Kahire’den İstanbul’a: Kulüpler Vatan Kavramını Nasıl Şekillendirdi?

Yazar Huzaifa Hamza, Kahire ve İstanbul’daki köklü futbol kulüplerinin kuruluş hikâyeleri üzerinden spor, milliyetçilik, aidiyet ve vatan kavramı arasındaki ilişkiyi Fokus+ için kaleme aldı.
web-odak-kahire-den-istanbul-a-kulupler-vatan-kavramini-nasil-sekillendirdi-huzifa-hamza.

21.09.2026 - 16:41  |  Son Güncellenme:  21.09.2026 - 21:01

El-Ehli’nin ilk yönetim kuruluna bir İngiliz başkanlık etti. Son Osmanlı halifesinin oğlu, Fenerbahçe’nin fahri başkanlığını üstlendi. Mısırlılar ise daha sonra ülke futbolunun ikinci büyük kulübü Zamalek’e dönüşecek kulübün yönetimini Avrupalıların elinden aldı.

Bu üç olay, bugün bu kulüplere ilişkin yerleşik algıyı sarsıyor. Ancak aynı zamanda bizi kuruluş hikâyelerine götürüyor. O yıllarda bir saha arayışı, bir vatan arayışıyla; bir takım kurma düşüncesi ise bir ordu oluşturma fikriyle iç içe geçiyordu. Futbol oynama hakkı, egemenlik ve bağımsızlık hakkına ilişkin soruların da kapısını aralıyordu.

Kahire ve İstanbul’daki kulüpler, Osmanlı otoritesinin gerilediği, Avrupa güçlerinin etkisinin arttığı ve bu iki güç arasında farklı yönlere ve hedeflere sahip milliyetçi hareketlerin şekillendiği bir dönemde ortaya çıktı.

Ancak spor, özellikle de futbol, kontrol altına alınması bir yana kenarda tutulması bile kolay olmayan bir alandı. Futbol yaygınlaştıkça taraftarlar kendilerini, tuttukları takımın formasını giyen 11 oyuncuda görmeye başladı. Takımlarının galibiyetini hem kendi zaferleri hem de ülkelerinin başarısı olarak değerlendirdiler.

Öte yandan aidiyet duygusunun genişlemesi, hakların da herkes için aynı ölçüde genişlediği anlamına gelmiyordu. Tribündeki seyirci ile karar verici konumundaki kişi arasında hâlâ mesafe vardı. Bir kulübü sevmekle o kulübe üye olmak arasında da aşılması gereken bir eşik bulunuyordu.

Mısır’daki başlangıçların Türkiye kıyısından okunmasını ilginç kılan çelişki de burada ortaya çıkıyor. İki tecrübe, spora sporun ötesinde bir anlam yükleme noktasında birleşiyor ancak bu sonuca ulaşırken farklı yollar izliyordu.

Mısır milliyetçiliği İngiliz işgali altında gelişirken Türk milliyetçiliği, bazı mensuplarının reform yaparak ayakta tutmaya çalıştığı Osmanlı Devleti’nin içinde şekillendi. Daha sonra savaşlar ve devletin çöküşü, Türkiye’yi bambaşka bir geleceğe taşıdı.

Kulüplerin içinde yaşananları anlayabilmek için önce onları çevreleyen siyasi güce bakmak gerekiyor.

İngiltere, 1882’de Mısır’ı işgal etti ancak ülke resmî olarak Osmanlı Devleti’ne bağlı kalmaya devam etti. Hidiv yönetimdeydi, İngilizler ülkeye hâkimdi ve Babıali egemenliğin hukuki dayanağı olmayı sürdürüyordu.

Böylece tek bir ülkede üç farklı iktidar katmanı bir araya gelmiş, bağımsızlık sorusunu birden fazla cevaba açık bırakmıştı.

Yazar, siyasetçi ve Ümmet Partisi Genel Sekreteri Ahmed Lütfi es-Seyyid’in anıları, bu meselenin ne ölçüde görüş ayrılığına yol açtığını ortaya koyuyor.

Lütfi es-Seyyid, “Hayatımın Hikâyesi” adlı anı kitabındaki “Tam bağımsızlık istedik, ‘Babıali’ye karşı çıktınız’ dediler” başlıklı bölümde, bazı gazetelerin Ümmet Partisi’nin bağımsızlık talebine saldırdığını ve bunu Osmanlı egemenliğine karşı çıkmak olarak değerlendirdiğini anlatıyor.

Lütfi es-Seyyid ise parlamentodaki temsilin genişletilmesini ve genel olarak tek kişinin yönetimine karşı çıkılmasını savunuyordu. Böylece tartışma yalnızca yabancı hükümdarın kim olduğu meselesinden çıkıp yerli yöneticinin yetkilerinin sınırlarına, ülkenin kurtuluşundan halkın kendi kendini yönetme hakkına kadar uzandı.

Ancak İstanbul, bütün Mısırlı milliyetçilerin gözünde aynı konumda değildi.

Mısırlı siyasetçi Mustafa Kamil

Mısırlı siyasetçi Mustafa Kamil, “Şark Meselesi” adlı kitabında Osmanlı Devleti’nin parçalanmasını Avrupa güçlerinin hedeflerinden biri olarak değerlendirdi. Kamil’e göre Müslümanların, halifeliği zayıflatmaya yönelik girişimler karşısında Osmanlı yönetimini desteklemesi gerekiyordu.

Mustafa Kamil’in kitabı ile Lütfi es-Seyyid’in anıları birlikte okunduğunda, müttefik ile rakip arasındaki sınırların, Osmanlı aidiyeti ile Mısır egemenliği arasındaki ilişkinin henüz kesinleşmediği bir siyasi dünya ortaya çıkıyor.

İşgale karşı direniş, özgürlük ve bağımsızlığın ertesi gününün nasıl olması gerektiği konusunda birbirinden farklı düşünen grupları aynı noktada buluşturuyordu.

Kulüplerin doğuşunda milliyetçilik ve aidiyet 

Bu tartışmalar sürerken Yüksekokul Öğrencileri Kulübü Başkanı Ömer Lütfi, egemenlik ve bağımsızlık meselelerinden daha küçük görünen ancak kuracağı projenin temelini oluşturacak kesimin günlük hayatını doğrudan ilgilendiren bir sorunla uğraşıyordu:

Yüksekokul öğrencileri derslerden sonra nereye gidecekti? Mezun olup farklı işlere dağıldıklarında aralarındaki bağ nasıl korunacaktı?

Bu sorunun cevabı, kulübün yüksek komite başkanı Abdülhalik Servet’in 6 Şubat 1919’da El-Ehli Genel Kurulu önünde yaptığı ve daha sonra kulüp tarafından yeniden yayımlanan konuşmada yer alıyor.

Servet’in aktardığına göre Ömer Lütfi, gençlerin vakitlerini kahvehanelerde geçirdiğini, mezuniyetten sonra aralarındaki bağların koptuğunu görüyordu. Bunun üzerine gençlerin bir araya gelebileceği, spor yapabileceği, okul yıllarında kurdukları ilişkileri koruyabileceği ve bağlarını sürdürebileceği sağlıklı bir mekân kurulmasını önerdi.

El-Ehli fikri de işte bu buluşma ihtiyacından doğdu.

Bu proje, eğitimli Mısırlı gençlere sınıfların veya ders salonlarının sunamadığı bir şey sağlıyordu: Dersler ve mesai bittikten sonra geri dönebilecekleri bir topluluk.

Kulüpte insanlar arasındaki bağlar yenileniyor, buluşmaların belirli bir zamanı ve ilişkilerin de bir merkezi oluyordu. Bunlar kamusal faaliyetlerin temel unsurlarıydı. Elbette eline top alan herkesin siyasi bir programı yoktu. Ancak spor, arkadaşlıkların daha uzun süre devam etmesini ve kişisel ilişkilerin zamanla kurumsal bir yapıya dönüşmesini sağladı.

Fakat bir kurumun araziye, paraya ve resmî onaya ihtiyacı vardı.

İngiliz Mitchell Innes tam da bu noktada hikâyeye dahil oldu.

Maliye Bakanlığı Müsteşarı olan Innes, El-Ehli’nin ilk yönetim kurulunun başkanlığını üstlendi. Yönetim, 5 bin Mısır lirası sermayeli bir anonim şirket kurulmasına karar verdi ve proje için devlete ait bir arazi sembolik bir bedelle kiralandı.

Böylece El-Ehli, İngiliz hâkimiyetinden kurtulmaya çalışan milliyetçilerin yaşadığı bir ülkede, 1907 yılında bir İngiliz bürokratın tecrübe ve nüfuzundan yararlanarak kuruldu.

Geçmişe bugünün sloganlarıyla bakıldığında bu durum keskin bir çelişki gibi görünebilir.

Ancak kuruluş döneminin şartlarına dönüldüğünde, sivil girişimlerin mevcut yönetimle ne kadar fazla müzakere etmek zorunda kaldığı görülüyor. Milliyetçi bir amaç tek başına ruhsat almaya yetmiyor, heyecan da tek başına arazi satın alamıyordu.

Innes’in arabuluculuğu projenin nasıl başlayabildiğini açıklarken, asıl takip edilmesi gereken başka soruları da gündeme getiriyor: Bu kurumu daha sonra kimler kullandı? Ona nasıl bir anlam yüklediler? Taraftar kitlesi zamanla nasıl genişledi?

Kahire’de mezunları bir araya getiren bir merkezden hareketle eğitim ile spor arasındaki bağ bizi İstanbul’daki bir edebiyat dersine götürüyor.

Galatasaray Kulübü’nün yayımladığı kuruluş hikâyesine göre Ali Sami Yen ve arkadaşları, 1905 yılında Galatasaray’ı kurmaya burada karar verdi.

Asım haftada bir kuruş topluyor, Cevdet formaları yıkıyor, Ali Sami ise topun bakımını yapıp yırtıldığında yamıyordu.

Şampiyonluklardan ve yıldız oyunculardan önce tamir edilmesi gereken bir top, yıkanması gereken formalar vardı.

Bu küçük ayrıntılar, şampiyonluk listelerinin anlatamayacağı kadar güçlü bir hikâye sunuyor.

Öğrencilerin ellerindeki imkânlarla kulüplerini nasıl kurduklarını, başarılarını paylaşmadan önce yükünü nasıl bölüştüklerini gösteriyor.

Arkalarında ise 1868 yılında yeniden düzenlenen ve modern eğitim sisteminin bir parçası olarak beden eğitimini programına dahil eden Mekteb-i Sultani’nin mirası vardı.

Kahire’de kulüp, Mısır eğitim sisteminden yetişen gençlerin birbirleriyle bağını korurken İstanbul’da takım, Osmanlı modernleşmesinin önemli kurumlarından birinin içinde büyüdü.

Bununla birlikte yeni oluşan topluluk tek bir kimliğe kapalı değildi.

Ali Sami Yen, Türk olmayan takımları yenme arzusundan söz ederken aynı anlatıda Bulgar ve Sırp öğrencilerin de kendileriyle birlikte takımda oynadığını belirtiyor.

İlk bakışta sıradan görünen bu ayrıntı, Türklerle yabancılar arasındaki mutlak bir karşılaşma anlatısını ve sporun geniş alanını dar bir savaş meydanına dönüştüren yaklaşımı zayıflatıyor.

Çünkü o dönemde İstanbul’daki her gayrimüslim şehre yabancı değildi.

Tarihçi Murat Cihan Yıldız da Osmanlı sporunu ele aldığı çalışmasında Müslümanlar ve Hristiyanların, sağlığı ahlakla ilişkilendiren ve bir yandan bağlar kurarken diğer yandan sınırlar çizen ortak bir beden kültürünün parçası olduğunu ortaya koyuyor.

Bu ortakları başlangıç hikâyesinden çıkarmak, sahnenin anlamını da değiştiriyor. Böyle yapıldığında çok topluluklu Osmanlı toplumu, karşı karşıya gelmiş iki milliyetin mücadele alanına dönüştürülüyor. Oysa böyle bir iddiayı savunmak kolay değil.

Kahire’de ise kulübün kimliği ve yönetim hakkı üzerinden başka bir mücadele yaşandı.

Belçikalı George Merzbach, 1911 yılında daha sonra Zamalek adını alacak kulübü kurdu. Ardından yönetimi Fransız Alexandre Bianchi devraldı.

Gazeteci ve spor yöneticisi İbrahim Allam’ın anılarından aktarılan bir bölüm, kulüp yönetiminin yalnızca kadrolarıyla değil diliyle de Mısırlılardan ne kadar uzak olduğunu gösteriyor.

Çalışma dili Fransızcaydı, kulübün arazisi devlete aitti ve kayıtlar yabancı sekreterin elindeydi.

İbrahim Allam ve Mustafa Hasan, Zamalek’e futbol takımı üzerinden girdi. Takıma katılmak için görüşmeler yaptılar ve mühürlü üyelik kartlarını aldılar.

Ardından futbol kadrosunu düzenlemekten oyları örgütlemeye geçtiler.

Yaklaşık 50 Mısırlı üye, tüzüğe dayanarak olağanüstü genel kurul yapılmasını isteyen dilekçeyi imzaladı.

Toplantının sonunda mevcut yönetime güvenoyu verilmedi ve başına Mısırlı Muhammed Bedr’in getirildiği yeni bir yönetim kurulu seçildi.

Mücadele mühür, dilekçe ve kayıt defterleriyle yürütüldü. Üyeler, kulüpteki varlıklarını düzenleyen tüzüğün aynı zamanda itirazlarına da dayanak oluşturabileceğini anlamıştı.

Milliyetçilik burada günlük bir uygulama biçimine büründü. Futbol oynayanların talepleri artık sahadaki pozisyonlarının ötesine geçmiş, sporun ve ülkenin toplumsal yapısındaki yerlerine kadar uzanmıştı.

Fenerbahçe’nin 1913 tarihli tüzüğü de benzer bir tablo ortaya koyuyor.

Yayımlanan belgelerden birinde üyeliğe kabul şartları arasında eğitim ve terbiye sahibi olmak, iyi bir itibara sahip bulunmak, iki üye tarafından tavsiye edilmek ve sporu meslek hâline getirmemiş olmak yer alıyor.

Mali şartlara göre üye olmayanlardan giriş için 20 kuruş, asli üyelerden ise aylık 10 kuruş alınıyordu. Eğitim gören üyeler için daha düşük aidatlar uygulanıyordu.

Ancak ücret ve aidatlar ödendikten sonra dahi herkes aynı haklara sahip değildi.

Asli üyeler genel kurula katılabiliyor, diğer üyeler ise bu haktan yararlanamıyordu.

Bu şartlar, üyeliğin seçici olduğunu ve üyeler arasındaki yetkilerin eşit dağıtılmadığını gösteriyor.

Bir kulübün taraftar kitlesi genişlerken karar alma mekanizması dar bir çevrenin elinde kalabiliyordu.

Eğitimli veya varlıklı kesimlerin kulübü, üyelik kartı bulunmayan ve genel kurulda oy hakkına sahip olmayan geniş kitlelerin sevgisini kazanabiliyordu.

Bu nedenle bir kulübü kimin kurduğunu bilmek, onu kimin desteklediğini anlamaya yetmiyor. Aynı şekilde taraftarların sloganlarını duymak da kulübü gerçekte kimin yönettiğini göstermiyor.

Kurucuların tarihinin bir kapısı varsa, taraftarların tarihinin birçok kapısı bulunuyor.

İstanbul’da spor, kimlik ve Osmanlı mirası 

Beşiktaş’ın hikâyesi ise bir sarayın bahçesinde başlıyor.

Kulübün resmî tarihçesine göre bir grup genç, 1902 yılında o dönem Medine Valisi olan Osman Paşa’nın Serencebey’deki konağının bahçesinde bir araya geldi.

Grubun başında Osman Paşa’nın oğulları Mehmet Şamil ve Hüseyin Bereket bulunuyordu.

Gençler burada spor yaptı ancak daha sonra kendilerini polis karakolunda buldu.

Bazı gençlerin saray çevresiyle olan bağlantıları ve faaliyetlerinin niteliği anlaşılınca durum yatıştı.

Daha sonra Beşiktaş’a dönüşecek olan “Bereket” Jimnastik Kulübü, Mart 1903’te özel izinle kuruldu.

Bu hikâyede devletin gençlerin bir araya gelmesine duyduğu şüphe ile nüfuzlu akrabalık ilişkilerinin bu şüpheyi ortadan kaldırma gücü aynı anda görülüyor.

Bugün elimizde bulunan anlatı, kulübün sonraki yıllarda kaleme aldığı tarihçedir; polis karakolunun orijinal tutanağı değildir.

Ancak kulübün kendi geçmişini anlatırken aktardıkları bile kuruluş dönemini çevreleyen toplumsal konumu göstermeye yetiyor.

Bahçenin nüfuzlu bir sahibi vardı ve spor yapan gençlerin kendilerini koruyabilecek bağlantıları bulunuyordu.

Bu nedenle Beşiktaş’ı kuruluşundan itibaren tamamen işçi sınıfına ait bir kulüp olarak değerlendirmek, kuruluş şartlarının bir bölümünü görünmez kılıyor.

Mısır tarafında ise El-Ehli’nin hikâyesini yalnızca İngiliz başkanı üzerinden okumak, kulübü kurmak isteyenlerin asıl amacını gözden kaçırıyor.

Her iki örnekte de bir kurumun hikâyesini anlamak için yalnızca onu destekleyen kişinin kimliğine bakmak yeterli değil.

İstanbul değiştikçe Beşiktaş’ın destekçileri ve faaliyet alanları da değişti.

Kulübün tarihçesinde, Fuat Balkan ve Mazhar Kazancı’nın 1909 yılında Hareket Ordusu ile İstanbul’a geldiği ve “Beşiktaş Osmanlı Jimnastik Cemiyeti” adını taşıyan yapının gelişimine katkıda bulunduğu belirtiliyor.

Kulübün adındaki bir kelime özellikle dikkat çekiyor: “Osmanlı”.

1908’deki Meşrutiyet hareketi, devleti reformlarla değiştirme ve koruma umudunu beraberinde getirmişti.

II. Abdülhamid

II. Abdülhamid yönetimine yönelik her itiraz, devletin veya hanedanın ortadan kaldırılması isteği anlamına gelmiyordu.

Bu dönem ile daha sonra kurulacak Cumhuriyet arasında savaşlar, kayıplar ve büyük dönüşümler yaşanacaktı.

Ancak o dönemin gençleri sporlarını kendi bugünlerinde yapıyordu ve hikâyenin nasıl biteceğini bilmiyorlardı.

Fenerbahçe’nin ilk yıllarına yakın bir tarihte kaleme alınmış başka bir metin ise dönemin imkânlarını ve sınırlarını ortaya koyuyor.

Mehmet Nasuhi, 1913 yılında İdman dergisinde yayımlanan yazısında, Saint Joseph Lisesinde Türkçe öğretmeni olan Enver Bey’in 1907 yılında eski öğrencilerinden bazılarını Moda çayırlarında antrenman yapmak üzere bir araya getirdiğini yazıyor.

Aktardığına göre kulübün adına siyasi bir anlam yüklenmemesi için “Fenerbahçe” adı tercih edildi.

Nasuhi ayrıca Ziya Bey’in Türk ve İngiliz arkadaşlarıyla birlikte Union Club’ın kurulmasında çalıştığını da belirtiyor.

Dolayısıyla gençler için hem kulübün adı siyasi bir hesap meselesiydi hem de futbol sahası bulmak temel bir ihtiyaçtı.

İngilizlerle ilişkiler ise yalnızca rekabetten ibaret değildi; iş birliğine de açık bir alan bulunuyordu.

Fenerbahçe’nin 1913 tarihli tüzüğü, ilk bakışta birbirinden uzak görünen iki amacı aynı metinde buluşturuyordu.

Gençlerin hayatın zorluklarına ve askerî seferlere hazırlanması, atıcılığa önem verilmesi istenirken siyasi faaliyetler ve parti çalışmaları yasaklanıyordu.

Başka bir ifadeyle parti siyaseti yasaklanırken askerî amaç taşıyan beden eğitimi benimsenebiliyordu.

Tüzüğün dilinde “siyaset”, beden ile devlet arasındaki geniş ilişkiden daha dar bir anlam taşıyordu.

Ancak sporun hikâyesi tüzüklerin içinde kalmadı.

Kurucular ve üyelerin dışında bir de maçları izlemek isteyen geniş bir kitle vardı.

Bu noktada bizi, El-Ehli ve Zamalek henüz kurulmadan önce Mısır’da yaşanan bir olay karşılıyor. Bir grup öğrenci, Lord Cromer’in oturduğu tribüne doğru ilerledi.

Araştırmacı Paul Cheer, İngiliz gazeteci George Warrington Steevens’ın “1898’de Mısır” adlı kitabından yaklaşık 5 bin öğrencinin katıldığı bir okul spor etkinliğini aktarıyor.

Anlatıya göre öğrenciler polisi aşarak tribüne doğru ilerledi ve Cromer’in bulunduğu noktaya kadar yaklaştı.

Sonraki etkinliklerde ise alanda atlı polisler görevlendirildi.

Öğrenciler müsabakaları görmek istiyordu, yönetim ise alanın daha sıkı kontrol edilmesi gerektiğine karar verdi.

Bu anlatı, yaşanan izdihamın milliyetçi bir protesto olduğunu kanıtlamıyor.

Ancak izleme arzusu ile mekânın sınırlarının çarpıştığında neler yaşanabileceğini gösteriyor.

Bir tarafta önemli şahsiyetler için ayrılmış koltuklar, düzeni sağlayan polisler; diğer tarafta ise bu sınırları aşan gençler vardı.

Üstelik olayı anlatan kişinin İngiliz bir gazeteci olması, kullanılan dilin disiplin anlayışını ve kimin disipline edilmesi gerektiğine ilişkin bakışını da yansıttığı anlamına geliyor.

Böylece taraftar, spora yaklaşma arzusuyla spor tarihine girerken iktidar da denetim araçlarıyla onun yanında yerini aldı.

Sahadaki zaferden millî hafızaya 

Yıllar sonra İstanbul’da ise seyirciler, bir futbol maçına açık biçimde millî bir anlam yükleyecekti.

29 Haziran 1923’te Fenerbahçe, İngiliz muhafız birliklerinden oluşturulan karma takımı Harington Kupası’nda 2-1 mağlup etti.

Ertesi gün Tevhid-i Efkâr gazetesi, maçı izleyen binlerce kişinin heyecanını anlattı. Karşılaşmanın ardından takım kaptanı omuzlarda taşındı.

Gazete Fenerbahçe’den “takımımız” diye söz ediyor ve galibiyeti Türklerin azmi ve gücüyle ilişkilendiriyordu.

Bu ifadelerle birlikte bir kulübün galibiyeti, daha geniş bir topluluğun ortak duygusuna dönüşüyordu.

Rakip işgal gücüyle bağlantılıydı, sonuç herkesin gözü önünde alınmıştı ve kazanan oyuncular omuzlarda taşınabiliyordu.

Saha dışında kazanma imkânlarının sınırlı olduğu dönemlerde saha içindeki zaferin tadı da farklı oluyordu.

Bununla birlikte böylesine millî bir anlam taşıyan kulübün Osmanlı hanedanıyla da güçlü bağları vardı.

Son Osmanlı halifesi Abdülmecid Efendi’nin oğlu Şehzade Ömer Faruk, Fenerbahçe’nin fahri başkanlığını üstlendi.

“Spor Âlemi” dergisinde yer alan bir haberde, Ömer Faruk’un 26 Aralık 1920’de Fenerbahçe’yi ziyaret ettiği, kulübün tesislerini gezdiği ve spor gösterilerini izlediği aktarılıyor.

Böylece işgal yıllarında hanedan himayesi ile millî anlam aynı kulüpte bir arada bulunabiliyordu.

Bu bağlantı, Mısır ile Türkiye arasındaki karşılaştırmanın siyasi boyutunu daha da görünür hâle getiriyor.

Mısır’da İngiltere, Aralık 1914’te himaye yönetimi ilan ederek Osmanlı’nın ülkedeki sembolik egemenliğine son verdi. Bu gelişme, hilafetin kaldırılmasından 10 yıl önce yaşandı.

Ardından 1919 Devrimi geldi.

28 Şubat 1922’de ise İngiltere, Mısır’ın bağımsızlığını tanıyan bir deklarasyon yayımladı. Ancak imparatorluk ulaşım hatları, savunma, yabancıların ve azınlıkların çıkarları ile Sudan’ı ilgilendiren dört başlık çözümsüz bırakıldı.

Türkiye’de ise saltanat 1922’de kaldırıldı, Cumhuriyet 1923’te ilan edildi ve hilafet Mart 1924’te sona erdirildi.

İki ülkenin tecrübeleri yabancı nüfuzuna karşı mücadelede kesişti ancak sonuçları farklı oldu. Bununla birlikte her ikisi de sonunda cumhuriyet yönetiminde buluştu.

Kulüplerin kuruluş belgeleri, şampiyonluk fotoğraflarının gölgelediği ayrıntıları bugüne taşıyor.

Ali Sami Yen’in yamadığı top, Ömer Lütfi’nin kurmak istediği merkez ve İbrahim Allam’ın dayanak olarak kullandığı üyelik kartları; toplulukların bir araya gelme, temsil edilme ve talepte bulunma kapasitesini nasıl kazandığını gösteriyor.

Kahire’de olduğu gibi İstanbul’da da kulüp, insanların aidiyetin anlamını öğrendiği ve bu aidiyetin kendilerine sunduğu hakların sınırlarını test ettiği bir mekâna dönüştü.

Tribünlerde sloganlar yükseldi ancak galibiyetlerin cevaplayamadığı sorular kayıtların arasında kaldı.

İçeri girmeye kimin hakkı vardı?

Kim kalabilirdi?

Maç bittiğinde son sözü kim söyleyecekti?

Kulüplerin tarihinin bir bölümü bu hakların etrafında şekillendi.

Milliyetçiliğin, vatanı sevmekten o vatanın yönetimine katılma talebine uzanan yolculuğunun bir bölümü de yine bu soruların arasında ortaya çıktı.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.