz alanı mücadelesi var.

Esasen, bugün diplomasi masalarında atılan imzaların sahada neden kuruduğunu çok iyi görmek gerekiyor. Unutmamak gerek; siz ne kadar ateşkes ilan ederseniz edin, eğer taraflar asimetrik taarruz kapasitelerini, yeni nesil İHA doktrinlerini ve vekalet savaşı parametrelerini devrede tutuyorsa, o barış metinleri birer iyi niyet beyanından öteye geçemez.
Peki, bu iş nereye gidiyor? Gayet bariz şekilde ortada ki, kısa vadede bölgede mutlak bir sulh beklemek safdillik olur. İlerleyen süreçte bu krizin, zengin maden yataklarının kontrolü üzerinden kronik bir yıpratma savaşına evrileceğini öngörmek zor değil. Ruanda ve Kongo arasındaki bu amansız sürtüşme, küresel aktörlerin de arka kapı diplomasisiyle pozisyon aldığı, Afrika’nın kalbinde âdeta ontolojik bir hayatta kalma sınavına dönüşmüş durumda.
Üstelik son günlerde gördüğümüz üzere, mesele sadece kurşunların ve yaptırımların havada uçuştuğu askerî bir düzlemle sınırlı değil. ABD’nin binlerce kilometre öteden, M23 komuta kademesine yönelik operasyonel yaptırım hamleleri, sahadaki aktörleri sıkıştırmayı hedeflerken, diğer taraftan sınır hatlarında baş gösteren o amansız Ebola varyantı, jeopolitik risklerin nasıl bir anda insani ve sıhhi bir felaket kaldıracına dönüşebileceğini hepimize hatırlatıyor.
Sahadaki fiilî otorite boşluğu, askerî doktrinlerle sıhhi krizlerin kesiştiği yerde hibrit bir tehdit kuşağı yaratır. Afrika’nın Büyük Göller Havzası, bugün tam anlamıyla bu çok katmanlı girdabın tam ortasındadır. Dolayısıyla bu süreci, sadece bir güvenlik bürokrasisi gözlüğüyle değil; iklimin, sağlığın, ekonominin ve askerî stratejinin bir arada harmanlandığı o “bütüncül jeopolitik vizyon” ile okumak gerekiyor. Zira asıl kırılma, tam da bu küresel ve yerel dinamiklerin birbirine çarptığı o ince çizgide yaşanıyor.
(*) M23 Hareketi, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda faaliyet gösteren, çoğunlukla Tutsi etnik kökenli savaşçılardan oluşan isyancı bir askerî gruptur. Adını, Kongo hükûmeti ile daha önce yaptıkları 23 Mart 2009 tarihli barış anlaşmasının ihlal edildiğini iddia etmelerinden alan örgüt, bölgedeki etnik Tutsileri koruma ve hükûmet karşıtı isyan gerekçesiyle düzenlediği silahlı eylemlerle tanınmaktadır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.