İsrail’in Ulusal Güvenliği ve İran ile İlişkilerinde Belirleyici Unsurlar

Araştırmacı Mustafa Mansur, İsrail’in ulusal güvenlik anlayışının İran ile ilişkilerde tarihsel ittifaklardan 1979 İslam Devrimi sonrası yaşanan kopuşa ve günümüzdeki askeri gerilime uzanan süreçte belirleyici rolünü Fokus+ için kaleme aldı.
israil-in-ulusal-guvenligi-ve-iran-ile-iliskilerinde-belirleyici-unsurlar.jpg

24.02.2026 - 14:27  |  Son Güncellenme:  24.02.2026 - 14:59

Dünya, son günlerde dikkat çekici bir askeri hareketliliğe sahne oluyor. ABD, Ortadoğu’ya askeri yığınağını sürdürürken, İsrail’in hava ve deniz kuvvetlerinde en üst düzeyde teyakkuz durumu göze çarpıyor. Bu tablo, hazırlıklar ve karşılıklı açıklamalar ışığında, İran’daki mevcut statükoyu değiştirmeyi hedefleyen muhtemel bir saldırı beklentisini güçlendiriyor. İran ile Yahudiler arasındaki tarihsel bağlar köklü olmakla birlikte, bu ilişkiler her dönemde öncelikle Yahudilerin çıkarları doğrultusunda şekillendi. Tarihsel süreçte belirleyici unsur, İsrail’in ulusal güvenlik algısı oldu.   

Bu nedenle Tel Aviv yönetimi, İran’a güvenmeme refleksi ve olası bir ABD-İsrail saldırısı senaryosunda Tahran’ın önleyici bir hamlede bulunabileceği ihtimali karşısında eş zamanlı ve kapsamlı önlemler alıyor. İsrailli yetkililerin herhangi bir saldırıyı topyekun savaş olarak değerlendireceklerine ilişkin açıklamaları da bu ihtiyatlı yaklaşımı pekiştiriyor. Nitekim Başbakan Binyamin Netanyahu, Knesset kürsüsünden İran’a açık bir uyarıda bulunarak, İran bir hata yapar ve bize saldırırsa, İsrail daha önce İran’ın hiç görmediği bir güçle karşılık verecektir ifadelerini kullandı.  

Ortaya çıkan tablo yalnızca askeri boyutla sınırlı değil. Trump’ın politikalarına yönelik ABD iç kamuoyundaki muhalefet, Avrupa’nın savaşa katılma konusundaki isteksizliği ve Rusya ile Çin’in bölgedeki ticari çıkarlarını koruma gerekçesiyle temkinli bir duruş sergilediği de görülüyor. Ayrıca Arap Körfez ülkelerinin savaşın kendi topraklarına ve ekonomik çıkarlarına olası yansımalarına ilişkin kaygıları da bu çerçevenin merkezinde yer alıyor. Eğer Yahudiler ile İran arasındaki ilişkinin tarihsel seyrine bakacak olursak, M.Ö. 6. yüzyıla, yani yaklaşık 27 asır öncesine kadar geri dönmemiz gerekir.  

Bu kapsamda, Yahudi tarihinin en önemli ittifaklarından biri ve yabancı bir imparatorlukla kurulan en kritik ortaklık olarak Pers İmparatorluğu ile yapılan ittifak öne çıkıyor. Söz konusu ittifakın, Yahudi doktriniyle bağlantısını da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Zira şartları, Yahudi yasalarının temel kaynağı olan Eski Ahit’te yer alıyor. Bu da, aralarındaki ilişkiye ilahi onay yoluyla özel bir önem ve anlam kazandırıyor. Bu çerçevede, Güneybatı Asya’nın tarihsel jeopolitiğinde merkezi bir konuma sahip olan Pers İmparatorluğu’nun, günümüzde İran olarak bilinen coğrafyayla doğrudan bağlantılı olduğunu belirtmekte fayda var.  

Yüzyıllar boyunca kullanılan Pers terimi adını, Güney İran’da yer alan ve geçmişte Persis, Pars ya da Parsa olarak anılan ve günümüzde ise Fars olarak adlandırılan bölgeden almıştır. Bu isim, zamanla başta Antik Yunanlılar olmak üzere farklı halklar tarafından da benimsenmiş ve giderek tüm İran platosunu kapsayacak şekilde kullanılmıştır. Bölge sakinleri, ülkelerini Aryanların ülkesi anlamına gelen İran olarak adlandırırken, İran adı 1935 yılında resmi nitelik kazanmıştır.  

Siyasi bağlamdaki yerleşik kullanımı ise, 1979’da Şah Muhammed Rıza Pehlevi yönetimini deviren devrimin ardından, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla birlikte pekişmiştir. Buna karşılık Pers, Fars ve Farsça gibi adlandırmalar zaman içinde daha çok tarihsel, kültürel ve dilsel bağlamlarda kullanılmaya başlanmıştır.  

Bazı dönemlerde Pers ve İran kavramları eş anlamlı biçimde kullanılmış olsa da, siyasal terminolojide İran adı yerleşik hale gelmiş, kültürel referanslarda ise Pers ifadesi varlığını korumuştur. Yukarıda belirtilenlere dayanarak, her iki terimin kullanımını içinde yer aldıkları bağlama göre ele alacağız.  

Bu nedenle, Yahudi tarihinin en eski dönemlerindeki ilişkiler ele alınırken, Perslerle kurulan ittifak bağlamında daha eski olan isimlendirmeye odaklanacağız. Pers Kralı Büyük Kiros ile kurulan ittifak, Yahudilerin Filistin’e dönüşüne ve Babil esareti sırasında yıkılan tapınağın yeniden inşasına imkan tanınması karşılığında, Kiros’un Babillilere karşı yürüttüğü mücadelede destek sağlanması temelinde şekillenmişti. Yahudi kutsal metinlerinde Tanrı’nın meshettiği olarak anılan (Yeşaya 45:1) Pers Kralı Kiros ile yapılan bu ittifak, Yahudiler ve Persler arasındaki ilişkilerin ortak çıkarlar nedeniyle güçlü ve işbirliğine dayalı olarak başladığını gösteriyor.    

Nitekim İsrail Dışişleri Bakanlığı tarafından kamuoyuyla paylaşılan ve İsrail Posta İdaresi’nin Kiros Deklarasyonu’nu konu alan bir posta pulu basması, söz konusu ittifakın Yahudi kolektif hafızasında günümüze kadar varlığını koruduğunu gösteriyor. Sonuç olarak, Yahudiler ile Pers ülkesi arasındaki ilişkiler, Yakın Doğu ve Orta Doğu’da yaşanan siyasal dönüşümlere rağmen, yüzyıllar boyunca güçlü seyrini korumuş, ancak söz konusu bölgelerdeki siyasi koşullardan etkilenmişti. Bölgesel ve uluslararası düzeyde yaşanan dönüşümler, İran ile Yahudiler arasındaki ilişkilerin niteliğinde dönemsel dalgalanmalara yol açsa da, İran’daki Yahudi cemaatinin demografik büyümesini ve ekonomik olarak güçlenmesini engellememişti.  

Öyle ki, İran’daki Yahudi toplumu, İsrail’den sonra Orta Doğu’daki en büyük ikinci Yahudi topluluğu haline gelmişti. İran, Türkiye’nin 1949’da İsrail’i tanımasının ardından 1950’de aynı adımı atarak İsrail’i resmen tanıyan ikinci Müslüman ülke olmuştu. Bu gelişme, her iki ülkenin Arap devletleriyle ilişkilerinde karşı karşıya kaldıkları benzer jeopolitik koşulların da etkisiyle, Tahran ile Tel Aviv arasında güvenlik, ekonomi ve istihbarat başta olmak üzere çeşitli alanlarda işbirliğinin güçlenmesine zemin hazırlamıştı.  

Eski İran Dini Lideri Ruhullah Humeyni

Karşılıklı çıkar temelli bu işbirliği, uzun süre her iki taraf için de stratejik bir güç unsuru olarak değerlendirildi. Ancak İsrail ile İran ilişkilerinde, çıkarların çatıştığı, dostluk ve işbirliğinden, düşmanlık ve çatışmaya dönüşen ve İsrail’in ulusal güvenliğine doğrudan tehdit oluşturan  modern tarihteki en tehlikeli değişim, 1979’da Şah rejimini deviren ve “Velayet-i Fakih” yönetimini kuran İslam Devrimi ile başladı. Devrimin lideri Humeyni, ilk açıklamalarında ülkesinin Büyük Şeytan (ABD) ve Küçük Şeytan (İsrail) olarak adlandırdığı iki ülkeye karşı düşmanlığını vurguladı.  

İslamcı isimlerin iktidarı ele geçirmesinden yalnızca bir hafta sonra, Şubat 1979’da, Tahran’daki İsrail Büyükelçiliği’nin kapatılarak, tüm içerik ve belgeleriyle Filistin Yönetimi’ne devredilmesiyle, İsrail ile bağları koparmaya yönelik pratik adımlar atıldı. O dönemde Filistin Kurtuluş Örgütü’nün (FKÖ) başkanı olan Yaser Arafat, Tahran’ı ziyaret eden ilk yabancı lider oldu. Diğer yandan, İsrail basınında konuyu değerlendiren yorumcular, devrimin ideolojik yönüne dikkat çekti.  

Maariv gazetesinin dış haberler editörü Eli Leon, İslam devriminin bir diğer yönünün de, Batı’nın etkilerini silme ve idealize edilmiş bir "saf" geçmiş yaratma çabasıyla, radikal bir saflığa ulaşma arzusu olduğunu öne sürdü. Leon’a göre mevcut rejim, gerçek güç dengesini görmezden gelerek, "İsrail'e ölüm" ve "ABD’ye ölüm" gibi sloganlar atarak bu yolda ilerlemeye devam ediyor. İsrailli gazeteci, İran siyasetinin siyasi gerçekçiliği benimsemek yerine mutlak saflık hayallerine esir kaldığı sürece ülkenin toparlanmasının zor olacağının da altını çizdi.  

Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü’nde kıdemli araştırmacı ve "İran ve Şii Ekseni" araştırma programının eski direktörü Sima Shine tarafından sunulan bir başka çalışma ise İran ve İsrail arasındaki ilişkideki dönüşümün zirvesine işaret etti. Söz konusu çalışma, İran’ın nükleer konusundaki stratejik çıkmazını, Trump’ın “12 Gün Savaşı” olarak adlandırdığı ve nükleer programı ciddi şekilde zedeleyen, 13-24 Haziran tarihlerinde İsrail ile İran arasında patlak veren savaşın, İran’ın iki temel sütun üzerine kurduğu güvenlik anlayışını nasıl baltaladığını ele alıyor.  

Söz konusu iki temel dayanaktan ilki, devletin nükleer silah üretme eşiğine, yani nükleer silah üretme kararı alma olasılığına doğru kademeli ve güvenli ilerlemesi. İkinci dayanak ise İsrail’e doğrudan tehdit oluşturduğu ve İran’a yönelik olası bir saldırıyı caydıracağı varsayılan bölgesel “vekil güçler” ağıdır. Ancak İsrail ve ABD’nin, İran’ın nükleer programa yönelik saldırıları, bu iki temel dayanağın aynı anda başarısız olduğunu ortaya koydu. Shine çalışmasında ayrıca, İran’ın siyasi ve güvenlik kurumlarının, İsrail’in saldırısının askeri ve siyasi sonuçlarıyla başa çıkmaya çalışırken, son on yılların belki de en kötü ekonomik kriziyle de mücadele etmek zorunda kaldığını vurguladı. Ayrıca rejimin, halka düzenli su ve elektrik temininde dahi zorlandığının altını çizdi.  

İsrail kaynaklı bu tür çalışmaların, İran iç siyasetindeki kırılganlıkları ve rejimin karşı karşıya olduğu çok boyutlu baskıları analiz etmesindeki temel amaçlardan birinin, İsrailli siyasi ve askeri liderliğe, uygun zamanda yeni askeri harekat konusunda karar alabilmeleri için gerekli bilgileri sağlamak olduğu anlaşılıyor. Bunun yanında, İsrail’in Hizbullah, Husiler ve Iraklı milislere büyük zarar veren saldırılarından sonra, İran’ın bölgedeki vekil ağlarının zayıflığının da kamuoyuna yansıtılması, İsrail iç cephesini rahatlatmayı hedefliyor. Bu bağlamda, İsrailli siyasal liderliğin ulusal güvenliği önceleyen bir çizgi izlediği mesajı veriliyor.  

İsrail ekonomisini tehdit eden yeni ve maliyetli savaşlar başlatılmasına karşı çıkan muhalefetin hareket alanı daraltılıyor. Böylelikle ulusal hegemonya konsolide ediliyor ve devlet etrafındaki toplumsal kenetlenme güçlendiriliyor. Öte yandan, İsrail-İran ilişkilerinin tarihsel ve güncel dönüşüm aşamaları birlikte değerlendirildiğinde üç temel husus öne çıkıyor. Bunlardan ilki, İsrail’in askeri kapasitesi ve güçlü ABD desteğine rağmen, garip bir şekilde Yahudilerin tarihsel hafızasında yer eden, çevrelerindeki ülkelerden izole edildikleri veya yabancılaştırıldıklarında çaresizlik, zayıflık ve aşağılanma duygusu yaşamalarıdır.  

Bu durum, ülkenin güvenliğini teminat altına alacak güçlü bir müttefike duyulan ihtiyacı stratejik bir zorunluluk haline getiriyor. Bu çerçevede İsrail’in bu koruma karşılığında teknoloji, ekonomi, medya ve istihbarat alanlarındaki kapasitesini ortaya koyması gerekiyor. İkinci nokta ise Yahudilerin tarihleri boyunca büyük güçlerle ilişkilerini güçlendirme ve güç ve nüfuzlarına göre bir müttefikten diğerine geçme eğilimidir. Yahudi tarihine bakıldığında, Perslerden sonra Yunanlılarla, ardından Romalılar ve Araplarla ittifak kurdukları görülür. İslam’ın ortaya çıkışı ve İslam devletlerinin dönemin büyük güçleri haline gelmesiyle birlikte, Yahudiler dönemsel gerilimlere rağmen, bu yeni güç merkezleriyle de çeşitli düzeylerde ilişki ve ittifaklar kurmuştu.  

Söz konusu ittifaklar, Filistin’in işgalinden sonra dahi sürdü ve hala devam ediyor. Modern dönemde, bu büyük güçlerle kurulan ittifakların ilki, 1917 tarihli Balfour Deklarasyonu ile Yahudiler için “ulusal yurt” vaadinde bulunan İngiltere oldu. Günümüzde ise İsrail’i koruyan başlıca müttefik ABD. ABD, hem İran’a hem de Ortadoğu’da İsrail’in ulusal güvenliğini tehdit edebilecek aktörlere karşı Tel Aviv’in en güçlü destekçisi konumunda. Üçüncü hususa gelirsek o da, Yahudilerin dini referanslarının İsrail’in siyasal hedeflerini sınırlayan bir engel oluşturmamasıdır.  

Örneğin, Yahudi dini metinlerinde kurtarıcı mesih gibi gösterilen Büyük Kiros’un soyundan gelen İranlılar, İsrail’in ulusal güvenliğinden daha kutsal değildir. Onlarla yapılan ittifaklar, “Siyonistlerin çıkarları ve İsrail’in ulusal güvenliğinin garantisi” gibi sabit ve değişmez bir ilkeye dayalı siyasi parametreler ve koşullar tarafından yönetilir. Sonuç olarak, tarihsel verilerin de teyit ettiği üzere, İsrail’in siyasal metodolojisinin belirleyicileri aynı kaldı. Bu da Yahudilerin çıkarları ve ulusal güvenliklerini korumak için, kim olduğuna bakılmaksızın, süper güçlerin koruma ve himayesine sürekli ihtiyaç duymalarıdır.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.