İsrail’in Katar’a Saldırısı: Yanıt Ne Olacak?

Araştırmacı Anwar Qasem Alkhudhari, İsrail’in Katar’daki saldırısının bölgesel dengeler ve Türkiye’nin olası rolü üzerindeki etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
%C4%B0srail%E2%80%99in-Katar%E2%80%99a-Sald%C4%B1r%C4%B1s%C4%B1--Yan%C4%B1t-Ne-Olacak- (1).jpg

11.09.2025 - 16:52  |  Son Güncellenme:  11.09.2025 - 16:57

İsrail’e ait savaş uçaklarının Katar egemenliğini ihlal ederek, Doha’da Filistinli müzakere heyetine yönelik saldırının ardından, yerel ve bölgesel araçlarla halihazırda hedef alınan Katar yönetimine yönelik başka girişimler de görme ihtimalimiz hiç de düşük değil.  

İsrailli yetkililerin Katar’ı alenen “terörist” grupların ve siyasal İslamcı hareketlerin arkasında durmakla ve bölgedeki eylemlerini Türkiye ile koordine etmekle suçlamaya devam ettiklerini unutmamalıyız. Bunlar, İsrail halkının bilincinde Katar ve liderliğine zarar verebilecek suçlamalardır.  

İsrail’in saldırıları, halklara işgalcilere karşı direnme hakkını tanıyan ve direniş hareketlerinin siyasi arenada halkların kendi kaderini tayin hakkını temsil eden taraflar olarak statüsünü kabul eden uluslararası politikaya uygun olarak Katar’ın ev sahipliği yaptığı Filistinli liderleri hedef aldı.  

Ancak hava saldırı ayrıca Katar liderliğine, uluslararası hukuk ve BM tüzüklerini hiçe sayarak hava sahalarını ihlal edecek ve gelecekte onları hedef alacak şekilde kırmızı çizgilerin olmadığı yönünde açık bir mesaj gönderdi.  

20 yıldır dünya çapında halkları destekleyen ve hayır işlerinde öncü olan Katar, küresel güvenlik ve istikrarın sağlanması amacıyla barış, diyalog ve arabuluculuk için bir platform oluşturdu.  

ABD ve İngiltere’nin saldırıya yönelik sessizliği veya örtülü desteği, Batı'nın bölge halklarına ve hükümetlerine yönelik faşizminin boyutunu ve bunlara karşı takdir eksikliğini ortaya koyuyor.  

Buradaki mesaj sadece Katar liderliği ve hükümetiyle sınırlı değil, Körfez ülkeleri ve genel olarak Arap ülkelerine yönelik bir uyarı niteliği taşıyor.  

ABD ve İngiltere’nin İsrail’e verdiği destek kimsenin bir şey yapamadığı, tüm dünyanın gözü önünde sürdürdüğü sefahat, kibir ve kayıtsızlığı somutlaştırıyor.   

Bu durum, Lübnan, Suriye, Yemen, İran ve son olarak Tunus ve Katar’a yönelik saldırılarla da teyit ediliyor.  

Netanyahu'nun eylemleri, “Yeni Orta Doğu” döneminin başladığını, sınırlar değişse de değişmese de yeni haritada yalnızca İsrail’in hakimiyet kuracağını ve askeri üstünlüğü elinde tutacağının altını çiziyor.  

Bölge hükümetlerinin elleri, İsrail’in çeşitli bahanelerle bu ülkelere yönelik bu apaçık saldırganlığı karşısında bağlı kaldığı sürece durum değişmez.  

Netanyahu Orta Doğu haritasını değiştirme sözü verdiğinde, bölge ve çevresi düzeyinde çeşitli maceralara atılma iradesini ve arzusunu dile getirdi.  

 İsrail’in Katar’daki saldırısı

 

Aksi takdirde, savaşları körüklemeden, iç veya etnik gruplar arası çekişme ve çatışmalara yol açmadan siyasi haritalar nasıl değiştirilecek?  

Netanyahu böylece, Fırat Nehri’nden Nil Nehri’ne kadar uzanan, Irak, Suriye, Ürdün, Lübnan, Mısır ve Suudi Arabistan’ın büyük bir bölümünü kapsayan daha geniş bir coğrafi alanda İsrail’i yeniden inşa etmeye çalışıyor.  

Bu siyasi çılgınlık görmezden geliniyor ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) bölgenin müttefikleri olarak adlandırılan ülkelerde (ABD ve İngiltere) buna kimse karşı çıkmıyor.  

Bu, İsrail’in eşi benzeri görülmemiş bir zirvede olduğu anlamına geliyor. Peki nasıl? Bu bizi pek ilgilendirmiyor. Önemli olan, bununla nasıl yüzleşeceğimiz ve nasıl tepki vereceğimizdir.  

Bugün yapılması gereken, Arap ve İslam ülkeleri de dahil olmak üzere, mümkün olduğunca çok sayıda ülkenin bölgenin güvenliği ve istikrarı için siyasi bilinci ve ortak siyasi vizyonu yeniden formüle etmesidir.  

Böylece tüm ikili ve çok taraflı savunma anlaşmaları yeniden yürürlüğe girmeli ve karşılıklı ve ortak askeri kapasiteler güçlendirilmeli ve Batı ile İsrail arasındaki bu eşi görülmemiş işbirliği ışığında, Batı silahlarına bağımlı kalınmadan savunma ve saldırı silah sistemlerine çeşitli silahlar dahil edilmelidir.  

Bu, Katar, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’ın Arap ve İslam ülkeleri arasında aktif bir diplomatik çaba sarf etmesini ve önceki anlaşmazlıkları bir kenara bırakarak karşılıklı anlayış için ortak bir platform oluşturmasını gerektirir.   

Bugün, bu ülkelerin kaderi ortaktır ve bunu görmezden gelmek, bu ülkelerin tek tek kötü bir kaderle karşı karşıya kalacağı ve Avrupa’dan Kuzey Amerika ve Avustralya’ya kadar uzanan pençeleriyle vahşi bir canavar için kolay av haline gelecekleri anlamına gelir.  

Burada medya, araştırma ve inceleme merkezleri, entelektüel ve kültürel kurumlara düşen görev, alarm zillerini çalmak ve bölgesel düzeyde, hatta tıpkı Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında olduğu gibi ülkelerindeki kalkınma ve refah çarkını baltalayacak çatışmaların ateşiyle yanacak olan Batı toplumları düzeyinde geniş bir toplumsal harekete öncülük etmektir.  

Batı’nın Filistin davası etrafında son dönemde gerçekleştirdiği toplumsal seferberlik, birçok elit, entelektüel, toplum lideri ve ünlünün ruhlarındaki insani uyanışın boyutunu gözler önüne sermiştir.   

Türkiye’nin konumu 

Bu durum, güvenlik ve barışa yönelik ortak bir küresel bilinç oluşturmak ve Batı’nın şişeden çıkardığı vahşetle yüzleşmek için verimli bir zemin yaratmaktadır.  

Türkiye’nin, seçkin ilişkileri, stratejik coğrafi konumu, esnek ve demokratik liderliği ve diyalog, karşılaşmalar, toplantılar ve karşılıklı dinleme için pencereler açmasını sağlayan özgürlükleri göz önüne alındığında, Arap ve İslam dünyasında, hatta Doğu ve Batı dünyalarıyla birlikte merkezi bir rol oynaması önemlidir.  

Türkiye bugün sadece kendi iç meseleleriyle yetinmemeli, lider olmalı, zihinlere ve gönüllere açılan bir pencere olmalıdır.  

Bugün, yakın dönemin de etkisiyle birçok Arap ve İslamcı düşünceyi kucaklayabiliyor ve hükümet ve iktidar partisiyle uyumlu bir koordinasyon içinde toplumsal diplomasiyi, kültürel ve elit hareketleri harekete geçirebiliyor.  

Türkiye, her türlü siyasi, toplumsal ve kültürel düzeyde çok sayıda girişimin başlatılması için zaman ve liderlik yatırımı yapıyor.  

Bu rolden ne kadar kaçınmaya çalışsa da tarihi, konumu ve kaderi onu istese de istemese de öncülük etmeye zorluyor.  

İsrail’in Katar’ın müttefikine yönelik saldırısı, Türkiye için inisiyatif almaya ve Körfez ülkeleriyle, özellikle de Katar ile koordineli olarak bir dizi konferans, seminer ve toplantı düzenleyerek fikir ve girişimleri harekete geçirmeye yönelik altın bir fırsat sunuyor. Bölge halkları, kendilerine yönelik saldırıların sona ermesini beklerken, işte bunu arzuluyor. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.