KKTC Seçimleri: İki Devletli Çözüm mü, Federasyon Modeli mi?

Araştırmacı Zeynep Gizem Özpınar, KKTC’deki cumhurbaşkanlığı seçimlerini ve Kıbrıs meselesinde “iki devletli çözüm” ile “federasyon modeli” tartışmalarını Fokus+ için kaleme aldı.
zeynep-gizem-ozpinar
251020ZK_Web_-_KKTC_Se%C3%A7imleri-_%C4%B0ki_Devletli_%C3%87%C3%B6z%C3%BCm_m%C3%BC%2C_Federasyon_Modeli_mi_-Zeynep_Gizem_%C3%96zp%C4%B1nar.jpg

20.10.2025 - 17:46  |  Son Güncellenme:  20.10.2025 - 17:48

19 Ekim 2025 tarihinde gerçekleşen Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) Cumhurbaşkanlığı seçimleri, Kıbrıs meselesinin geleceği açısından kritik bir dönüm noktasını temsil etmektedir. Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) lideri Tufan Erhürman %62,7 oy alarak cumhurbaşkanı seçilirken, bağımsız aday ve eski Cumhurbaşkanı Ersin Tatar %35,8 oy almıştır. Yaşanan değişiklik, Kıbrıs Türk halkının bir kesiminde “federal çözüm” beklentisinin hala canlı olduğunu gösterse de bu modelin geçmiş deneyimlerle test edildiği ve başarısız olduğu gerçeği ortadadır. Zira Kıbrıs’ta federasyon modeli, yarım asırdan fazla süredir gündemde olmasına rağmen taraflar arasında kalıcı bir uzlaşma sağlayamamıştır.

Bugün gelinen noktada, Kıbrıs sorununun çözümünde iki devletli model hem sahadaki fiili durumu yansıtan hem de Kıbrıs Türk halkının egemenlik hakkını güvence altına alan tek gerçekçi seçenek olarak öne çıkmaktadır.  

Federasyon fikri, yıllar içinde gerek Rum tarafının siyasi tavrı gerek uluslararası aktörlerin çifte standartlı yaklaşımları nedeniyle işlevini yitirmiştir. Türkiye’nin ve KKTC’nin son yıllarda izlediği paralel dış politika çizgisi, artık federasyon masasına geri dönmenin değil, uluslararası toplum nezdinde iki egemen devletin varlığını diplomatik olarak pekiştirmenin zamanının geldiğini göstermektedir.

İki devletli çözüm: Gerçekçi ve güvenli yol

Kıbrıs’ta iki devletli çözüm yaklaşımı, adadaki fiili durumu bir “sorun” yerine kalıcı bir gerçeklik olarak kabul etmeyi öngörür ve bu nedenle en gerçekçi ve sürdürülebilir seçenektir. 1974’ten bu yana Kıbrıs Türk halkı kendi kurumlarını, siyasi temsil mekanizmalarını ve güvenlik yapılanmasını oluşturmuş; fiilen ayrı bir devlet düzeni içinde yaşamaktadır. Dolayısıyla iki devletli çözüm, zaten oturmuş olan siyasi yapının uluslararası alanda tanınması sürecidir. Bu perspektif, adada taraflar arasında dayatılmış bir birlik yerine, karşılıklı saygıya ve egemen eşitliğe dayalı bir komşuluk ilişkisi tesis etmeyi amaçlamaktadır.

5. Cumhurbaşkanı Ersin Tatar döneminde iki devletli vizyon, ilk kez açık ve kurumsal bir dış politika doktrinine dönüşmüştür. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda “Kıbrıs’ta iki egemen devletin varlığı kabul edilmelidir” sözleri ise uluslararası topluma yöneltilmiş stratejik bir çağrıdır. Bu çıkış, Kıbrıs meselesinin artık eski parametrelerle, yani federatif çerçevede çözülemeyeceğini; Ada’da kalıcı barışın ancak iki ayrı egemen devletin tanınmasıyla mümkün olacağını göstermiştir.

14 Ekim 2025’te KKTC Cumhuriyet Meclisi’nin “İki Devletli Çözüm Kararı”nı oy birliğiyle kabul etmesi, Türk tarafının bu vizyonu içselleştirdiğini ve artık geri dönüşü olmayan bir siyasi rota çizdiğini göstermektedir. Bu karar, iç politik bir beyan olmanın ötesinde, dış politika açısından bir “egemenlik manifestosu” niteliği taşımaktadır. İki devletli çözüm, kısa vadede uluslararası tanınma sorunu nedeniyle sınırlı görünse de uzun vadede “fiili meşruiyetin” diplomatik meşruiyete dönüşmesini sağlayabilir. Tarihsel örnekler göstermektedir ki, uzun süre tanınmamış devletler, güçlü diplomatik destek ve istikrarlı iç yapı sayesinde uluslararası sistemde yer bulabilmiştir.  

Türkiye’nin garantörlüğü, Ada’daki askeri caydırıcılığı ve ekonomik desteği, bu sürecin temel güvenlik teminatlarını oluşturmuştur. Türkiye’nin hem NATO üyesi hem de bölgesel güç olarak artan diplomatik etkisi, KKTC’nin dış politikasına stratejik bir derinlik kazandırmaktadır. Bu çerçevede iki devletli çözüm vizyonu, bir güvenlik stratejisi olarak da okunmalıdır. Federasyon modeli, Türk halkını yeniden güvenlik belirsizliğine sürüklerken, iki devletli yapı, Türkiye-KKTC ittifakının bölgesel güvenlik mimarisi içindeki rolünü pekiştirebilir.  

Uluslararası düzlemde ise Türk Devletleri Teşkilatı (TDT), İslam İşbirliği Teşkilatı (İİT) ve Afrika ülkeleriyle geliştirilecek çok boyutlu ilişkiler, KKTC’nin diplomatik izolasyonunu kırma potansiyeli taşımaktadır. Nitekim TDT’nin son zirvelerinde KKTC’nin “gözlemci üye” statüsüyle yer alması, tanınma sürecinin sembolik ama önemli bir adımıdır. Bu tür adımlar, uluslararası toplumun yavaş da olsa fiili gerçekliği kabullenmeye başladığını göstermektedir.

İki devletli çözüm, Kıbrıs Türk halkının kimliğini, egemenliğini ve güvenliğini koruyan bir devlet politikası olarak kurumsallaştırılmalıdır. Federasyon fikrinin yeniden gündeme taşınması, yalnızca geçmişte defalarca başarısız olmuş bir sürecin tekrarı anlamına gelir. Oysa iki devletli çözüm, Türk tarafının “eşit ortak” konumunu koruyarak hem kendi halkına hem de uluslararası topluma açık ve net bir vizyon sunmaktadır: Barış, ancak eşit egemenlik temelinde mümkündür.

Bu nedenle, KKTC’nin geleceğine yönelik stratejik hedef, iki devletli çözümün meşruiyetini güçlendirmek, uluslararası görünürlüğünü artırmak ve Türkiye ile tam uyum içinde yürütülen ortak bir diplomasiyle bu vizyonu kalıcı hale getirmektir. İki devletli çözüm, sadece Kıbrıs’ın değil, Doğu Akdeniz’in güvenliği, enerji istikrarı ve bölgesel denge açısından da en güvenli ve en gerçekçi yoldur.

Federasyon modeli: Tükenmiş bir paradigma

Kıbrıs’ta federasyon formülü, yıllardır uluslararası toplumun “ideal çözüm” olarak sunduğu bir model olsa da Ada’nın gerçekleriyle uyuşmamaktadır. Teorik olarak iki toplumun siyasi eşitliği üzerine kurulu bu model, pratikte Rum tarafının egemenlik anlayışı ve güç paylaşımına direnci nedeniyle hiçbir zaman uygulanabilir hale gelememiştir. Özellikle 2004 Annan Planı referandumunda Kıbrıs Türklerinin “evet”, Rumların ise “hayır” demesi, federasyon fikrinin samimiyetten ziyade bir diplomatik taktik olarak kullanıldığını açık biçimde ortaya koymuştur. Bu tarihten itibaren federasyon, barıştan çok statükoyu koruyan bir araç haline gelmiştir.

Rum tarafının federasyon söylemini sürdürmesinin temel nedeni, Kıbrıs Türklerinin uluslararası alanda tanınmasını engellemek ve Türkiye’nin garantörlük rolünü zayıflatmaktır. Zira bir federatif yapı kurulması halinde, Kıbrıs Türkleri “kurucu ortak” değil, fiilen “azınlık toplumu” statüsüne indirgenecektir. Bu da Ada’da 1963-1974 döneminde yaşanan trajedilerin yeniden tekrarlanması riskini beraberinde getirir. Güvenlik perspektifinden bakıldığında, federasyonun kabul edilmesi Türkiye’nin etkin garantörlük sistemini devre dışı bırakabilir; bu da Doğu Akdeniz’deki askeri ve jeopolitik dengelerin Kıbrıs Türk halkı aleyhine değişmesi anlamına gelir.

Ayrıca federasyonun AB çerçevesinde yeniden gündeme getirilmesi, Rum yönetiminin Avrupa Birliği üyeliğini bir baskı unsuru olarak kullanmasına olanak tanımaktadır. Rum Kesimi, “tek egemenlik” ve “tek uluslararası kimlik” ilkeleriyle Kıbrıs Türk halkının eşit statüsünü reddetmekte, AB müktesebatını da bu tavrı meşrulaştırmak için araçsallaştırmaktadır. Böyle bir ortamda federasyonun, Türk tarafı açısından “egemen eşitlik” ilkesini koruyacak bir zemin sunması mümkün değildir.

CTP lideri Tufan Erhürman’ın “siyasi eşitliğe dayalı federasyon” vizyonu, hukuken kulağa demokratik bir çözüm gibi gelse de geçmişteki müzakerelerde Rum tarafının sergilediği uzlaşmaz tutum düşünüldüğünde, bu vizyonun karşılık bulması gerçekçi değildir. Erhürman’ın öngördüğü federatif model, uluslararası toplumun desteğini almak açısından taktik bir kazanç sağlayabilir; ancak sahadaki fiili ayrılığı ortadan kaldırmak bir yana, Türk tarafını yeniden güvenlik riski altına sokar.

Dolayısıyla federasyon modeli, artık yalnızca diplomatik literatürde varlığını sürdüren, ancak sahada karşılığı kalmamış bir paradigmadır. Kıbrıs Türk halkı açısından bu model, egemenlik devri, güvenlik zafiyeti ve uluslararası yalnızlaşma risklerini beraberinde getirir. Yeni Cumhurbaşkanı Erhürman, zaferinin ardından Türkiye-KKTC ilişkilerinin değişmeyeceğini ve Ada’daki Türk Silahlı Kuvvetleri varlığının tartışmaya açılmayacağını vurgulasa da Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de yürüttüğü enerji, güvenlik ve deniz yetki alanları politikasını doğrudan etkileyen bu süreçte federasyon formülünün yeniden gündeme taşınması, Ankara-Lefkoşa hattındaki stratejik tutarlılığı zedeleyebilir.

Bu nedenlerden ötürü federasyon, artık ne barışçıl bir ortaklık ne de sürdürülebilir bir yönetişim modeli olarak görülebilir. Ada’daki fiili durum, iki ayrı halkın iki ayrı egemen devleti olduğunu açıkça ortaya koymaktadır. Federasyonun yeniden gündeme getirilmesi, geçmişte defalarca denenmiş, ancak sonuç vermemiş bir hayalin tekrarı olacaktır. Bu aşamada diplomatik enerji, başarısız formülleri canlandırmak yerine, iki devletli çözümün uluslararası meşruiyetini güçlendirmeye odaklanmalıdır.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.