İsrail Kamuoyu ve İran Savaşı: Savaş Desteği Neden Düşüyor?

Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İsrail kamuoyunda İran savaşına verilen desteğin düşüş nedenlerini Fokus+ için ele aldı.
israil-kamuoyu-ve-iran-savasi-savas-destegi-neden-dusuyor.jpg

08.04.2026 - 16:38  |  Son Güncellenme:  08.04.2026 - 16:44

İsrail kamuoyu, savaşın seyrine bağlı olarak günden güne değişim gösteriyor. Özellikle savaş zamanlarında İsrail’de belirgin bir eğilim dikkat çekiyor.  

Genellikle savaşın ilk iki haftasında, ordunun yürüttüğü askeri operasyonlara yönelik kamuoyu desteği hızla artıyor.   

Ancak üçüncü haftadan itibaren bazı sorular gündeme geliyor: Ne oluyor? Savaş neden bitmedi? Neden hızlı sonuç alınamadı? Sığınaklarda ne kadar daha kalacağız? Bu sıkıntılara nasıl dayanacağız? Devletin güvenlik ve istihbarat teşkilatları ve siyasi kurumların değerlendirmeleri doğru değil miydi?  

Savaşın birinci ayından sonra ise destekte belirgin bir azalma başlıyor, görüşler bölünüyor ve yaklaşık 50. günden itibaren siyasi riskler artıyor.   

Husiler

Bu eğilimin, son iki yıldaki savaşlarda da görüldüğü ve ABD ile İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü, Irak’taki bazı direniş gruplarının, Lübnan’daki Hizbullah’ın ve Yemen’deki Husilerin müdahalesiyle genişleyen savaşla mükemmel bir şekilde örtüştüğü söylenebilir.  

Bu eğilimin küresel olduğu ve “bayrak etrafında toplanma etkisi” olarak bilinen olguyla bağlantılı olarak birçok kez tekrarlandığı doğrudur.  

Söz konusu olgu, savaşın başlangıcında şok, seferberlik, hükümete ve askeri politikalara desteğin hızla artmasıyla başlıyor.  

Bu aşamada korku ve algılanan tehdit nedeniyle muhalefet zayıflıyor ve toplum birleşiyor. Bunu, istikrarlı bir destek dönemi izliyor. Ardından, kayıplar arttıkça, bedeller yükseldikçe ve açık bir zaferin etkisi azaldıkça destek azalmaya başlıyor.  

Bu eğilime ilişkin pek çok tarihsel örnek bulunuyor. 2003’teki Irak Savaşı, ABD’de başlangıçta yüzde 70’in üzerinde destek görürken, yıllar içinde bu oran yüzde 40’ın altına geriledi.   

Benzer şekilde, 2001’de 11 Eylül Saldırıları sonrasında başlayan Afganistan savaşı da başlangıçta geniş bir toplumsal mutabakatla desteklendi. Hatta “modern ABD tarihindeki en oybirliğiyle desteklenen savaş” olarak kabul edildi ve nasıl bittiğini herkes biliyor.  

İsrail örneğinde ise bu eğilim daha belirgin, tehlikeli ve daha sık tekrar ediyor. Bunun temel nedeni, bombardımanın halka yaşattığı ağır acılar ve işgalci devletin halkı bu acılardan koruyacak stratejik bir coğrafi tampon bölgesinin olmaması.  

Bu tablo, İsrailliler arasında savaşa olan desteğin kademeli olarak azaldığını gösteren kamuoyu yoklamalarına da yansıyor.   

Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü tarafından savaş süresince yapılan üç önemli anket, kamuoyundaki değişimi net bir şekilde ortaya koyuyor.   

Bunlardan ilki, 2 Mart’ta savaşın başlangıcında, ikincisi16 Mart’ta ve üçüncüsü savaşın üzerinden tam bir ay geçtikten sonra 30 Mart’ta yapıldı.  

Enstitünün internet sitesinde yayınladığı sonuçlar, savaşa duyulan coşkudan belirgin bir belirsizliğe doğru bir kaymayı ortaya koyuyor.   

İlk dönemde İsraillilerin yüzde 62’si İran nükleer programının tamamen ortadan kaldırılacağına veya ciddi şekilde zarar göreceğine inanıyordu. Ancak, bu oran mart sonuna doğru önemli ölçüde düşerek yüzde 48’e geriledi.   

Aynı dönemde, nükleer programın sınırlı zarar göreceğini ya da hiç zarar görmeyeceğini düşünenlerin oranı yüzde 26’dan yüzde 45’e yükseldi.  

İran yönetimine ilişkin beklentilerde de benzer bir düşüş yaşandı.   

Savaşın başında İsraillilerin yüzde 69’u İran rejiminin çökeceğini ya da çökme noktasına geleceğini düşünürken, bu oran ikinci ankette yüzde 58’e, üçüncü ankette ise yüzde 43’e geriledi.   

Buna karşılık, rejimin ya hiç zarar görmeyeceğini ya da sınırlı etkileneceğini düşünenlerin oranı yüzde 20’den yüzde 35’e, ardından yüzde 48’e yükseldi.  

Balistik füze tehdidine ilişkin olarak da anketler, İsrail kamuoyunda belirgin bir iyimserlikten kötümserliğe geçişe işaret ediyor.   

İlk ankette katılımcıların yüzde 73’ü İran’ın füze tehdidinin sona ereceğini ya da programın ağır darbe alacağını düşünürken, bu oran son ankette yüzde 58’e geriledi.  

Buna karşılık, İran’ın füze programının hiç etkilenmeyeceğini ya da sınırlı zarar göreceğini düşünenlerin oranı yüzde 20’den yüzde 36’ya yükseldi.  

Ayrıca savaşın ilk günlerinde İsraillilerin yüzde 63’ü, İran rejimi devrilene kadar savaşın sürdürülmesini desteklerken, İran’ın yoğun füze saldırılarının devam etmesiyle bu oran yüzde 54’e, mart ayı sonunda ise yüzde 45’e düştü.   

Ateşkes anlaşmasına yönelik destek ise aynı dönemde yüzde 16’dan yüzde 22’ye, ardından yüzde 30’a yükseldi.   

Bu tablo, İsrail kamuoyunda savaşın hedeflerine ulaşamayacağı yönündeki kanaatin giderek güçlendiğini ortaya koyuyor.  

Bunlara ek olarak anketler, iktidar yanlıları ile muhalifler arasında derin bir kutuplaşmaya da işaret ediyor.   

Aynı zamanda savaşın ilk günlerinde görülen “bayrak etrafında toplanma” etkisinin zayıfladığı dikkat çekiyor.   

Bu çerçevede, muhalefet seçmeninin yüzde 56’sı İsrail’in Hizbullah’ı silahsızlandıramayacağını düşünürken, iktidar yanlılarının yüzde 65’i bunun mümkün olduğuna inanıyor.  

İsrail Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir

Bu ayrışma, Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir’in açıklamalarına verilen tepkilerde de görülüyor.   

Zamir, çok cepheli savaş koşullarında zorunlu askerlik tabanının genişletilmemesi halinde İsrail ordusunun içeriden zayıflayabileceği uyarısında bulunmuştu.   

Bu açıklamalara muhalefet seçmeninin yüzde 90’ı destek verirken, iktidar yanlılarında destek oranı yüzde 40’ta kaldı.  

Benzer şekilde, İran rejimi devrilene kadar savaşın sürmesini destekleyenlerin oranı iktidar tabanında yüzde 74 iken, muhalefette bu oran yüzde 28’de kaldı.  

Buna karşılık, İran’ın askeri kapasitesinin zayıflatılmasının ardından ateşkes arayışına girilmesini savunanların oranı muhalefette yüzde 47, iktidar yanlılarında ise yüzde 22 oldu.  

Buradaki garip olan şey, yaşanan kutuplaşmanın, doğrudan sonuçlar bunu yansıtmasa bile, orduya olan güvenin azalması anlamına gelmesi.  

Muhalif seçmenlerde, savaşın hedeflerine ulaşamayacağına yönelik inanç daha güçlü.  

Nitekim iktidar destekçilerinin yüzde 70’i İran’ın nükleer programının çökeceğini ya da ağır darbe alacağını düşünürken, muhalefet seçmeninde bu görüşe katılanların oranı yüzde 30’da kalıyor.   

Buna karşılık muhaliflerin yüzde 64’ü, İran’ın nükleer programının ya hiç zarar görmeyeceğini ya da sınırlı etkileneceğini düşünüyor.  

Yukarıdakiler, İsrailli politikacılar ve eski askeri yetkililerin açıklamalarından ve gazete makalelerinden ayrı düşünülemez, çünkü bunların hepsi kamuoyunun tutumunu yansıtıyor.  

Son günlerde bu yöndeki eleştiriler artıyor.   

Haaretz gazetecisi Dimitri Chomsky, 1 Nisan tarihli yazısında savaşın giderek “sonuçsuz bir çatışmaya” dönüştüğünü ve emekli askeri yetkililerin de bunun farkında olmasına rağmen sessiz kaldığını ifade etti.  

Bunun da Netanyahu’nun iktidarda kalmasına yardımcı olduğunun açıkça ortaya çıktığına dikkat çekti.  

Aynı gazeteden Dahlia Scheindlin ise 3 Nisan’da yayımlanan yazısında, İsrail toplumunun savaşın ilk gününden itibaren yoğun saldırılara maruz kalmasının ve hükümete duyulan güvensizliğin bu tutum değişiminde etkili olduğunu vurguladı.  

Sheindlin, hükümetin yaklaşan seçimleri etkilemek için savaşı istismar etmeye çalıştığını da ekledi.  

İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Savunma Bakanı Israel Katz

Channel 12 muhabiri Almog Boker ise Netanyahu, Savunma Bakanı Israel Katz ve askeri yetkililerin, Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını bir savaş hedefi olduğunu savunan açıklamaları ile alay etti.  

Bu arada, bazı üst düzey subaylar bu hedefin gündemde olmadığını açıklasa da, bu İsrail’in kuzeyindeki sakinleri günde 200 füze bombardımanı altında yalnız bırakmak anlamına geliyor.  

Benzer şekilde, Yedioth Ahronoth yazarı Nadav Eyal, İsrail’in Hizbullah’ı silahsızlandırma konusunda hiçbir şansı bulunmadığını ve bu yöndeki söylemlerin gerçeği yansıtmadığını ifade etti.  

Muhalefet liderlerinin açıklamaları da bu tabloyu tamamlıyor.   

Muhalefet lideri Yair Lapid, Netanyahu’nun zafer elde edemediğini ve ülkeyi içeriden zayıflattığını savundu.  

Lapid, buna gerekçe olarak Netanyahu'nun Ortadoğu’yu değiştirme konusundaki tekrarlanan yanlış iddialarına ek olarak, Hamas’ın Gazze’de varlığını sürdürmesini, Hizbullah’ın Lübnan’dan yeniden güçlü biçimde füze saldırılarına başlamasını ve İran’da liderliğin Ali Hamaney’in ardından oğlu Mücteba’ya devredilmesini gösterdi.  

Benzer eleştiriler, eski Genelkurmay Başkanı ve eski bakan Gadi Eisenkot tarafından da dile getirildi.  

Eisenkot, 3 Nisan’da X üzerinden yaptığı paylaşımda, Netanyahu’nun savaşı stratejik bir temele dayandırmadan başlattığını savunarak, savaşın Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını sağlamayacak şekilde sona ermesinin “tarihi bir başarısızlık” olacağını ifade etti.   

Ayrıca, savaşın gidişatından rahatsız olan kuzeydeki İsraillilere destek verdiğini açıkladı.  

Tüm bu anketler ve açıklamalar, İsrail kamuoyunda yaşanan derin ve dramatik dönüşüme işaret etse de bunun buzdağının sadece görünen kısmı olduğunu vurgulamak gerekir.  

Medya, akademi ve siyasi çevrelerde yürütülen tartışmalar, bu değişimin çok daha kapsamlı olduğunu gösteriyor.   

İsrail kamuoyu, İsrail tarafından işlenen stratejik hatanın büyüklüğünün giderek daha fazla farkına vardı.  

Söz konusu farkındalık, savaşa neredeyse oy birliğiyle verilen destekten, savaşın sonuçlarına ilişkin şüpheciliğe ve endişeye, ardından da giderek artan bir hayal kırıklığına doğru hızlı bir geçişin ardından ortaya çıktı.  

Bu durum, İsrail’de gerek hükümet gerek toplum düzeyinde, iktidar ve muhalefetin, güçten kaynaklanan bir aşırı güvenle hareket ettiğini, bu yaklaşımın ise çatışmanın seyrini belirlemede tarih, coğrafya, medeniyet, din ve yerleşik olmanın önemi gibi temel unsurların yeterince dikkate alınmamasına yol açtığını gösteriyor. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.