Kelimelerin Peşinde, Kitaplarla Yaşamak

Gazeteci-Yazar Turan Kışlakçı, kitapların insan hayatındaki derin etkisini ve kitap okumanın hayatı değiştirerek bir yaşam tarzına nasıl dönüştüğünü Fokus+ için kaleme aldı.
Kelimelerin Peşinde, Kitaplarla Yaşamak

29.04.2025 - 17:36  |  Son Güncellenme:  01.09.2025 - 15:34

23 Nisan “Dünya Kitap Günü” vesilesiyle, kitapların kuytulu dünyasına doğru bir seyahate çıkmak istedik. Kitaplarla örülmüş bir hayatın ayrı bir manası, daha derin bir ehemmiyeti vardır. Onlar, hayal gücümüzün gizli odalarını aydınlatır, ruhumuzun ufkuna serin rüzgârlar üfler. Büyük üstat Cemil Meriç, “Kitap zekâyı kibarlaştırır” diyerek kitabın ehemmiyetini şöyle resmeder: “Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza…”
Arjantin’in usta kelâm üstadı Jorge Luis Borges de der ki: “Bence kitap okumak, âşık olmaktan yahut seyahat etmekten aşağı kalan bir tecrübe değildir.” Zaten Tanrı’nın insana ilk emri de “Oku” değil miydi?

Otuz bin kitapla yaşayınca, dostların ve ahbapların aynı sualleri defalarca yöneltmesi mukadderdir. Hayat telaşında sıkça işittiğim bir soru vardır: “Bu kitapların hepsini okudun mu? Bu kadar kitaba ne kadar vaktini verdin?” Cevabım hep aynı olmuştur:  

“Kitaplar yalnızca zamanımı değil, hayatımın tamamını aldı. Çünkü kitapla kurulan dostluk, bir ömürlük seyrüseferdir; kelimelerin limanına demir atmakla başlar, insan ruhunun en sessiz kıyılarına kadar uzanır.”

Okumanın manası üzerine düşünürken, ünlü İtalyan astronom ve fizikçi Galileo’nun sözleri çınlar zihnimde: “Okumak, insanüstü güçlerin kapısını aralamaktır.”  

20. yüzyılın ünlü roman yazarlarından Franz Kafka ise daha derine iner; ona göre kitap, “içimizdeki buzla kaplı denizi kıran bir balta”dır. Fransız Şair ve yazar Paul Valéry, bir kitabın kapağını açmanın bile insanı kendi eylemlerine yeni bir nazarla bakmaya sevk edeceğini söyler. İngiliz kadın yazar Virginia Woolf’un sesi ise derinden gelir: “Önyargılarımızı bir kenara bırakmadıkça, hakiki mânâda hiçbir satır okunmuş sayılmaz.”

Yazarın ve yazının bedelleri  

Tarih boyunca bazı kitaplar ve bazı yazarlar; devletler, cemaatler, rejimler eliyle “zararlı”, “tarih bilmez” yahut “edepsiz” damgası yemiştir. Lâkin zaman, kitap muhiplerine, hakikat arayıcılarına ve bugünün kitap kurtlarına yani bibliyomanlarına öğretmiştir ki: Kötü kitap yoktur; her biri bizi bir başka güzelliğe çıkaracak gizli bir yol haritasıdır. Amerikalı yazar Henry Miller’ın dediği gibi: “Beğenmediğiniz kitaplar bile sizi, bir gün seveceğiniz kitaplara götürebilir.”

Bazılarımız kitaplara, hayatın kalabalığından kaçmak için sığınırız. Borges ve Ahmet Hamdi Tanpınar muhibbi Türkiye’nin yakından tanıdığı Arjantinli ünlü yazar Alberto Manguel, “Okumanın Tarihi”nde der ki: “Okumak, kendi başıma olmak için bir gerekçe sundu ya da yalnızlığımın bir anlamı oldu.” Evet, gerçek dost kitaplar, insanı yalnızlığının sessizliğinde teselli eder. Varoluşçu felsefenin önemli isimlerinden Jean-Paul Sartre da kendi kütüphanesini anlatırken şöyle der: “Kitaplar kuşlarım ve yuvalarımdı; evcil hayvanlarım, ahırım ve kırsalım. Kütüphane, dünyaydı; aynada yansımış bir dünya.”

Kitaplarla olan yolculuğum ilkokulun son yıllarında başladı. O yaşlarda halk kütüphanesine gider, gazetelerin verdikleri dergileri biriktirirdim. Görsellerle bezenmiş dergiler, yıldızlara dair metinler, ansiklopedilerin tozlu bilgileri beni büyüledi. Okuma yolculuğum, şiire duyduğum derin muhabbetle başladı. Şiir, beni kitapların sükûnetli iklimine itti. Bugün bile kitap sayfalarının kokusu, bana hayatta olduğumu fısıldar. Teknoloji ne kadar ilerlerse ilerlesin, dijital çağ başımızı ne kadar döndürürse döndürsün, kâğıda dokunduğumda ruhumda uyanan his değişmiyor: Kitap, hayatın daha derin, daha yaşanmaya değer olduğunu söyler bana. Kitapçılarda, sahaflarda dolaşmak, gizli bir hazineyi aramak gibidir…

Benim muradım yalnızca bir okuyucu olmak değildi; başkalarında da okuma aşkını uyandırabilmekti. Zira kitapla kurulan ilişki, sadece entelektüel bir bağ değil, bir gönül işidir. Ve öğrendim ki, ömür boyu sürecek bir okuma alışkanlığı ancak okumayı hayatın merkezine yerleştirerek kazanılır. Okumak, bir rutinden ziyade, hayatın mana damarlarına sızan bir bakış açısıdır. Tarihin büyük kalemleri de böyle bakmıştır kitaba. İster Batılı filozoflar olsun ister doğunun büyük İslam âlimleri… Üstad Necip Fazıl şöyle der: “Seneler vurmadan silgiyi, bağlayın kitapla bilgiyi.” Alberto Manguel’in “Geceleyin Kütüphane” adlı kitabında naklettiği gibi, "On altıncı yüzyılda, daha çok Latifî adıyla bilinen Osmanlı şairi Abdüllatif Çelebi kütüphanesindeki her bir kitap için şöyle demişti: 'bütün dertleri defeden hakiki ve müşfik dost'" der.

Okumanın maddi boyutu: Kağıt

Peki, elimizde tuttuğumuz o sıradan kâğıt yaprağı, gerçekte nedir? Kâğıt, mikroskobik ölçekte dokunmuş incecik liflerin sessizce ördüğü, insan nazarının çoğu zaman idrak edemediği mahrem bir sanat eseridir. Üzerine serpilen mürekkep ise bir ruhun serencamını, bir medeniyetin hafızasını taşır. Boston College’da İslam ve Asya Sanatı Profesörü olan Jonathan M. Bloom’un kıymetli eseri “Kâğıda İşlenen Uygarlık: Kâğıdın Tarihi ve İslam Dünyasına Etkisi”, kâğıt sayesinde Şehnâmelerden Binbir Gece Masallarına, Kelile ve Dimne’den kadim çağların görkemli eserlerine kadar nice hikâyenin nasıl kopyalanarak nesilden nesile ulaştırıldığını anlatır. Alberto Manguel’in ifadesiyle, yazı; fikirlerin ve hislerin bedene bürünmüş hâlidir. Ve ünlü fizikçi Albert Einstein’ın bir soruya verdiği o veciz cevapta dediği gibi:  

“Kâğıt denilen küçük bir sahada dünyayı keşfetmeye çalışıyorum.”

Şilili yazar Isabel Allende, büyükbabasının ölüm haberini aldığı o gece yazmaya başladığında, kelimeler onu bambaşka bir hikâyeye taşır: “Barabas denizden geldi,” cümlesiyle “Ruhlar Evi” romanı doğar. Yas değil, bir doğumdur bu, acıdan doğan bir evren. Oxford Üniversitesi’nin bir araştırması da kitapların yalnızca ruhu değil, hayatın istikametini de değiştirdiğini gösterir. 16 yaşında düzenli okuyanların, 33 yaşında daha nitelikli işlerde çalıştığı, daha yüksek öğrenim oranlarına ulaştığı görülmüştür. UNESCO ise okumayı, yalnızca bireysel başarı değil, aynı zamanda toplumsal bilinç ve sorumluluk duygusunun da temeli sayar.

Kitap dostu olarak bilinen Amerikalı yazar Donalyn Miller, ömür boyu okuma alışkanlığına sahip insanların beş ortak niteliğini şöyle sıralar: “Hayatın yoğunluğuna rağmen okumaya vakit ayırmak, okuduklarını seçmek, okuma tecrübelerini paylaşmak, iyi kitapların izini sürmek ve sevdikleri yazarları takip etmek.”

Neyi nasıl okumalıyız?

Gençlik yıllarımda hep şu soruyla cebelleşirdim: “Ne okumalıyım?” Bugün de insanlar aynı suali soruyor: “Hangi kitapları önerirsiniz?” Uzun okumalarımın ardından şunu öğrendim: “Kitap okumak bir yolculuktur, bir Simurg yolculuğudur. Cevap da şudur: Karşına çıkan her şeyi oku. Felsefeden dine, edebiyattan fiziğe… Kafan karışsın, kalbin yara alsın. Zira zamanla, bu dallar arasında kurduğun bağlar seni dünyanın en bahtiyar insanı kılacaktır.”

Bazı kitaplar, bir hayatı değiştirme kudretine sahiptir. Herkes kendi yolunu bulur; ama bazen bir rehber, karanlıkta parlayan bir yıldız gibi kıymetlidir. Amerikalı yazar William Faulkner der ki: “Oku, oku, oku. Her şeyi oku; çöpleri, klasikleri, iyi ve kötü her şeyi oku ve onların nasıl yazıldığını anla. Tıpkı ustasını izleyen bir çırak gibi. Oku! Onu özümse. Sonra yaz. Eğer iyi olursa, öğrenmişsin demektir. Kötü olursa, pencereden at gitsin!”

Bir yazıda okumuştum: “Haftada bir iki iyi kitap, ara sıra bir gazete veya dergi, boş zamanlarda bir roman, önemli kitaplar üzerine eleştiriler.” Belki sen de bir gün Fransız roman yazarı Gustave Flaubert’in sözünü okursun: “Çocuklar gibi eğlenmek, hırslılar gibi öğrenmek için okuma; yaşamak için oku.” Modern batı felsefesinin kurucularından Descartes ise der ki: “İyi kitaplar okumak, geçmiş yüzyılların en iyi insanlarıyla sohbet etmektir.” Hastalığı sebebiyle uzun süre yatağa bağlı kalan feylesof Descartes, klasik edebiyatı okurken aslında çağlar boyunca biriktirilmiş zihinsel hazinelerle konuştuğunu söyler.

Ürdünlü yazar Abdurrahman Münif’in dediği gibi: “Okumayı yalnızca bir alışkanlık değil, bir hayat tarzı hâline getir.” Alberto Manguel’in “Gezgin, Kule ve Kitapkurdu” adlı eserinde olduğu gibi, okuyucu bazen bir kitap kurdudur, bazen bir kulede yalnız bir düşünür, bazen de yollara düşmüş bir seyyah. 2016 yılında hayatını kaybeden çağımızın büyük düşünürlerinden Umberto Eco’nun sesi de kulaklarımda yankılanır: 

“70 yaşına geldiğinde, okumayan insan sadece bir hayat yaşamış olacaktır. Okuyan ise 5000 yıl yaşamış olacaktır. Okumak, ölümsüzlüğü geriye doğru yaşamaktır.”

Hasıl-ı kelâm, Kitaplarla geçen bir ömür, insanın hem kendine hem de zamana açtığı sessiz bir yolculuktur. Her kitap, bizi ruhumuzun derinliklerine ve dünyanın saklı yüzlerine taşıyan bir seferdir. Okumak, yalnızca bilgi edinmek değil, daha çok incelmek, derinleşmek ve insan olmaktır… Ve sonunda anlarız ki, hakikate varan yolların en vefalısı, daima kitapların gölgesinden geçer. Öyleyse ömrümüzün bir köşesinde, daima kitaplara açılan bir kapı açık kalsın; yorulduğumuzda, kaybolduğumuzda yeniden bulmak için… Ve üstad Cemil Meriç’in sözleriyle bitirelim: “Kitap bir limandı benim için. Kitaplarda yaşadım. Ve kitaplardaki insanları sokaktakilerden daha çok sevdim.” 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.