Kartlar Yeniden Dağıtılırken: Ankara-Riyad-İslamabad Stratejik Konsorsiyumu

Araştırmacı Umut Berhan Şen, Ankara-Riyad-İslamabad hattında şekillenen stratejik yakınlaşmayı, savunma sanayii, teknoloji transferi ve değişen küresel güç dengeleri ekseninde Fokus+ için kaleme aldı.
kartlar-yeniden-dagitilirken-ankara-riyad-islamabad-stratejik-konsorsiyumu.jpg

11.08.2026 - 11:14  |  Son Güncellenme:  11.08.2026 - 13:47

Küresel jeopolitiğin o bildik, hantal ve Soğuk Savaş kalıntısı kalıplarını bir kenara bırakıp masaya biraz daha yakından bakarsak, Ankara, İslamabad ve Riyad hattındaki bu hareketliliğin arkasındaki gerçek rasyonaliteyi çok daha net görebiliriz. Medyada heyecanla köpürtülen o “Türk NATO’su” ya da yeni bir askerî pakt söylemleri, aslında 21. yüzyılın o akışkan ve dinamik güç ilişkilerini 20. yüzyılın statik gözlükleriyle okuma hatasından başka bir şey değil. Kimse kusura bakmasın ama realizmin o katı kuralları masada dururken, duygusal yaklaşımlarla ya da aceleci manşetlerle jeopolitik analiz yapılmaz. 

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi Muhammed bin Selman ve Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif

Meseleyi doğru anlamak için şu can alıcı gerçeği kabul ederek başlamamız gerekiyor: İttifaklar, ortak hislerden ziyade tehdit algılarının simetrisinden beslenir. Şimdi bu üç aktörün güvenlik haritasını önümüze açalım. Türkiye’nin Suriye ve Irak hattındaki terör koridoruyla mücadelesi, Doğu Akdeniz ve Ege’deki beka savaşı nerede; Pakistan’ın tüm askerî enerjisini kilitlediği Hindistan ve Keşmir odaklı ontolojik savunma mimarisi nerede? Suudi Arabistan’a gelince, onların da tüm tehdit algısının merkezinde Körfez’deki enerji hatlarının güvenliği ve İran’ın vekil unsurlarının asimetrik füze tehditleri oturuyor. Dolayısıyla, NATO’nun o meşhur 5. maddesi gibi “Birimize yapılan saldırı hepimize yapılmıştır” taahhüdünü bu üç farklı coğrafya arasında kurumsal bir sözleşmeye bağlamak, bugünün dünyasında ne askerî ne de diplomatik bir rasyonaliteye sığar. Zaten Türkiye’nin bir NATO üyesi olarak sırtındaki mevcut hukuki yükümlülükler de henüz bu tarz alternatif bir paktın kurulmasının önünde çok net bir yapısal bariyerdir. 

Post-Grand strateji ve teknoloji transferi 

Tam da bu noktada, jeopolitik analiz yaparken sıklıkla düşülen en büyük tuzaklardan birine dikkat çekmek gerekiyor: Kurumsal bir yapının yokluğunu, stratejik bir vasatlıkla karıştırmak. 21. yüzyılın güvenlik mimarisi artık bağlayıcı antlaşmaların, ağır işleyen karargâh bürokrasilerinin ve esneklikten uzak hantal yapıların omuzlarında yükselmiyor. Tam aksine, günümüz uluslararası sistemi; bölgesel güçlerin anlık, esnek ve tematik iş birlikleri üzerinden güç projeksiyonu yaptığı bir “post-grand strateji” çağını yaşıyor. Yani taraflar, çıkarlarının örtüştüğü spesifik alanlarda derinleşirken, çelişen veya uyuşmayan başlıklarda birbirlerini bağlamayacak bir hareket alanı bırakıyor. Ankara-Riyad-İslamabad üçgenini tam olarak bu perspektiften okumak zorundayız. 

Bu yaklaşımı somutlaştıran en kritik sacayağı ise şüphesiz askerî-endüstriyel entegrasyondur. Bugün Batılı küresel güçlerin, özellikle ABD ve Avrupalı müttefiklerin, stratejik teknolojilerin transferinde ve silah satışlarında uyguladığı örtülü veya açık ambargolar, gelişmekte olan bölgesel aktörleri radikal bir karar almaya zorladı: Kendi kendine yetebilirlik ve stratejik özerklik. Türkiye, son yirmi yılda savunma sanayiinde yakaladığı %80’leri aşan yerlilik oranıyla bu iradenin sahadaki en somut simgesi hâline geldi. Bayraktar TB2 ve Akıncı TİHA’ların Karabağ’dan Libya’ya, Ukrayna’dan Doğu Akdeniz’e kadar operasyonel doktrinleri nasıl değiştirdiğini hep birlikte izledik. Ancak mesele sadece taktik seviyedeki insansız araçlardan ibaret değil. MİLGEM projesiyle denizaltı savunma harbinde kat edilen mesafe, HÜRJET, TFX KAAN gibi platformlarla 5. Nesil havacılık teknolojisine atılan adım ve mühimmat teknolojisindeki yerlileşme hamlesi, Türkiye’yi sıradan bir silah alıcısı olmaktan çıkarıp “teknoloji sağlayıcı” bir eksene oturtmayı başardı. 

Türkiye’nin teknolojisi, Suudi Arabistan’ın sermayesi ve Pakistan’ın askerî derinliği 

İşte tam bu noktada Riyad ve İslamabad’ın masaya ne getirdiği sorusu hayati bir önem kazanıyor. Batı’ya olan mutlak askerî bağımlılığını kırmaya çalışan Suudi Arabistan, “Vizyon 2030” hedefleri doğrultusunda askerî harcamalarının en az %50’sini yerelleştirmeyi stratejik bir ana hedef olarak önüne koydu. Yıllarca Batılı konvansiyonel silah sistemlerine yüz milyarlarca dolar aktaran ancak Yemen’deki veya Körfez’deki krizlerde bu sistemlerin kullanım kısıtlamalarıyla yüzleşen Suudi aklı, Ankara’nın sunduğu bağımsız ve koşulsuz teknoloji transferi modelini stratejik bir can simidi olarak görüyor. Suudi Arabistan’ın devasa finansal sermayesi ve AR-GE fonlama kapasitesi, Türkiye’nin operasyonel tecrübesi ve mühendislik birikimiyle birleştiğinde ortaya çıkacak sinerji, sadece iki ülkenin değil, bölgesel güç dengesinin de çehresini değiştirecek nitelikte. 

Denklemin üçüncü bileşeni olan Pakistan ise basit bir bölgesel ortak olmanın çok ötesinde, bu konsorsiyuma derinlik katan kritik bir askerî-nükleer aktör. Pakistan, on yıllardır Güney Asya’nın zorlu jeopolitiğinde ve Hindistan gibi devasa bir konvansiyonel güç karşısında geliştirdiği nitelikli askerî insan kaynağı, havacılık tecrübesi ve hepsinden önemlisi İslam dünyasındaki tek nükleer güç olma vasfıyla masada oturuyor. JF-17 Thunder projesinde Çin ile yakaladığı ortak üretim tecrübesi, Pakistan’ın karmaşık savunma projelerindeki endüstriyel adaptasyon kabiliyetini kanıtladı. Hatta, Türkiye’nin KAAN gibi devasa boyutlardaki 5. Nesil savaş uçağı projesinde ihtiyaç duyduğu küresel ölçekteki finansal desteği Suudi Arabistan sağlayabilirken; uçağın seri üretim süreçlerinde, test safhalarında ve pilot eğitimi gibi operasyonel alanlarda ihtiyaç duyulacak kitlesel askerî entegrasyonu Pakistan tamamlayabilir. Tabii bu durum, soyut bir ittifak söyleminden öte, reel karşılığı olan devasa bir üretim ve pazarlama ekosisteminin doğması demektir. 

Tüm bu tabloyu küresel sistemin mevcut güç dengeleri üzerinden okuduğumuzda, bu üçlü yapının neden Washington, Brüksel, Pekin veya Yeni Delhi gibi merkezlerde yakından takip edildiğini anlamak zor değil. Batı merkezli küresel düzenin kademeli olarak çöktüğü, çok kutuplu ve belirsizliğin hâkim olduğu bir döneme giriyoruz. ABD’nin Orta Doğu’dan stratejik pivotunu Asya-Pasifik’e kaydırma gayreti, bölgede muazzam bir güvenlik vakumu yarattı. Bu vakum ya Çin ve Rusya gibi revizyonist küresel güçler tarafından doldurulacaktı ya da bölgesel aktörler kendi güvenlik mimarilerini inşa etmek zorunda kalacaklardı. Ankara, Riyad ve İslamabad tam olarak bu ikinci seçeneği yürürlüğe koymuş durumdadır. Bu hamle, Neorealist teoride bir küresel güce eklemlenme stratejisinin terk edilip, bölgesel dengeleme mekanizmalarının devreye sokulmasının en tipik örneğidir. 

Lakin bu resme toz pembe bir gözlükle bakmak da jeopolitik ciddiyetle bağdaşmaz. Bu konsorsiyumun önünde aşılması gereken son derece çetin yapısal engeller ve potansiyel türbülanslar mevcut. Her şeyden önce, aktörlerin küresel sistemdeki dış politika yönelimleri ve müttefiklik ilişkileri tam anlamıyla çakışmıyor. Türkiye bir NATO üyesi olarak Batı güvenlik mimarisinin bir parçası olmaya devam ederken; Pakistan, Çin ile kurduğu stratejik ortaklık üzerinden Pekin’in Kuşak ve Yol İnisiyatifi’nin merkezinde yer alıyor. Suudi Arabistan ise bir yandan Washington ile güvenlik garantilerini müzakere ederken diğer yandan BRICS ve Şanghay İşbirliği Örgütü gibi küresel kümelenmelerle ilişkilerini derinleştirmeye devam ediyor.   

Ayrıca bölgesel rekabetler de göz ardı edilemez. Hindistan, Ankara ve İslamabad arasındaki bu askerî-teknolojik yakınlaşmayı doğrudan kendi millî güvenliğine bir tehdit olarak okumakta ve Doğu Akdeniz’de Yunanistan, Güney Kıbrıs ve İsrail hattıyla ilişkilerini derinleştirerek karşı hamleler geliştirmektedir. Benzersiz bir şekilde, İran da sınırlarının hemen ötesinde şekillenen ve finansal gücünü Riyad’dan, askerî gücünü Ankara ve İslamabad’dan alan bu yapıyı kuşatıcı bir unsur olarak değerlendirebilir. Dolayısıyla, bu üçlü konsorsiyumun adımlarını atarken bölgesel güç dengelerini ve rakiplerin vereceği asimetrik tepkileri çok iyi hesaplaması, stratejik aklı her daim kriz yönetiminin önünde tutması gerekiyor. 

Kâğıt üstündeki paktlar değil, sahadaki işlevsel ortaklıklar 

Peki, kurumsal bir askerî paktın olmaması bu yakınlaşmanın küresel sistemde oyun değiştirici bir etki yaratamayacağı anlamına mı geliyor? Kesinlikle hayır. Tam aksine, karşımızda 20. yüzyıl tarzı hantal bir askerî blok değil, bugünün dünyasına çok daha uygun, esnek, amaca yönelik ve askerî-endüstriyel entegrasyona dayalı müthiş bir “asimetrik stratejik ortaklık” modeli var. Bu işin ana motoru da çok açık bir şekilde savunma sanayii ve teknoloji transferidir. Türkiye’nin sahada rüştünü ispatlamış insansız sistemleri, denizcilik projeleri ve akıllı mühimmat gücü, bu yapının teknolojik omurgasını oluşturuyor. Batı’ya olan mutlak bağımlılığını kırmaya çalışan ve askerî harcamalarını yerelleştirmek isteyen bir Riyad için Ankara bu yüzden en güvenilir liman. Denkleme Pakistan’ın havacılık tecrübesini ve nükleer caydırıcılık zırhını da eklediğinizde, KAAN gibi 5. Nesil savaş uçağı projelerinin arkasında nasıl devasa bir finansal ve üretimsel kaldıraç oluşabileceğini görmek hiç de zor değil. 

Velhasılıkelam; karşımızda resmî, kâğıt üzerinde imzalanmış şaşalı bir “Türk NATO’su” henüz yok. Ancak küresel statükoya, örtülü ambargolara ve Batı merkezli güvenlik diktelerine karşı kendi göbek bağını kendisi kesmeye karar vermiş, bağımsız hareket etme kabiliyetini arayan revizyonist ve pragmatik bir stratejik konsorsiyum var. Ankara’nın stratejik ve teknolojik aklı, İslamabad’ın askerî-nükleer derinliği ve insan kaynağı, Riyad’ın ise devasa finansal gücü ve jeo-ekonomik nüfuzu, tek bir kurumsal çatı altında birleşmeseler dahi, ihtiyaç duyulduğunda ortak hareket etme ve proje geliştirme kabiliyetini sergileyebildikleri ölçüde Akdeniz’den Hint Okyanusu’na uzanan bu devasa coğrafyada küresel aktörlerin oyun planlarını bozmaya ve kartları yeniden dağıtmaya fazlasıyla yetecektir. Siyaset tarihi bize katı ve ideolojik ittifakların ilk büyük fırtınada çatladığını, çıkara dayalı esnek, geçirgen ve işlevsel stratejik ağların ise dalgalara çok daha iyi dayandığını defalarca gösterdi. Bu sessiz ama derinden gelen tektonik hareketlilik de romantik hamasetin değil, tam olarak bu soğukkanlı tarihsel ve realist rasyonalitenin bir eseri olsa gerek. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.