İsrail’in Hayalindeki Suriye

Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İsrail’in Suriye’ye bakışının tarihsel kökenlerini ve güncel güvenlik stratejisini Fokus+ için kaleme aldı.
Ahmed El-Cendi
israil-in-hayalindeki-suriye.jpg

30.12.2025 - 13:31  |  Son Güncellenme:  30.12.2025 - 13:46

Suriye, öncelikle coğrafyası değil, adı ile eski İbrani bilincinde yazılı tarihe girmiştir. Nitekim İncil metinlerinde kullanılan ismi, klasik Yunanca formundaki “Suriye” değil hem etnik hem de coğrafi çağrışımlar barındıran “Aram”dır. Tarihsel süreçte Suriye toprakları ve çevresi, başta Aramiler olmak üzere Amoriler ve Kenanlılar gibi farklı Semitik halkların yerleşim alanı olmuştur.  

İncil anlatılarında Aramilerin kökeni, Sam’ın oğlu Aram’a dayandırılırken, bu çerçevede Aramiler açık biçimde Semitik halklar arasında tanımlanır. Bununla birlikte Aramilerin siyasi varlığı, tarihsel süreçte sınırlı kalmıştır. MÖ 11. ve 10. yüzyıllarda Kuzey Mezopotamya’da Bit Adini, Til Barsib ve Bit Bakhyani gibi küçük şehir devletleri kurmaları, bu siyasi etkinliğin ulaştığı zirve olarak kabul edilir.  

Suriye coğrafyasında ise Bit Ağuşi’nin yanı sıra İncil metinlerinde İsrailoğulları ile aralarındaki çatışmalar veya ittifaklar bağlamında bahsedilen Aram-Zobah ve Aram-Şam gibi şehir devletleri ortaya çıkmıştır. Ancak Aramiler, Suriye ve Irak’ın farklı bölgelerine yayılmış olmalarına rağmen, kalıcı ve merkezi bir siyasi birlik kurmayı başaramamışlardır. Özellikle MÖ 10. yüzyılda Asur gücünün yeniden yükselişi, Irak’taki Arami şehir devletlerinin sonunu getirmişti.  

Bu gelişmeyle birlikte Aramilerin siyasi varlığı, bir süreliğine Suriye’deki küçük krallıklarla sınırlı kalmış ve bölgesel dengelerde belirleyici bir güç olmaktan uzaklaşmıştı. Aramilerin antik tarihteki siyasi etkisi, Amoriler, Kenanlılar ve İbraniler gibi önemli değildi. Ancak Aramice dilinde kendini gösteren kültürel etkileri, siyasi etkilerinden çok daha büyüktü. Bu öncelikle dilsel bir etkiydi. Dilin görece sade yapısı ve yazı sisteminin pratikliği, Aramice’nin hızla benimsenmesini sağladı ve zamanla antik Yakın Doğu’da baskın dil haline gelmesine zemin hazırladı. Asur, Babil ve daha sonra Pers İmparatorluğu gibi büyük imparatorluklar, Aramiceyi hem resmi yazışmalarında hem de farklı krallıklar arasındaki diplomatik iletişimde kullandı.  

İncil metinlerinde, Babil sürgününden önce Yahudilerin ortak dil olarak Aramice kullandıklarına dair işaretler bulunması da bu dilin yaygınlığını teyit eder nitelikte. Aramice’nin etkisi, Yahudiliğin dini geleneğinde de belirgin şekilde hissedildi. Aramice, Rabbani Yahudilik olarak bilinen dönemde Talmud’un diline hakim oldu. Dahası, günümüzde resmi yazışmalar ve gazetelerde kullanılan modern İbranice yazı sisteminin kökeni de Aramiceye dayanıyor. Böylece Zobah ve Şam gibi daha küçük krallıklar üzerinden temsil edilen Suriye, Suriye–Filistin havzasındaki diğer benzer siyasi oluşumlarla kıyaslanabilecek ölçüde, sınırlı ama etkili bir siyasi ve askeri aktör olarak öne çıktı.  

Celile ve Golan Tepeleri çevresi

M.Ö. 10. ila 8. yüzyıllar arasında Ben-Hadad I ve II ile Hazael gibi kralların isimleri hem İncil metinlerinde hem de bölgesel tarih anlatılarında sıkça anılmaktaydı. Söz konusu krallar, özellikle Celile ve Golan Tepeleri çevresinde İsrail ve Yahuda krallıklarıyla zaman zaman sert savaşlara girmiş, zaman zaman ise pragmatik ittifaklar kurmuştu. Coğrafi yakınlık, bu bölgeleri antik çağda olduğu gibi modern dönemde de rekabetin ve çatışmanın kaçınılmaz olduğu alanlar haline getirdi. 

Antik kaynaklar, Suriye’deki Arami krallıkları ile İsrailoğulları arasında sürekli değişen bir egemenlik manzarasına işaret eder. Bu bağlamda Davut ve Süleyman krallıklarının coğrafi kapsamına ilişkin anlatımlar da tartışmalıdır. Bazıları bunun Şam'ın kuzeyine kadar uzandığını öne sürer. Bazıları da Suriye’deki Yahudi varlığını bu döneme (MÖ 1000 civarı) bağlar. Ancak bu bir abartıdır. Nitekim diğer İncil metinleri, İsrail Krallığı’nın (MÖ 936’daki bölünmesinin ardından), MÖ 9. yüzyılda çeşitli dönemlerde Şam’daki Arami kralına tabi olduğunu, ona haraç ödediğini ve Aramilerin İsrail Krallığı’nın başkenti Samaria’da ticari ayrıcalıklar elde ettiğini açıkça belirtiyor.  

Suriye’deki Yahudi varlığının gerçek başlangıcına dair ise birkaç olasılık öne çıkıyor. Bu, Asur esareti (MÖ 721) olarak bilinen olayda, İsrail Krallığı’nın yıkılmasının ardından olmuş olabilir. Bu noktada dikkat çekici olan husus, Yahudilerin Şam ve Halep’te tek bir merkezde toplanmak yerine, şehrin farklı mahallelerine yerleşmiş olmalarıdır. Örneğin Şam’da Yahudi yerleşimleri, Yahudi Mahallesi’nin yanı sıra Jobar ve Samaria çevresinde yoğunlaşırken, Halep’te Akaba, Bahsita ve Camilia gibi mahalleler öne çıkıyordu. Bu topluluklar kendi içlerinde de mezhepsel ve dini aidiyetlere göre ayrışmıştı.  

Nüfusun çoğunluğunu, Tora ve Talmud’u esas alan Rabbaniler oluştururken, Talmud’u reddeden Karailer daha küçük ama belirgin bir grup olarak varlık gösteriyordu. Samaritler ise yalnızca Tora’nın beş kitabını kabul eden, ancak kendilerine özgü bir metin geleneğine sahip bir cemaat olarak bu mozaik içinde yer alıyordu. Asur esareti (MÖ 721), Asurlulara karşı ittifak kurduktan sonra Arami şehir devletlerini siyasi olarak yok eden aynı esaret, İsrail Krallığı’nı da kapsıyordu. Kaynaklar, Roma döneminde Şam’ın yaklaşık on bin Yahudiye ev sahipliği yaptığını gösteriyor.  

İslam fetihlerinin başlangıcında ise Şam’daki Yahudi nüfusunun 6 bin ile 8 bin arasında, Halep’teki Yahudi nüfusunun ise yaklaşık 2 bin olduğu tahmin ediliyor. 12. yüzyıla ait bazı veriler de Yahudi topluluğunun yeniden büyüyerek on bine kadar ulaştığını ileri sürer. Buna ek olarak Suriye, Endülüs’ün düşüşü ve İslam yönetiminin sona ermesinin ardından, Hristiyan baskısından kaçan Yahudi grupların göçüne sahne oldu.  

İslam fetihlerinden önce Suriye’deki Yahudilerin koşullarına ilişkin ayrıntılı bilgiler sınırlı olmakla birlikte, mevcut veriler İslam döneminde görece elverişli şartlarda yaşadıklarına işaret eder. Yahudiler bu dönemde özellikle giyim ve dokuma sektöründe faaliyet göstermiş, çeşitli zanaat dallarında uzmanlaşmış ve ticaret ile tefecilik gibi alanlarda ekonomik varlıklarını sürdürmüşlerdir. Yahudi kaynakları, 20. yüzyılın başlarında Suriye’deki Yahudi nüfusunun yaklaşık 30 bin olduğunu tahmin ediyor. Ancak bu sayı, çeşitli nedenlerle sürekli olarak azaldı.  

Eski Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed

Yahudi nüfusun bir bölümü Batı’ya, özellikle ABD’ye yöneldi ve New York’un Brooklyn semtinde güçlü bir diaspora topluluğu oluşturdu. Diğer bir kesim ise işgal altındaki Filistin’e göç etti. 1970’li yıllardan itibaren, eski Suriye Devlet Başkanı Hafız Esed döneminde, ülkede kalan Yahudilere yönelik ciddi kısıtlamalar uygulanmaya başlandı. Seyahat özgürlüğü sınırlandırıldı, ülkeyi terk etmeleri ve sahip oldukları malları elden çıkarmaları fiilen engellendi. Ancak Oslo Anlaşmaları sonrasında ve Batılı hükümetlerin Suriye yönetimi üzerindeki diplomatik baskılarının artmasıyla birlikte, bu kısıtlamalar kademeli olarak kaldırıldı.  

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 2012 yılına ait dini özgürlükler raporuna göre, Suriye’de çoğu Şam’da olmak üzere yalnızca 22 Yahudi kaldı. Bu bağlamda İsrail, Suriyeli Yahudilerin, Arap dünyasındaki diğer Yahudi toplulukları gibi, yaşadıkları iddia edilen zulüm nedeniyle ülkelerini terk etmek zorunda kaldıklarını ve geride bıraktıkları mal varlıkları için tazminat almaları gerektiğini savunuyor. Buna karşın, eleştirel yaklaşımlar, Arap ve bazı Avrupalı Yahudilerin yerinden edilmesinin, çoğu zaman Siyonist söylemler ve Yahudilere yönelik tehdit iddiaları üzerinden Filistin’e göçü teşvik etmeyi amaçlayan politikalarla kolaylaştırıldığını ileri sürüyor.  

Suriye’deki Yahudi varlığına yakından bakıldığında ise, Suriye geleneklerini, sosyal etkinliklerini, sanatlarını ve müzik faaliyetlerini paylaştıklarını görüyoruz. Özellikle ticaret, bankacılık ve finans sektörlerinde yoğunlaşan Suriyeli Yahudiler, başkent Şam’da bu alanlarda önemli bir ekonomik ağırlık kazandı. Hatta 20. yüzyılın başlarında hükümete borç veren Farhi ve Harari aileleri gibi varlıklı aileler haline geldiler. Bununla birlikte, tefecilik faaliyetleri ve Suriyeli çiftçilerin zaman zaman borçlarını ödeyememesi sonucu, özellikle Guta bölgesinde kontrol alanlarını genişlettikleri biliniyor.  

Diğer yandan, Suriyeli Yahudiler, tarihleri boyunca dini ya da mezhepsel kimlikleri nedeniyle saldırıya uğramadılar. Suriyeli Müslümanları Yahudilere karşı kışkırtma girişimlerinin de, büyük ölçüde dış güçler, özellikle de manda dönemi bağlamında Fransa tarafından teşvik edildiği belirtiliyor. Ancak bunların hiçbiri bazı Suriyeli Yahudilerin Siyonist hareketin fikirleriyle aynı safta yer almasını engellemedi. Bu çerçevede, Siyonizmin yükselişine kadar İsrail’in hayal gücünde antik ve modern tarih boyunca Suriye imajı, “düşman bir bölge” olarak sabit bir imajı değil, aksine tarih boyunca insan ve medeniyet düzeyinde paylaşılan ve iç içe geçmiş bir alan oldu. Bu tarihsel derinlik, 20. yüzyılda yaşanan büyük kırılmayı -yani Siyonizmin yükselişi, Filistin’de ulusal bir vatan kurma projesi ve bunun ardından gelen Arap-İsrail çatışmasını- bu karşılıklı bağlantı çerçevesinde anlaşılabilecek şok edici bir dönüşüm haline getirdi.  

Siyonist proje kapsamında yaşanan dönüşümler ve İsrail’in kuruluşu  

Bu radikal dönüşüm, Batı’nın desteğiyle Filistin’i işgal etmeyi hedefleyen Siyonist projenin tarihsel ve ideolojik çerçevesiyle bütünüyle uyumluydu. Daha sonra İsrail’in doğal olmayan biçimde ilan edilmesi ise, tıpkı Arap dünyasının geri kalanı gibi Suriye’nin de Siyonist oluşumla resmen savaş durumuna girmesinin kaçınılmaz bir yansımasıydı. Şüphesiz ki Suriye’nin coğrafi konumu, bu dönüşümde belirleyici bir rol oynadı. Mısır ve Ürdün ile birlikte İsrail’in çevresindeki ülkelerinden biri olan Suriye, özellikle Golan Tepeleri üzerinden şekillenen mücadeleyle çatışmanın sembolik ve stratejik merkezlerinden biri haline geldi.  

1967 Arap yenilgisi ise bu düşmanlığı derinleştirerek, Suriye’yi günümüze kadar uzanan uzun soluklu bir çatışma sürecinin yeni ve daha sert bir aşamasına soktu. Bu gelişmeler, Suriye’de kalan Yahudilerin ülkenin sosyal ve tarihsel dokusunun bir parçası olarak ele alınmasını da giderek zorlaştırdı. Özellikle farklı ülkelerdeki Yahudi topluluklarının Siyonist hareketle işbirliği yaptığına dair çok sayıda örnek, Suriye bağlamında Yahudilerin İsrail’le ilişkilendirilen potansiyel bir güvenlik riski olarak algılanmasına yol açtı. Bu süreç, Suriye’de kalan Yahudi cemaatinin dağılmasını daha da hızlandırdı.  

Böylece İsrail’in hayal gücünde Suriye, ister Mısır’la güçlü ittifak ilişkileri içinde olsun, ister son on yıllarda İran’la stratejik bir yakınlaşma geliştirmiş bulunsun, tarihsel ve kültürel bir alan olmaktan çıkarak kuzeydeki askeri bir cepheye ve sürekli bir geleneksel tehdit kaynağına dönüştü. İsrail’in Suriye’ye bakışı, Mısır’a yönelik algısından da belirgin biçimde farklılaştı. Tel Aviv açısından Suriye, düzenli bir orduya, hiyerarşik bir komuta zincirine ve öngörülebilir çatışma kurallarına sahip “disiplinli bir düşman” olarak görülüyordu. Bu algı, İsrail askeri bilincinde Suriye cephesinin, tehlikelerine rağmen, konvansiyonel caydırıcılık yoluyla kontrol altına alınabileceği fikrini pekiştiren Ekim 1973 savaşından sonra daha da belirginleşti.  

İki ülke arasında 1974 yılında imzalanan Kuvvetlerin Ayrıştırılması Anlaşması’ndan bu yana, Golan Tepeleri cephesinde göreceli bir sakinlik hakim oldu. İsrail askeri literatüründe bu durum, ülke tarihindeki en başarılı caydırıcılık eylemlerinden biri olarak değerlendirildi. İsrail Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan çeşitli araştırmalar, Esed ailesi yönetimindeki Suriye rejiminin, savaş ya da barış halinin devam etmesine rağmen, fiili ve yazılı olmayan çatışma kurallarına sıkı sıkıya bağlı kaldığını ve cephenin tam ölçekli bir çatışmaya dönüşmesine izin vermediğini ortaya koyuyor.  

Öte yandan, 2011’de Suriye’de devrim patlak vermeden önce Suriye, İsrail açısından üç temel tehdit kaynağı olarak değerlendiriliyordu. Bunlardan ilki, her ne kadar büyük ölçüde eski ve modernizasyon ihtiyacı yüksek olsa da, Suriye ordusunun sahip olduğu askeri teçhizat ve konvansiyonel savaş kapasitesiydi. İkincisi ise Suriye, özellikle İran ve Hizbullah ile kurduğu yakın ittifaklar dikkate alındığında, İsrail’e düşman olarak tanımlanan güçler için bir sığınak ve manevra alanı işlevi görüyordu. Üçüncü ve İsrail açısından belki de en kritik unsur ise Suriye’nin, Hizbullah’ı desteklemek ve gelişmiş silah sistemleriyle donatmak için hayati bir lojistik ve transit kanal olmasıydı. Bu aşamada İsrail, literatürde “savaşlar arası savaş” olarak adlandırılan özgün bir strateji geliştirdi.  

Bu yaklaşım, Suriye rejimini devirme noktasına gelmeden ve tam ölçekli bir savaşa girmeden -ki Suriye rejimi böyle bir savaşı ne istiyor ne de göze alabiliyordu- İran’ın Suriye ve Lübnan hattındaki varlığını pekiştirmesini ve Hizbullah’a gelişmiş silah transferini engellemeyi amaçlıyordu. Bu çerçevede İsrail, Suriye toprakları içinde sınırlı ama düzenli hava saldırıları düzenleyerek, sahadaki dengeyi kendi lehine tutmayı hedefledi. Söz konusu stratejinin temel mantığı, yerleşik ve yazılı olmayan çatışma kurallarını korumaktı.   

Aynı zamanda İsrail’in tekrarlanan saldırılarını, Suriye rejiminin her zamanki gibi karşılık verme hakkını saklı tutarak, sınırlı bir misilleme olmadan gerçekleştirmesine olanak sağlamaktı. Bu mantık, Beşşar Esed rejiminin düşüşüne kadar İsrail’in eylemlerini yönlendirmeye devam etti. İsrail, potansiyel olarak belirsiz bir alternatife kıyasla zayıf ve öngörülebilir bir rejimi tercih etti. Bu nedenle İsrail, on yıllar boyunca rejimin çöküşüne yol açabilecek doğrudan müdahalelerden kaçındı. Bunun yerine kuzeydeki Kürt aktörlerle ve güneydeki Dürzi topluluklarla açık ya da örtülü ilişkiler kurmaya odaklandı.  

Başka bir ifadeyle İsrail, Rusya’nın Suriye’deki askeri varlığıyla sağlanan koordinasyondan ve ABD’nin Kürt güçlere verdiği destek sayesinde kuzeydoğudaki bölgelerde oluşan fiili dengeden yararlanarak, krizi çözmek yerine yönetmeyi tercih etti. Ancak 2024 yılının sonlarına gelindiğinde, Suriye rejiminin fiilen çökmesi, bu denklemi köklü biçimde değiştirdi ve Ahmed Şara liderliğinde yeni bir merkezi otoritenin ortaya çıkmasıyla birlikte sahada tamamen farklı bir dönem başladı. Bu gelişme, İsrail açısından “disiplinli bir düşman” döneminin sona erdiğini ve çok daha karmaşık, öngörülmesi zor bir aşamaya girildiğini gösteriyordu.  

Görünürde İslami bir yönelime sahip, sınırları ve niyetleri tam olarak netleşmemiş, yeniden inşa edilmeye çalışılan bir orduya dayanan yeni bir devlet yapısı ortaya çıkmıştı. İsrail, özellikle Suriye içindeki askeri üsler ve altyapıya yönelik tekrarlanan hava saldırılarıyla, yeni ordunun ileride İsrail için tehdit oluşturabilecek askeri kapasitelere ulaşmasını daha baştan engellemeyi hedefledi. Özellikle yeni Suriye’yi potansiyel bir ortak olarak görmediğine dair değerlendirmeler göz önüne alındığında, İsrail bu dönüşüme son derece temkinli yaklaştı.  

Bu bağlamda İsrail, Golan Tepeleri ve Suriye’nin kuzeyini askeri ve istihbarat toplama yoluyla kontrol etme ihtiyacı duydu. Aynı zamanda proaktif bir çevreleme politikası çerçevesinde Dürzi topluluklarla ilişkilerini güçlendirmeye yöneldi. Bu yaklaşım, uzun vadede Suriye’nin fiili olarak parçalanmasına zemin hazırlayabilecek bir sürecin de kapısını açabilir. Söz konusu adımlar, İsrail’in Suriye’deki iç çelişkilerden yararlanmaya dönük politikalar izlediğini ya da klasik yöntemlerle doğrudan yüzleşmek yerine ortaya çıkan güvenlik boşluğunu yönetmeyi tercih ettiğini gösteriyor.  

Bu tabloyu daha da karmaşık hale getiren unsur ise İsrail’in, yeni rejimin ulusal bir ordu kurma çabalarını yakından izlemesi, bu çabaları çeşitli yollarla sınırlamaya çalışması ve Batılı ile bazı Arap devletleri üzerinden yürütülen baskılar aracılığıyla Türkiye’nin Suriye’deki nüfuzunu azaltmaya yönelik girişimleridir. Öte yandan, yeni Suriye yönetiminin yeniden yapılanmaya ve iktidarını pekiştirmeye odaklanması, öngörülebilir gelecekte İsrail’le doğrudan bir çatışmadan kaçınacağına işaret ediyor.  

Ancak İsrail açısından bu durum, kalıcı bir güvence anlamına gelmiyor. Tel Aviv, yeni yönetim İran’la bağlarını kopardıktan sonra bile, Suriye rejiminin gelecekte kendisine tehdit oluşturabilecek yeni ittifaklar geliştirmesine göz yummayacağını açık biçimde ortaya koyuyor. Özetle Suriye, İsrail’in stratejik hayalinde uzun yıllar boyunca caydırılabilir ve öngörülebilir bir düşman devlet olmaktan çıkmış, içinde hem ciddi riskler hem de fırsatlar barındıran, hala oluşum aşamasındaki bir siyasi varlığa dönüşmüştür. Bu dönüşüm, geçmişteki tarihsel kırılmalarla kıyaslandığında en az onlar kadar derin bir nitelik taşıyor. Ancak bu kez süreç, uzak geçmişte olduğu gibi yalnızca hafıza ya da coğrafya tarafından değil, güvenlik ve strateji dili tarafından şekillendiriliyor.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.