İsrail’in ABD-Türkiye Yakınlaşmasına Bakışı ve Engelleme Çabaları
21.07.2026 - 16:46 | Son Güncellenme: 21.07.2026 - 16:57
İsrail’de son haftalarda ABD-Türkiye ilişkilerinin geleceğine ilişkin yürütülen tartışmalar, yalnızca Ankara’nın F-35 savaş uçağı programına yeniden alınma ihtimalinden kaynaklanmıyor. Tartışmaların arkasında, Washington’ın Türkiye politikasında yeni bir döneme girilebileceğine yönelik daha derin bir kanaat bulunuyor.
Bu yeni dönemin, iki ülke arasındaki ilişkilere uzun süredir hâkim olan gerilim ve belirsizlik sürecinin ötesine geçebileceği değerlendiriliyor. Türkiye ile ABD arasındaki gerilimler, TBMM’nin 2003 yılında Amerikan güçlerinin Irak’a kuzeyden cephe açmak amacıyla Türkiye topraklarını kullanmasına izin vermemesiyle başladı.
Ardından Arap Baharı sürecinde, özellikle de Suriye konusunda yaşanan görüş ayrılıkları geldi. Washington’ın, Ankara’nın PKK’nın uzantısı olarak gördüğü YPG’ye destek vermesi ilişkileri daha da gerdi. Öte yandan ABD’nin, Türkiye’nin 2016’daki darbe girişiminin arkasında olmakla suçladığı Fetullah Gülen’i iade etmemekte ısrar etmesi de iki ülke arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirdi. Kriz, Türkiye’nin Rusya’dan S-400 hava savunma sistemi satın almasının ardından daha da büyüdü.
Gözden Kaçmasın
İsrail güvenlik kurumları, geçmişte yaşanan bu gerilimlerin ardından F-35 tartışmasının daha geniş kapsamlı bir dönüşümün yalnızca bir yansıması olduğu görüşünde. Tel Aviv’e göre bu dönüşüm, Türkiye’nin Amerikan stratejisindeki yerini yeniden şekillendirebilir ve Ankara’ya Washington’la yıllarca süren gerilimin ardından Batı sistemi içindeki konumunun bir bölümünü yeniden kazanma fırsatı sunabilir.
Bu tartışmalar da durup dururken başlamadı. Öncesinde ABD yönetiminin, Türkiye’nin KAAN savaş uçağı projesi için Amerikan yapımı F110 motorlarının satışını kapsayan 700 milyon doların üzerinde bir anlaşma yapmaya çalıştığı ortaya çıktı.
İsrailli analistler bu adımı, Ankara’nın kademeli de olsa F-35 programına tamamen geri dönmesinin önünü açmayı amaçlayan stratejik bir teşvik olarak değerlendirdi. Elbette bu onay, ABD ile Türkiye arasındaki anlaşmazlıkların sona erdiği veya mevcut engellerin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Türkiye’nin yarın F-35 programına geri döneceğini de göstermiyor.
Bununla birlikte gelişmenin verdiği mesaj oldukça açık. Washington, Ankara ile savunma alanındaki kopuşu artık kalıcı bir seçenek olarak görmüyor. ABD, stratejik çıkarları gerektirdiği takdirde bazı politikalarını yeniden değerlendirmeye hazır olduğunu ortaya koyuyor.
Bu dönüşüm, İsrail Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsünün 15 Temmuz’da yayımladığı uzun analiz yazısının da ana konusunu oluşturdu. “Motor Anlaşması ve Türkiye’ye F-35 Uçakları: Bölgesel ve Küresel Güç Dengelerine Etkileri” başlığını taşıyan çalışma, meselenin yalnızca gelişmiş bir savaş uçağı veya yeni bir silah anlaşmasıyla ilgili teknik bir tartışma olarak görülmediğini gösteriyor.
İsrail açısından konu, ABD’nin Türkiye politikasını sınayan ve bölgesel ve uluslararası alanda yaşanan dönüşümleri yansıtan bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Bu nedenle araştırmanın yönelttiği soru, yalnızca Ankara’nın programa yeniden alınıp alınmayacağı değil, böyle bir kararın İsrail ve NATO açısından ne tür stratejik sonuçlar doğuracağı üzerinde yoğunlaşıyor.
Analiz, ABD’nin Türkiye’ye yönelik açılımını Ankara’nın NATO içindeki konumundan ayrı değerlendirmiyor. Türkiye, NATO’nun en büyük ikinci askerî gücü olmasının yanı sıra Karadeniz, Suriye, Kafkasya, Doğu Akdeniz ve Ukrayna krizinde de önemli bir rol oynuyor.
Bu tablo, Amerikan yönetiminin Türk yönetimiyle ne kadar büyük anlaşmazlıklar yaşarsa yaşasın, Türkiye’nin coğrafi konumu nedeniyle birçok meselenin yönetiminde vazgeçilmesi zor bir ortak olduğunun farkında bulunduğunu gösteriyor. Dolayısıyla Washington’ın attığı adımlar, mevcut siyasi anlaşmazlıkları görmezden gelme isteğinden değil, Amerikan stratejik çıkarlarından kaynaklanıyor.
İsrail’in F-35 kaygısı askerî üstünlükle sınırlı değil
İsrail’in bu dönüşümleri okuma biçimi, birçok açıdan Amerikan yaklaşımından ayrılıyor. Tel Aviv’in değerlendirmeleri, temel olarak Türkiye ile yaşanan rekabetten ve Ankara-İsrail hattında giderek artan gerilimden hareket ediyor.
Bu noktada İsrail şu soruyu gündeme getiriyor: ABD’nin Türkiye’ye yönelik bu açılımı, Batı’nın caydırıcılık sistemini ne ölçüde zayıflatabilir ve İsrail’in istikrarsızlık kaynağı olarak gördüğü politikalarını sürdürmesine rağmen Ankara’ya yeni bir stratejik meşruiyet kazandırabilir?
İsrailliler bunun yanında başka kaygılardan da söz ediyor. Bu endişelerin bir bölümü, Türkiye’nin askerî gücünü artırma, gelişmiş hava teknolojilerine sahip olma ve özellikle Sünni ülkeler arasında başlıca silah ihracatçılarından biri hâline gelme çabalarıyla ilgili.
İsrail açısından bu durum stratejik bir sorun oluşturuyor. Endonezya, Türkiye ile bu konuda şimdiden bir anlaşma imzaladı. Mısır ve Suudi Arabistan da Türk uçaklarını satın alma konusunda büyük ilgi gösterdi.
Bununla birlikte Türkiye’nin beşinci nesil savaş uçağı teknolojisine dâhil edilmesinin, İsrail’in bu alandaki üstünlüğünü fiilen zayıflatabileceği savunuluyor. İsrail, bu durumun Rusya veya başka düşman ülkelerin taktik verilere ulaşmasını sağlayabileceğinden, savaş alanlarını daha karmaşık hâle getirebileceğinden ve uçağın radar izinin açığa çıkarılmasına yol açabileceğinden endişe ediyor.
İsrail’in kaygı duyduğu Türkiye’nin F-35 programına muhtemel dönüşünün, İsrail savunma sanayisinin geliştirdiği ileri teknolojilerin sırlarını açığa çıkarabileceği de ileri sürülüyor. İsrail merkezli Elbit Systems şirketi, F-35 uçağının bazı parçalarının üretiminde yer alıyor.
İsrail’in yaklaşımı yalnızca kendi kaygılarını gündeme getirmekle sınırlı kalmıyor. Tel Aviv, müttefiklerinin ve ABD’nin diğer ortaklarının endişelerini de öne çıkarıyor. Buna göre Türkiye’nin F-35 programına geri dönmesi yalnızca İsrail için değil, Ankara ile Atina arasında Kıbrıs konusunda yaşanan rekabet nedeniyle Yunanistan açısından da tehdit oluşturuyor.
Öte yandan İsrail, yaşanan gelişmeleri Türkiye’nin Tel Aviv’in kendisi için tehdit olarak gördüğü birçok bölgede siyasi ve askerî varlığını genişletme çabalarıyla birlikte değerlendiriyor. İsrail’in bakışına göre Ankara, Hamas’a siyasi alan sağlıyor ve geçen yıl yaşanan dönüşümlerin ardından Suriye’deki nüfuzunu sağlamlaştırmaya çalışıyor.
Dolayısıyla bu İsrail yaklaşımına göre Türkiye’ye Batı savunma sistemi içinde yeniden ileri bir konum verilmesi, Tel Aviv’de yalnızca askerî bir karar olarak okunmuyor. Bu adım, İsrail’in yıllardır genişlemesini sınırlandırmaya çalıştığı bölgesel bir rolün ABD tarafından tanınması olarak görülüyor.
Bu yaklaşım daha derinlemesine incelendiğinde iki önemli nokta öne çıkıyor: Bunlardan ilki, İsrail’in ABD’nin atabileceği adıma yönelik itirazını yalnızca İsrail’in askerî üstünlüğünü korumaya çalışan dar bir tutum olarak göstermemeye çalışmasıdır. İsrail bunun yerine itirazlarını, Batı ittifakının güvenliğini ve en gelişmiş savaş sistemlerini savunma çabası olarak sunuyor.
Bu nokta oldukça önemli. Çünkü İsrail’in söyleminde bir değişim yaşandığını gösteriyor. İsrail’deki araştırma merkezleri, yalnızca ülkenin karşı karşıya kalabileceği risklerden söz etmekle yetinmek yerine, Amerikalı karar vericileri meselenin Batı’nın ortak çıkarlarını ilgilendirdiğine ikna etmeye çalışıyor. Tel Aviv, bu konuda gösterilecek herhangi bir esnekliğin bölge sınırlarını aşan sonuçlar doğuracağını savunuyor.
İkinci önemli nokta ise İsrail’in geleneksel itirazlarını tekrar etmesinin, Washington’ı Ankara’ya yönelik önceki politikasını sürdürmeye ikna etmek için artık yeterli olmayabileceğini fark etmesiyle ilgili.
Bu nedenle İsrail, öne sürdüğü gerekçelerin kapsamını genişletmeye çalışıyor. Meseleyi yalnızca İsrail’in doğrudan güvenlik kaygılarıyla sınırlamak yerine NATO’nun güvenliği, Batı’nın askerî teknolojilerinin korunması ve bölgesel istikrarla ilişkilendiriyor.
Bu durum dolaylı olarak İsrail’in izleyeceği yol haritasına da işaret ediyor. İsrail, ABD’nin Türkiye’yi F-35 programına yeniden almasını engelleyemezse, Washington’ın bu yönde ilerlemesi hâlinde kendi ulusal güvenlik ihtiyaçlarını karşılayacak şartların ve güvencelerin oluşturulması için Amerikan yönetimiyle birlikte çalışacak.
Bu yaklaşım ayrıca İsrail’de, ABD’nin Türkiye politikasının artık yalnızca İsrail’in kaygıları üzerinden şekillenmediğine yönelik farkındalığın arttığını da gösteriyor. Washington’ın hesapları, Türkiye’nin NATO’daki konumu, Karadeniz’deki dengeler ve ABD’nin Suriye’deki varlığı gibi daha geniş başlıkları kapsıyor.
Başka bir ifadeyle tartışma artık “Türkiye nasıl yalnızlaştırılabilir?” sorusu etrafında yürümüyor. Bunun yerine “ABD’nin Türkiye ile kuracağı muhtemel yakınlaşmanın sonuçları nasıl sınırlandırılabilir?” sorusu gündeme geliyor. Mevcut şartlarda daha gerçekçi olan soru da bu.
Ancak bu gelişmeden hareketle İsrail’in ABD’nin Türkiye politikasını etkileme kapasitesini kaybettiği veya Washington ile Ankara arasında tam kapsamlı bir stratejik ortaklığın önünün açıldığı sonucuna varmak abartılı olabilir.
Gerçekler, Amerikan yönetiminin Türkiye’ye karşı hâlâ ikili bir yaklaşım izlediğini gösteriyor. Washington bir yandan iş birliği kanallarını açık tutmaya çalışırken, diğer yandan Ankara’nın coğrafi konumunu kalıcı bir baskı aracına dönüştürme kapasitesini sınırlandıracak alternatifler oluşturmaya devam ediyor.
Kerkük-Baniyas Hattı Ankara’ya karşı yeni bir koz mu?
Irak petrolünü Suriye’nin Baniyas Limanı’na taşıyacak Kerkük-Baniyas Boru Hattı’nın yeniden faaliyete geçirilmesi projesi bu çerçevede özel bir önem kazanıyor. Proje, Washington’ın Ankara ile yakınlaşmayı başka stratejik güzergâhlar oluşturmanın alternatifi olarak görmediğini ortaya koyuyor.
Aksine ABD, Türkiye ile yakınlaşmayı seçeneklerini çeşitlendirmeyi ve tek bir güzergâha bağımlılığı azaltmayı amaçlayan daha geniş bir politikanın parçası olarak değerlendiriyor.
Irak’ın kuzeyindeki Kerkük petrol sahalarını Akdeniz kıyısındaki Baniyas Limanı’na bağlayan ve 2003 yılından bu yana kullanım dışı olan boru hattı, ABD’nin Irak ve Suriye ile yürüttüğü görüşmeler kapsamında yeniden gündeme geldi.
ABD’nin Suriye ve Irak Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın yürüttüğü çalışmaların yanı sıra Amerikan enerji şirketi Chevron, Fransız TotalEnergies ve Katar merkezli UCC de görüşmelere katılıyor.
ABD, bu hat üzerinden Irak petrolünün Akdeniz’e ihraç edilmesi için yeni bir çıkış noktası oluşturmayı hedefliyor. Böylece İran’la yaşanan son savaşta ne kadar kırılgan olduğu görülen Hürmüz Boğazı’na alternatif yaratılması ve Türkiye topraklarından geçen Kerkük-Ceyhan Boru Hattı’na olan bağımlılığın azaltılması amaçlanıyor.
Projenin önemi tam olarak bu noktada ekonomik boyutunun ötesine geçiyor. Hat, ABD’ye Ankara ile ilişkilerini yönetmek için yeni bir koz kazandırıyor. Türkiye’nin coğrafi konumunu, Kuzey Irak petrolünün Avrupa’ya ulaştırılmasında neredeyse tek güzergâh olarak kullanma kapasitesini sınırlandırıyor.
Aynı zamanda enerji ihracat yollarını çeşitlendirmeyi ve ABD’nin Suriye ile Irak’taki varlığını güçlendirmeyi amaçlayan Amerikan stratejisine hizmet edecek alternatif bir güzergâh oluşturuyor.
Bu nedenle İsrail, projeyi yalnızca yeni bir boru hattı olarak görmüyor. İsrail gazetesi Maariv, projeyi NATO Zirvesi’ndeki kucaklaşmadan yalnızca birkaç gün sonra Türkiye’ye yöneltilen bir darbe olarak nitelendiriyor.
Gazeteye göre Türkiye’nin kaybı yalnızca enerji haritası ve petrol boru hattıyla sınırlı kalmayabilir. Ankara’nın 20 yıldır inşa etmeye çalıştığı Akdeniz havzasındaki stratejik konumu da zarar görebilir.
Bu Amerikan adımı, enerji konularının güvenlik ve askerî dengelerle kesiştiği bölgede jeopolitik haritanın yeniden şekillendirilmesinin bir parçası olarak görülüyor. Böylece Türkiye, geçmişteki benzerlerini aşabileceğini birçok kez gösterdiği yeni bir sınamayla karşı karşıya kalıyor.
Başka bir ifadeyle Washington, Ankara ile ilişkilerini iyileştirmeye devam etse bile, önemi ne kadar büyük olursa olsun herhangi bir müttefikin stratejik bir konumu tekeline almasını veya bunu ABD ve müttefiklerine karşı baskı aracına dönüştürmesini engelleyecek alternatifler oluşturmaya özen gösteriyor.
Bu açıdan bakıldığında Kerkük-Baniyas projesi, ABD-Türkiye yakınlaşmasıyla çelişmiyor, aksine onu tamamlıyor. Çünkü proje, bir yandan Türkiye’ye açılmaya, diğer yandan bu açılımın Ankara’ya tek taraflı bir bağımlılığa dönüşmesini engelleyecek stratejik alternatifler ağını korumaya dayanan Amerikan yaklaşımını yansıtıyor.
Ancak bu durum, İsrail çevrelerinin gözlemlediği dönüşümün önemini azaltmıyor. İsrail’deki tartışmalar, Tel Aviv’in ABD ile Türkiye arasındaki yakınlaşmayı engelleme politikasından, bu yakınlaşmanın sonuçlarını yönetme ve stratejik maliyetini azaltma politikasına doğru kademeli olarak geçebileceğini gösteriyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.