İsrail, Jabotinsky’nin Duvarı ile Netanyahu’nun Duvarı Arasında

Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İsrail’in Jabotinsky’nin “Demir Duvar” anlayışından Netanyahu dönemindeki güvenlik ve yayılmacılık siyasetine uzanan dönüşümünü Fokus+ için kaleme aldı.
israil-jabotinsky-nin-duvari-ile-netanyahu-nun-duvari-arasinda.jpg

01.04.2026 - 17:31  |  Son Güncellenme:  01.04.2026 - 17:36

Zeev Jabotinsky, 1923 yılında kaleme aldığı ünlü “Demir Duvar” makalesinde bu kavramı yalnızca bir mecaz olarak ortaya koymadı, aksine o dönemde Siyonist proje üzerinde hakim olan solcu işçi Siyonizminin yönünü düzeltecek yeni bir Siyonizm anlayışının temellerini atıyordu.  

“Demir duvar” fikri, Araplarla yaşanan çatışmanın uzlaşma ya da müzakere yoluyla çözülemeyeceği, bunun ancak sert ve zorlayıcı bir güç aracılığıyla yönetilebileceği varsayımına dayanıyordu.   

Jabotinsky’nin bu kavramla ifade ettiği temel amaç, Arapları boyun eğmeye zorlamak ve direnişin faydasız olduğuna ikna etmekti.  

Jabotinsky, o dönemde diğer Siyonist akımlar arasında en radikal olan yaklaşımlarından birinin kalıcı hale geleceğini ve bir gün revizyonist Siyonizmin söylem ve fikirlerinin İsrail siyasetinde belirleyici olacağını öngörmemişti.   

Onun en büyük hedefi Filistin ile Ürdün Nehri’nin doğusunu kapsayan bir Yahudi devleti kurulmasıydı. Ancak öğretilerini takip edenlerden birinin ileride başbakan olarak bu hedefi daha da genişleteceğini, yalnızca Ürdün’ün doğusunu değil, Tevrat’a dayandırılan Nil’den Fırat’a uzanan daha geniş bir ideali gündeme taşıyacağını hayal edemezdi.  

Gerçekte, Jabotinsky’nin fikirleri, devletin kurulmasından önce Siyonizm içindeki daha derin gidişatı teorik olarak anlamaya çalışmak ve daha sonra devleti yöneten katı bir ideolojiye dönüşene kadar şekillenmeye devam eden stratejik yapıyı kavramak için incelenmelidir.  

Jabotinsky’nin fikirleri bir anda ortaya çıkmadı, Filistin’deki yerleşim sürecinin başından itibaren şekillenen pratik deneyimlere dayanmıştı.  

Erken dönemde oluşan bu anlayış, Siyonist projenin birlikte yaşama projesi değil, toprak sakinlerinin iradesiyle kaçınılmaz bir çatışma içeren yerleşimci-sömürgeci bir proje olduğunu kabul etmişti ve bu iradeyi aşmanın ancak geleneksel müzakere anlayışının ötesinde bir güçle mümkün olacağını öngörmekteydi.  

Tarihsel ve stratejik çalışmalar, bu anlayışın marjinal olmadığını, dil ve söylemdeki farklılıklara rağmen Siyonizmin çeşitli fraksiyonları tarafından hızla benimsendiğini gösteriyor.  

Prof. Dr. Ian Lustick

Pennsylvania Üniversitesi siyaset bilimi profesörlerinden Ian Lustick’e göre, Jabotinsky’nin ortaya koyduğu temel varsayımlar, Siyonist siyasi yelpazenin tamamı tarafından hızla benimsendi.  

Bu, "Demir Duvar" yaklaşımının ideolojik bir sapma değil, Siyonist projenin başlangıcından beri var olan mantığın en açık ifadesi olduğu anlamına geliyor.   

Diğer Siyonist hareketler de aynı derecede radikaldi, ancak dönemin koşullarına uygun bir dil kullandılar. Uluslararası ve bölgesel koşullar izin verdiğinde daha fazla toprak edinme, daha büyük ihlaller gerçekleştirme ve genişleme yönünde kademeli bir politika izlediler.  

Bu bağlamda, 1948 öncesi dönem "duvarın" inşasının ilk aşaması olarak görülmelidir. Ancak bu duvar, revizyonist Siyonizmin savunduğu gibi sadece bir askeri güç değil, aksine sahada geri döndürülemez siyasi, ekonomik, demografik ve kurumsal gerçekliklerin yaratılmasıydı. Bu da projeyi teorik bir kavramdan somut bir gerçekliğe dönüştürdü.  

Filistin’de Yahudiler tarafından kurulan ve daha sonra İsrail ordusuna dönüşen ilk askeri milislerin, yerleşim politikaları ve ayrı bir ekonomik yapı inşasının, sömürgeciliğin ancak Filistinlilerin kıramayacağı bir güçle ilerleyebileceği fikrinin pratik uygulamaları olduğunu savunan stratejik analizler bunu doğruluyor.  

Ancak daha da önemlisi, Jabotinsky duvar fikrini nihai bir hedef olarak değil, önce gücü önceliklendiren ve ardından diğer tarafın boyun eğmeyi kabul etmesine dayalı müzakereyi izleyen bir modelin ilk aşaması olarak sundu.  

Gerilim alanına dönüşme

Bu ikili yapı, daha sonra İsrail doktrini içinde temel bir gerilim alanına dönüştü.   

İsrailli tarihçi Avi Shlaim’in analizine göre, İsrail bu modelin ilk aşamasını, yani askeri üstünlüğün inşasını bütünüyle benimsedi, buna karşılık siyasi uzlaşıya dayanan ikinci aşamayı, sınırlı istisnalar dışında ihmal etti.  

İşte tam burada belirleyici tarihsel kırılma yaşandı ve "Demir Duvar" doktrininin İsrail düşüncesi ve pratiği içindeki işlevi yapısal bir dönüşüme uğradı.  

Devletin kurulmasının ardından bu fikir, İsrail ulusal güvenlik anlayışı içinde kökleşti. İsrail, caydırıcılık, askeri üstünlük ve hızlı sonuç alma ilkelerine dayanarak, bu kavramı, resmi olarak yazılı bir doktrin olarak formüle edilmemiş olsa bile, "Demir Duvar" fikrinin doğrudan bir uzantısı haline getirdi.  

Ancak paradoksal olan, özellikle 1967’deki İsrail zaferinden sonra bu modelin başarısının, siyasi bir fırsat penceresi açması gerekirken tam tersine farklı bir sonuç doğurmasıdır.  

Hızlı zafer, İsrail liderlerini güç kullanma seçeneğini güçlendirmeye, uzlaşma olasılığını azaltmaya ve böylece çatışmanın çözümsüz kalmasına yol açtı.  

Burada, temel aracın yani, demir duvar konseptinin temelini oluşturan belirleyici askeri üstünlüğün kalıcı bir devlet doktrinine dönüştürülmesinin, onu orijinal işlevinden mahrum bıraktığı ve ters etki yaratan sonuçlara yol açtığı açıkça görülüyor.  

Duvar, çatışmayı sona erdirme aracı olmak yerine, çatışmanın devamlılığı için bir çerçeve haline geldi. Kalıcı caydırıcılık yaratmak yerine, geleneksel "Demir Duvar" konseptinin mantığını aşan yeni tehdit biçimleri üretmeye başladı.  

Bu kriz, son iki yıldaki gelişmelerle daha da belirgin hale geldi. Zira koruyucu "Demir Duvar" kavramı ciddi testlere tabi tutuldu ve Jabotinsky’nin orijinal önerisinin başarısızlığını ortaya koyarak, askeri üstünlüğün ne kadar büyük olursa olsun kurtuluş hareketlerini engelleyemeyeceğini, çatışmanın gidişatı üzerinde tam kontrol sağlamayacağı gösterdi.  

Dahası, aşırı güç kullanımına dayalı yaklaşım stratejik bir körlüğe yol açtı, bölgedeki dönüşüm işaretleri caydırıcılık araçlarına duyulan aşırı güven nedeniyle göz ardı edildi.  

Son iki yılda yaşananlar ve İsrail ile ABD’nin İran’a yönelik mevcut saldırısı, yalnızca taktiksel bir başarısızlık değil, modelin kendisine ilişkin bir krizi ortaya koyuyor.  

Kapsamlı bir caydırıcılık sistemi olarak tasarlanan "Demir Duvar" doktrinine göre, güç dengesizliği nedeniyle karşı tarafın hesaplarını yeniden gözden geçirmesi beklenir.  

Ancak yaşanan şu ki, İsrail’in bölge halklarının kültürel dokusuna ve onu oluşturan unsurlara -din, kültür, tarih, coğrafya ve bölgeyle derin köklü bağlara- göre kayıtsız kalması, askeri güç açısından asimetrik bir çatışmaya yol açabilir.  

Ancak maliyet tek başına belirleyici faktör değildir. Bölge halklarının sahip olduğu medeniyet unsurları ve bunlarla ilişkili ulusal onur, çatışmada en önemli aktörler haline geliyor.  

Dolayısıyla, maliyet artık tek belirleyici faktör olmaktan çıkıyor ve duvarın temel önermesi geçerliliğinin büyük bir kısmını kaybediyor.   

Sonuç olarak, duvar karşı tarafı ezici bir güç kullanmaya ikna etme yeteneğini kaybediyor, bu da direniş ve kurtuluş girişimlerinin tekrarlanmasına ve nihayetinde İsrail'in kesin bir zafer elde etme yeteneğinin azalmasına yol açıyor.  

Jabotinsky’nin modeli açısından daha da kritik olan nokta, bu krizin yalnızca askeri boyutla ve direniş hareketleri veya halkların özgürlük ısrarıyla sınırlı kalmamasıdır.  

Devlet, Menachem Begin liderliğindeki sağın 1977’de iktidara gelmesinden önce de bu yaklaşımı benimsedi, daha sonra ise Netanyahu döneminde daha sert ve iddialı bir biçimde uyguladı.  

Ancak modelin krizi, askeri boyutun ötesinde psikolojik ve siyasi alanlara da uzanıyor.  

Zira "Demir Duvar" temel amacı, Araplar ve Filistinliler nezdinde direnişin anlamsız olduğu yönünde bir kanaat oluşturmaktı.   

Buna karşın, halkların sınırlı da olsa, İsrail’e niteliksel darbeler vurabilme kapasitesini sürdürmesi bu kanaati zayıflatıyor, çatışma ufkunu yeniden açıyor ve Filistin’in tamamının özgürleştirilebileceği inancını güçlendiriyor. Bu durum, kurucusunun “demir” olarak nitelendirdiği duvarda çatlaklar oluşturuyor.  

Dahası, bu gelişmeler İsrail toplumunun kendi içinde de ters etki yaratıyor. Güvenlik duygusunu güçlendirmek yerine, artan kaygıyı körüklüyor ve mevcut modelin etkinliğini sorgulatıyor. Her ardışık krizle birlikte, gücün sınırları, siyasi ufkun yokluğu ve bitmek bilmeyen bir çatışmayı yönetmenin bedeliyle ilgili tartışma yeniden ortaya çıkıyor.  

Daha derin bir perspektiften bakıldığında, mevcut durum devletin hakim doktrininde bir aşınmanın başlangıcı olarak okunabilir.   

Stratejik literatüre göre devletler yalnızca askeri yenilgilerle değil, stratejilerini dayandırdıkları temel kabullere olan güvenlerini kaybettiklerinde de zayıflar.   

Bu çerçevede, ABD’li strateji araştırmacısı Jeffrey Record’un büyük güçlerin savaşları, ordular hedeflerine ulaşamadan önce iç sabırlarını yitirdiklerinde kaybettiklerine ilişkin tespiti dikkat çekiyor.  

On yıllarca yorumlayıcı ve davranışsal bir çerçeve görevi gören demir duvarın aşınması, hem güvenliğin tanımında hem de güç ve siyaset arasındaki ilişkide daha geniş bir krize kapı aralıyor.  

Ancak bu, duvarın tamamen yıkılacağı anlamına gelmez, aksine artık amaçlanan işlevini yerine getirmediği anlamına gelir.   

Fiziksel ve askeri olarak sağlam kalmasına rağmen, istikrar veya caydırıcılık sağlama yeteneğini giderek kaybeder.   

Bu aşınma devam ettikçe, hedeflerine ulaşmadan kaynakları tüketen ve seçenekleri çeşitlendirmek yerine kısıtlayan bir yük haline gelebilir.  

Bu bağlamda, duvar doktrinini İsrail’in gelecekteki krizine katkıda bulunan faktörlerden biri olarak gören hipotez, özellikle tek seçenek haline geldiğinde ve alternatif yolları yeniden değerlendirme konusunda içsel bir yetersizliğe yol açtığında daha da önem kazanır.  

Sonuç olarak, Jabotinsky ile Netanyahu arasındaki mesafe artık yalnızca eski bir teorik yaklaşım ile güncel bir devlet doktrini arasındaki farkı ifade etmiyor.  

Söz konusu mesafe, bir yanda kurulması hedeflenen devletin temellerini atmak üzere tasarlanan bir “duvar”, diğer yanda ise devletin fiili ve pratik doktrinine dönüşerek işlevsel olarak aşınan bir “duvar” arasındaki farktır.  

Bu çelişkide daha derin bir paradoks yatıyor: İstikrarın temeli olması gereken şey, kendisi bir belirsizlik kaynağı haline gelir.  

Bir zamanlar ayaklanmanın koşulu olan şey, özellikle toprak sahibi ve bölgenin kadim halkları, bu savaş veya daha sonraki savaşta kurtuluşun geleceğinden daha da emin olduklarında, bir gerilemenin başlangıcı haline gelebilir.  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.