İsrail, İran ve Müttefiklerine Karşı Strateji mi Değiştiriyor?
23.06.2026 - 16:28 | Son Güncellenme: 24.06.2026 - 15:36
İran rejimi, Direniş Ekseni’ndeki müttefiklerini desteklemek için elinden gelen hiçbir çabadan kaçınmadı. Suriye’yi kaybettikten sonra bütün enerjisini başta Lübnan’daki Hizbullah olmak üzere müttefiklerini desteklemeye verdi. Son çatışma dalgası ise İran rejiminin yalnızca teslim olmaktan kaçınmaya çalışmadığını, aynı zamanda çıkarları ve ulusal onuru için savaşmayı sürdürdüğünü; ABD, İsrail ve müttefiklerine karşı mücadelesine devam ettiğini göstermeye çalıştığını ortaya koydu.
İsrail açısından bakıldığında savaş, güçle elde edilemeyen şeyin daha fazla güçle elde edileceği düşüncesi üzerine kuruldu. Ancak İsrail’in son savaşlardaki tecrübesi, bu yöntemin işe yaramadığını gösterdi. Özellikle dinî ya da milliyetçi ideolojilerle hareket eden, teslim olmayı ya da yenilgiyi kabul etmeyi reddeden devletler ve örgütlerle karşı karşıya kalındığında bu çözümün sınırları daha da belirgin hâle geldi. Tarih boyunca pek çok tecrübenin de doğruladığı bu sonuç nedeniyle İsrailli araştırma merkezleri ve araştırmacılar, burada hükûmetten değil araştırma çevrelerinden söz ediyoruz, İran karşısında bu soruna nasıl çözüm bulunabileceğini tartışmaya başladı.
Kesin zafer yerine çatışmayı yönetme arayışı
İbrani Üniversitesi İslam ve Ortadoğu Çalışmaları Profesörü Eli Podeh’e göre çözüm için ilk adım, bu tür bir çatışmanın nakavtla sona ermeyeceğini ve zamana ihtiyaç duyacağını kabul etmek. Hatta bazı durumlarda bu tür çatışmalar tamamen bitmeyebilir; farklı düzeylerde ve farklı biçimlerde sürmeye devam edebilir. Üçüncü bir yol olarak ise doğrudan olmayan bir yöntem benimsenebilir. Bu yaklaşım, sabotaj ve manevra yoluyla düşmanı içeriden istikrarsızlaştırmayı, zayıflatmayı ve belki de uzun vadede çökertmeyi hedefler.
Podeh’in bu yaklaşımı, Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü kıdemli araştırmacısı Raz Zimmt’in değerlendirmeleriyle de örtüşüyor. Zimmt’e göre İsrail, temel bir soruyla karşı karşıya: İsrail, ABD’nin aktif katılımı olmadan gerçekleşmesi şüpheli görünen kesin bir zafer yoluyla İran sorununu çözmeye çalışmayı sürdürecek mi? Üstelik İran’ın etkili olabileceğine ve kendi zafer algısını dayatabileceğine dair öz güveni artmışken bu yol ne kadar mümkün? Yoksa İsrail, İran içinde siyasi bir değişim yaşanana kadar yaptırımlar yoluyla çatışmayı yönetme politikasına mı yönelmeli?
İsrail geçmişte İran’a karşı bu son yaklaşımı benimsiyordu. Mossad, İranlı nükleer bilim insanlarına suikastlar düzenliyor, İran’daki santrifüjleri sabote etmek için siber programlar kullanıyor ya da İran rejimini değiştirme arayışında Kürtleri devreye sokmaya çalışıyordu. İsrailli uzmanlara göre İsrail özellikle bu son noktada çifte hata yaptı. Hem rejimi devirme görevinin zorluğunu hafife aldı hem de Kürtlerin rejime karşı savaşmaya ne kadar hazır olduğunu abarttı.
İran’a karşı son savaşta ise İsrail yönetiminin, Direniş Ekseni’nin kalbi olarak gördüğü İran’ı vurmanın onun kollarına da kesin zarar vereceğini düşündüğü anlaşılıyor. Ancak son derece önemli bir sonuç, bunun tam tersinin yaşandığını gösteriyor. İran’ın direnmesi ve savaştan galip ya da galibe yakın bir pozisyonda çıkması, dünya genelindeki askerî ve stratejik uzmanların değerlendirmeleriyle de destekleniyor. Ayrıca savaşın durdurulmasına ilişkin anlaşmanın açıklanan maddeleri de bunu gösteriyor. Bu durumun büyük ihtimalle çevre aktörlere ciddi bir moral ve güç kazandıracağı düşünülüyor. Başka bir ifadeyle Hizbullah ve Husiler, savaşın sonuçlarından en fazla fayda sağlayan taraflar arasında olacak.
Bu nedenle İsrailliler, başı hedef alma stratejisinin başarısız olması karşısında İran ve müttefikleriyle nasıl başa çıkılabileceğine dair uygun alternatifleri tartışıyor. Bu çerçevede bazı yaklaşımlar, çevre aktörleri zayıflatmaya yeniden öncelik verilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak bunun, Suriye’de Esed rejimine karşı yaşanan ve rejimin düşüşüne yol açan sürece benzeyen ama birebir aynı olmayan farklı yöntemlerle yapılması gerektiği belirtiliyor. Yani çevre aktörleri hedef alma sürecinin içeriden yürütülmesi, İsrail’in de buna bir şekilde destek vermesi gerektiği ifade ediliyor.
Buna örnek olarak Lübnan’daki Hizbullah gösteriliyor. Hizbullah’ın stratejisi, Lübnan ordusunun zayıf imkânlara sahip olduğu bir ortamda Lübnan’ı koruduğu söyleminden besleniyorsa, Hizbullah’ın etkisini azaltmanın yolu devleti güçlendirmekten ve desteklemekten geçebilir. Bu, İsrail ile yapılacak bir uzlaşı üzerinden çatışmanın sona erdirilmesi ve Hizbullah’ın artık bir faydasının kalmadığı ya da devlet için bir yüke dönüştüğü söylemiyle yapılabilir. Ya da Lübnan ordusunun insan kaynağı, modern ekipman ve eğitimle güçlendirilmesi; askerlerine Hizbullah mensuplarının aldığı ücretlerle yarışabilecek düzeyde tatmin edici maaşlar verilmesiyle sağlanabilir. Bütün bunlarda Arap ülkeleri de rol oynayabilir.
Buna ek olarak ekonomi, sağlık ve eğitim gibi altyapı alanlarında devletin güçlendirilmesi de önem taşıyor. Çünkü bu alanlar Hizbullah’ın destekçileri arasında sahip olduğu gücün temel anahtarları arasında yer alıyor. Devletin bu alana girmesi, Hizbullah’ın sahip olduğu sosyal alanı daraltabilir ve özellikle Güney Lübnan’da daha cazip bir alternatif hâline gelmesini sağlayabilir. İsrailli uzmanlara göre, İsrail hükûmeti için ikna edici bir vizyondan çok, Hizbullah’la mücadeleye yönelik Amerikan yaklaşımına benzeyen bu politika, uzun vadede İsrail ve bölge ülkeleri açısından faydalı olabilir. Bu anlamda daha düşük düzeyde güç kullanımı, sonunda daha büyük bir etki doğurabilir.
Ancak bu yaklaşım pek çok zorlukla karşı karşıya. İsrail ile Lübnan arasında herhangi bir anlaşmaya varılması son derece karmaşık bir mesele. Çünkü Lübnan, böyle bir anlaşmayı Hizbullah’a dayatabilecek durumda değil. Aynı zamanda Güney Lübnan’daki güvenlik alanını kendi egemenliği altına alma gücüne de sahip değil.
Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü araştırmacıları Orna Mizrahi ve Eldad Shavit, Trump yönetiminin ateşkes için esas muhatap olarak görülen tek taraf olduğu gerekçesiyle Hizbullah’la aracılar üzerinden temas kurduğunu belirtiyor. Bu durum, Washington’ın Hizbullah’ı Güney Lübnan’dan çıkarmak için devlet egemenliğini güçlendirme hedefi ile, dışlamak istediği Hizbullah’a bizzat başvurmak zorunda kalması arasında büyük bir çelişki oluşturuyor. Üstelik Hizbullah, İsrail ile Lübnan arasındaki doğrudan müzakereleri de tanımıyor.
Buna bir de şu eklendi: İsrail, İran ile Lübnan’daki Hizbullah arasında cepheleri birbirinden ayırma ilkesini dayatmaya çalışırken, İran bu ilkeyi askerî ve siyasi olarak daha da güçlendirmekte ısrar etti. Askerî açıdan, Beyrut’a saldırılması hâlinde İsrail’i vurma tehdidini uygulamaya koydu. Siyasi açıdan ise Lübnan dosyasının İran dosyasıyla bağlantılı ele alınmasını şart koştu. Hatta İsrail’in Lübnan’a saldırısına ve anlaşma şartlarından birine uymamasına karşılık Hürmüz Boğazı’nı birden fazla kez kapatma kararı aldı. Görünen o ki İran hem askerî hem de müzakere alanında bu iki başlıkta başarılı oldu.
İran rejimine dair yanılgı
İsrail içindeki değerlendirmeler, Direniş Ekseni’nde merkez ile çevre aktörler arasındaki ilişkinin yeniden gözden geçirilmesiyle sınırlı değil. Bu tartışmalar, İran devletinin doğasına dair daha derin bir değerlendirmeye de uzanıyor. Yıllar boyunca bazı İsrail çevrelerinde, İran rejiminin içeriden kırılgan olduğu ve yeterli askerî ve ekonomik baskıya maruz kalması hâlinde çökebileceği düşüncesi hâkimdi. Ancak son yıllarda yaşanan gelişmeler, iç protestolar, uluslararası yaptırımlar ve bölgesel savaşlar, rejimin pek çok rakibinin düşündüğünden daha yüksek bir uyum kapasitesine sahip olduğunu gösterdi. Ağır ekonomik krizler, yoğun baskılar ve kuşatma, savaş sırasında rejimin yapısında belirleyici bir kırılma oluşturmayı ya da bölgesel politikalarını köklü biçimde değiştirmesini sağlamadı.
Buradan hareketle İsrail’deki araştırma çevrelerinde, İran’ı zayıflatmak ile rejimini devirmek arasında ayrım yapılması gerektiğini savunan bir eğilim oluşmaya başladı. Çünkü bunlar birbirinden farklı iki hedef. İsrail, İran’ın askerî kapasitesine ya da bölgesel nüfuz ağlarına büyük zararlar verebilir. Ancak bu, rejimin mutlaka çökeceği anlamına gelmez. Hatta bazı araştırmacılar, rejimi doğrudan hedef almanın abartılması hâlinde bunun İran yönetimine iç meşruiyetini yeniden üretme fırsatı verebileceği uyarısında bulunuyor. Rejim, milliyetçi duyguları harekete geçirerek kendisini dış güçlere karşı İran’ın bağımsızlığını ve egemenliğini savunan aktör olarak sunabilir.
Bu değerlendirme, İran rejiminin gücünün yalnızca dinî ideolojiye dayanmadığı dikkate alındığında daha da önemli hâle geliyor. İran sadece dinî bir elit tarafından yönetilen siyasi bir proje değil; uzun bir tarihe, güçlü bir ulusal kimlik duygusuna ve bölgesel konum bilincine sahip bir devlet. Bu nedenle dış baskılar, rejime muhalif bazı kesimler de dâhil olmak üzere İran toplumunun farklı kesimlerini, dış tehdit söz konusu olduğunda devletin arkasında saf tutmaya itebiliyor. Pek çok araştırmacıya göre bu faktör, önceki değerlendirmelerde yeterince dikkate alınmadı.
Bu çerçevede İsrail içinde, nihai bir hesaplaşma anı aramak yerine uzun vadeli bir yıpratma stratejisi benimsenmesi gerektiğini savunan çağrılar artıyor. Bu yaklaşım, İran’la yaşanan mücadelenin doğrudan askerî zaferle sona ermeyen, aksine ekonomik, siyasi ve teknolojik baskıların yıllar içinde birikmesiyle şekillenen Soğuk Savaş dönemi çatışmalarına benzediği varsayımına dayanıyor. Bu bakışa göre hedef, İran’ı yok etmek ya da rejimini devirmek değil; kaynaklarını etkili bir bölgesel nüfuza dönüştürme kapasitesini sınırlamak olmalı.
Bunun yolu ise İran üzerindeki baskıların sürdürülmesinden, İran’ın nüfuzundan zarar gören bölge ülkeleriyle güvenlik iş birliğinin güçlendirilmesinden ve İran’ın askerî programlarını yavaşlatmayı hedefleyen gizli istihbarat operasyonlarının sürdürülmesinden geçiyor. Ancak bütün bunlar, kapsamlı bir savaşa sürüklenmeden yapılmalı. Bu yaklaşım, açık savaşın maliyetinin beklenen kazanımlardan daha yüksek olabileceği yönündeki kanaate dayanıyor. Özellikle son çatışmada görüldüğü üzere, savaşın nihai sonuçları garanti değil.
Buna ek olarak strateji uzmanları, caydırıcılık kavramının yeniden değerlendirilmesi gerektiğini vurguluyor. Çünkü ezici askerî üstünlük, dinî referanslarla hareket eden rakipleri caydırmakta başarılı olmadı. Bu açıdan bazı İsrailli araştırmacılar, gerçek meydan okumanın yalnızca İran’ın güç araçlarına sahip olmasını engellemek olmadığını, aynı zamanda İran’ın siyasi kazanımlar elde etmesini önlemek olduğunu düşünüyor.
Baş ve çevreyi aynı anda yıpratma stratejisi
Gelinen noktada İsrail, başı hedef alma stratejisinden, aynı anda hem başa hem de çevre aktörlere karşı yürütülecek daha karmaşık bir stratejiye geçmekte olabilir. Yeni yaklaşımda İsrail, İran’ın zayıflatılmasının müttefik ağının çökmesine yol açacağına ya da müttefiklerin zayıflatılmasının İran’ı otomatik olarak yıpratacağına bel bağlamak yerine iki yolu aynı anda izlemeye çalışabilir. Bir yandan İran’ın kapasitesini yıpratırken, diğer yandan müttefiklerinin faaliyet gösterdiği yerel ortamlardaki nüfuzunu azaltmaya yönelebilir.
Bununla birlikte böyle bir stratejinin başarılı olacağı garanti değil. İran da geçmiş on yılların tecrübelerinden ders çıkardı. Baskılara uyum sağlama ve yeni nüfuz araçları geliştirme konusunda dikkat çekici bir kapasite gösterdi. Bu nedenle İsrail’in stratejisini yeniden şekillendirmeye yönelik herhangi bir girişimi, kendi hatalarından ders almış ve bölge denklemlerinden dışlanmasını zorlaştıran kapasiteler inşa etmiş bir rakiple karşı karşıya kalacak.
Bu yüzden bugün İsrail içinde sorulan soru artık İran’ın nihai olarak nasıl yenilgiye uğratılacağı değil. Asıl soru, İran’la uzun süreli bir çatışmanın en düşük maliyetle ve en yüksek stratejik kazanımla nasıl yönetileceği. Bu değişim, Orta Doğu’nun yalnızca askerî zafer ve yenilgi denklemleriyle yönetilmediğine dair artan bir farkındalığı yansıtıyor. Bölgede siyasi, sosyal ve ekonomik dengeler de belirleyici ve bunların değişmesi uzun yıllar gerektiriyor. Eğer başı hedef alma stratejisi İsrail’in umduğu sonuçları doğurmadıysa, çevre aktörlere dönüş eski politikalara basit bir geri dönüş olmayabilir. Aksine bu, tek bir darbeyle kesin sonuç alma arayışı yerine çevreleme ve yıpratma üzerine kurulu, daha sabırlı ve daha karmaşık yeni bir yaklaşım inşa etme girişimi olabilir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.