Kızıldeniz’de İsrail’e Karşı Caydırıcılık Denkleminin Yeniden Şekillenmesi

Araştırmacı Shady İbrahim, Husilerin Kızıldeniz’de İsrail ve müttefiklerine karşı yürüttüğü operasyonların bölgesel ve küresel güç dengeleri üzerindeki etkisini Fokus+ için kaleme aldı.
kizildeniz-de-israil-e-karsi-caydiricilik-denkleminin-yeniden-sekillenmesi.jpg

14.04.2026 - 16:08  |  Son Güncellenme:  14.04.2026 - 16:16

Husiler grubunun 7 Ekim savaşına müdahalesi, performans düzeyi, katılımın büyüklüğü ve İsrail ile ABD’ye karşı operasyon sahasındaki etkisi bakımından şaşırtıcıydı.   

Grup, “Gazze’deki direnişe destek kampanyası” olarak adlandırdığı askeri operasyonlarını tırmandırarak, Kızıldeniz ve Babu’l Mendeb Boğazı’nı aktif bir çatışma sahasına dönüştürmeyi başardı.   

Böylece güç denkleminde etkili bir taraf olarak kendini dayattı ve son derece hassas bir stratejik alanda büyük güçlere meydan okudu.  

Grubun açıkladığına göre, Ekim 2023’ten Nisan 2024’e kadar geçen sürede İsrail, ABD ve müttefikleriyle bağlantılı yaklaşık 102 gemi hedef alındı, bu da ortalama olarak iki günde bir gemiye karşılık geliyor.   

40’tan fazla ülkeye ait gemileri kapsayan bu durum, uluslararası ticaret hareketliliğine olumsuz yansıdı. Yemen’e yakın deniz yollarından geçen ABD gemilerinin oranı yaklaşık yüzde 80 azaldı. Ekim 2024 itibarıyla hedef alınan gemi sayısı 190’ı aştı.   

Abdülmelik el-Husi

Grubun lideri Abdülmelik el-Husi savaşın ikinci yıl dönümünde, Ekim 2025’e kadar 228 geminin hedef alındığını açıkladı.   

Bu da deniz taşımacılığı üzerinde yüksek düzeyde etki kurma ve Babu’l Mendeb Boğazı’nı kontrol etme kapasitesine işaret ediyor.  

Husi grubunun saldırıları, İsrail ekonomisi üzerinde önemsiz olumsuz etkiler yarattı. Eilat Limanı neredeyse durma noktasına gelirken, savaş süresince ticari faaliyetlerinde büyük bir gerileme yaşandı.   

Büyük nakliye şirketlerinin olası saldırılardan kaçınmak için rotalarını Kızıldeniz’den uzaklaştırması sonucu limandaki faaliyet hacmi yaklaşık yüzde 85 azaldı.  

Aynı bağlamda, İsrail Ulusal Güvenlik Enstitüsü’ndeki araştırmacılar, grubun çatışmanın ilk yılında yaklaşık 300 insansız hava aracı (İHA), 150 seyir füzesi ve 120 balistik füze kullandığını, ayrıca yaklaşık 50 insansız patlayıcı yüklü deniz aracını devreye soktuğunu değerlendiriyor.   

İsrail çevrelerinde, bu askeri kapasitenin ana kaynağı olarak İran görülüyor. Bu da İsrail’i, bölgedeki dengenin en önemli unsurlarından biri olarak, İran ile Husi grubu arasındaki ilişkiyi koparma yönünde çalışmaya sevk ediyor.  

İsrail, grubu kontrol altına almayı, İran’ın gelişmiş askeri teknoloji transferini sınırlamayı ve Yemen topraklarında İranlı askeri danışmanların varlığını engellemeyi hedefliyor.  

İsrail, Kızıldeniz’de İran’ın gemiler ya da olası askeri üsler üzerinden gerçekleşebilecek her türlü varlığını, kendi iç güvenliği ve deniz çıkarları açısından doğrudan bir tehdit olarak değerlendiriyor.  

Tel Aviv, Tahran’ı, Kızıldeniz’de konuşlu “Saviz” ve “Behşad” gibi gemilere yerleştirilen radar sistemleri aracılığıyla istihbarat sağlayarak, güncel deniz görüntüleri temin ederek ve daha küçük gemiler üzerinden kaçakçılık faaliyetleri yürüterek Husilere dolaylı destek vermekle suçluyor.   

Ayrıca İsrail, Yemen’i, daha önce Sudan ve Libya üzerinden yürütülen geleneksel kaçakçılık hatlarına alternatif bir güzergah olarak, Filistinli direniş gruplarına silah sevkiyatında potansiyel bir geçiş noktası olarak görüyor.  

7 Ekim savaşı, bu bağlamda adaların stratejik önemine dair bir model oluşturdu.  

Sokotra Adası, Husilerin coğrafi ve demografik derinliğinden uzak konumu nedeniyle özel bir değer taşıyor.  

Bu durum, doğrudan güvenlik tehditleri açısından Yemen veya Somali kıyılarında askeri ya da güvenlik altyapısı kurmaya kıyasla, ada üzerinde altyapı oluşturmayı ve güvenliğini sağlamayı daha yönetilebilir kılıyor.   

Bu çerçevede İsrail, esas olarak istihbarat toplamaya odaklanıyor.   

Konuya ilişkin değerlendirme yapan, Kudüs Strateji ve Güvenlik Enstitüsü’nden İsrailli analist Jonathan Spyer, Sokotra ve çevresindeki adaların Kızıldeniz ve Aden Körfezi’ndeki deniz trafiğini denetlemeye imkan veren stratejik bir konumda bulunduğuna dikkat çekti.  

Spyer, bölgedeki İsrail varlığının özel askeri şirketler aracılığıyla sağlanabileceğine işaret etti.  

Aynı zamanda, İsrail’in bölgesel müttefiklerinin askeri altyapısını kullanarak, İran ve bağlantılı yapılarla mücadelede askeri iş birliğinin güçlendirilebileceğini vurguladı.  

Adanın konumu, onu kontrol eden tarafa Avrupa, Orta Doğu ve Asya arasındaki deniz trafiğini izleme, hatta etkileme imkanı sunuyor. Bu durum da, büyük ve bölgesel güçleri, adayı hayati bir lojistik ve gözetim merkezi olarak görmesine yol açıyor.  

Sokotra Adası, geçmişte Somalili korsanların faaliyetlerine dolaylı lojistik destek noktası olarak da kullanıldı.   

Aden Körfezi’ne ve uluslararası deniz yollarına yakınlığı, yakıt ve erzak temini açısından elverişli bir ortam sağlayarak saldırı botlarının denizde daha uzun süre kalmasına ve Umman kıyıları ile Hint Okyanusu’na kadar uzanan daha geniş bir alanda faaliyet göstermesine imkan tanıdı.  

Bu bağlamda bazı Somalili korsanlar, özellikle Yemen’de devrimin ardından yaşanan siyasi istikrarsızlık ve ada çevresindeki denetim seviyesinin düşmesiyle birlikte, Sokotra takımadalarını saldırı taktiklerinin bir parçası olarak kullandı.   

Mevcut durum, ana gemilerin hareket noktası olarak kullanılmasına ve bu gemilerden ayrılan daha küçük botlarla daha geniş bir alanda saldırıların gerçekleştirilmesine olanak sağladı.  

Babu’l Mendeb: Küresel bir boğaz noktası  

Aynı coğrafi mantık bugün de geçerliliğini koruyor. Devletler, aynı rotalar boyunca yakıt ikmal noktalarını güvence altına almaya, gözetim ile hava ve deniz koordinasyonunu sağlamaya çalışıyor.   

Büyük güçler, Babu’l Mendeb Boğazı’na yakınlığı nedeniyle Sokotra Adası’na stratejik ve askeri bir perspektiften yaklaşıyor.  

Zira ada, bölgedeki çatışma ve savaşların seyrini, hatta daha geniş ölçekte gelişmeleri etkileyebilecek bir üstünlük noktası oluşturuyor.  

Herhangi bir çatışma patlak verdiğinde deniz ulaştırma hatları, ikmal ve askeri desteğin taşındığı başlıca güzergahlardan birine dönüşüyor.  

Süveyş Kanalı ve Babu’l Mendeb Boğazı, doğu ile batıyı birbirine bağlayan kilit geçitler olarak öne çıkıyor ve bu durum, bir bakıma devletlerin uluslararası sistemdeki konumlarının da yansıması oluyor.  

Babu’l Mendeb Boğazı ve çevresindeki sular, ticaret ve enerji açısından hayati bir geçiş niteliği taşıyor. Körfez ile Kızıldeniz ve Süveyş Kanalı arasında her yıl milyonlarca varil petrol ve binlerce gemi bu hat üzerinden geçiyor.  

Tahminlere göre 2023 yılında küresel ticaret hacminin yüzde 12 ila 15’i Babu’l Mendeb boğazından gerçekleşti.  

Süveyş Kanalı’ndan geçen konteyner ticareti ise yaklaşık yüzde 25 ila 30 olarak kaydedildi. Bu da küresel konteyner taşımacılığının yaklaşık yüzde 20’sini temsil ediyor.  

Buna ek olarak, deniz yoluyla taşınan petrolün yaklaşık yüzde 12’si ve sıvılaştırılmış doğal gazın yüzde 8’i bu güzergahtan geçti.   

Asya ile Avrupa arasındaki ticaretin yaklaşık yüzde 40’ı bu rotadan yapılırken, iki bölge arasında seyreden gemilerin yüzde 95’inden fazlası Kızıldeniz üzerinden geçişe bağımlı durumda.  

Buna karşılık, nükleer enerjili uçak gemileri de dahil olmak üzere her yıl 35 ila 45 arasında ABD savaş gemisi Süveyş Kanalı ve Babu’ Mendeb Boğazı’ndan geçiyor.   

Mısır, bu gemilere kanaldan geçişte öncelik tanıyarak geçişlerini hızlandırıyor ve bazı durumlarda ücret almıyor.   

Süveyş Kanalı, Körfez ile Avrupa arasındaki deniz trafiğini, Ümit Burnu’nu dolaşmaya kıyasla mesafe ve süre bakımından yaklaşık yüzde 40 ila 45 oranında kısaltıyor. Böylece yaklaşık 6 bin deniz mili ve seyir süresinde bir haftadan fazla tasarruf ediliyor.   

Sonuç olarak, Babu’l Mendeb ve Süveyş Kanalı üzerinden geçiş, Akdeniz ile Hint Okyanusu arasındaki filoların geçiş süresini önemli ölçüde azaltıyor ve Kızıldeniz’i ABD açısından özel öneme sahip stratejik bir askeri koridor haline getiriyor.  

Kızıldeniz kıyıları ve Aden Körfezi incelendiğinde, bölgenin nüfuz kurmaya çalışan büyük güçlerin yoğun rekabetine sahne olduğu, daha küçük bölgesel aktörlerin ise güvenlik ve siyasi denklemin şekillenmesinde rol oynadığı görülüyor.   

Jeopolitik çıkarlar bu bölgede karmaşık biçimde iç içe geçerken, bölgesel ve uluslararası güçler sularının ve hayati önem taşıyan su yollarının kontrolü için rekabet ediyor.  

Söz konusu durum, bölgeyi uluslararası sistemdeki en önemli çatışma alanlarından biri ve hatta küresel gerilimlerin ölçülebileceği göstergelerden biri haline getiriyor.  

Bu nedenle Kızıldeniz, askeri ve güvenlik hesaplarının yoğunlaştığı açık bir stratejik sahaya dönüşmüş durumda.  

Kızıldeniz kıyıları, Aden Körfezi ve Afrika Boynuzu boyunca askeri üslerin yayılması, mevcut jeopolitik rekabetin yoğunluğunu yansıtıyor ve bölgenin uluslararası stratejik hesaplarda en fazla askerileşmiş ve en önemli alanlardan biri olduğunu teyit ediyor.  

Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nün haritasına göre bölgede onlarca askeri üs bulunuyor.   

Cibuti, ABD, Çin, Fransa, Japonya, Almanya, İtalya, İspanya ve Suudi Arabistan’a ait operasyonel üslerin yer aldığı başlıca merkez konumunda bulunurken, Eritre’de olası İsrail ve Rusya varlığına, Sudan limanlarında ise Türk ve Rus varlığına işaret ediliyor.  

BAE üsleri de Eritre’deki Assab kentinden başlayarak Somali’de Berbera ve Bosaso üzerinden Yemen’de Sokotra’ya kadar uzanan hat boyunca Kızıldeniz’in güneyi ve Aden Körfezi’ne yayılmış durumda.  

Buna, Kenya ve Umman’daki ABD ve İngiliz askeri noktaları ile Mayotte ve Reunion’daki Fransız tesisleri de ekleniyor.   

Ayrıca bölgede, Birleşik Görev Güçleri 150, 151 ve 152 ile Avrupa Birliği Deniz Gücü’nü kapsayan çok sayıda deniz oluşumu bulunurken, Hindistan’ın artan varlığı da dikkat çekiyor.  

Mısır, bölgedeki en büyük üslerden biri olan Berenice Askeri Üssü üzerinden varlığını güçlendirirken, Kral Faysal Deniz Üssü Suudi Arabistan’ın batı filosunun konuşlanmasında temel bir dayanak noktası oluşturuyor.   

Bu gelişmeler, söz konusu hayati deniz koridorunda nüfuz tesis etme ve deniz yollarını güvence altına alma yönündeki daha geniş çaplı rekabetin parçası olarak öne çıkıyor.  

Sonuç olarak, Kızıldeniz’de yaşanan gelişmelerin artık yalnızca Gazze savaşının coğrafi bir uzantısı olmadığı, bölgesel ve uluslararası düzeyde güç dengelerinin yeniden şekillendiği merkezi bir sahaya dönüştüğü görülüyor.   

Husiler, Yemen’in jeopolitik konumundan yararlanarak çatışmayı geleneksel kara boyutundan deniz alanına taşımayı başardı ve büyük güçlerin hesaplarını alt üst eden alışılmadık bir caydırıcılık denklemi dayattı.  

Öte yandan, İsrail’in bölgesel ve uluslararası hamleleri, ister askeri varlıklarını güçlendirmek isterse Sokotra gibi stratejik konumlarda yerleşmek olsun, kontrolün artık yalnızca ateş gücüyle ölçülmediği anlayışını yansıtıyor.  

Afrika Boynuzu’ndaki ticaret ve enerji akışlarını izleme ve kendi ticari hatlarını güvence altına alma kapasitesine rağmen, işgal altındaki topraklarda veya kendi gemilerinde olsun, Husileri caydırma ve saldırılarını durdurma konusunda hala güçsüz kalıyor.  

Bu çerçevede Kızıldeniz bölgesi, her an alevlenebilecek açık bir gerilim alanı olmaya devam edecek.  

Bölgede savaş ihtimali arttıkça, deniz geçiş hatlarının baskı ve yıpratma aracı olarak kullanılması olasılığı da artacak.   

Bu da herhangi bir gerilimin bölgesel sınırları aşan sonuçlar doğurarak, uluslararası sistemin yapısını etkilemesine ve nüfuz haritalarının yeni temeller üzerinde yeniden çizilmesine yol açabilecek.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.