İsrail Askerleri Siyasi Kararları Nasıl Etkiliyor?
06.01.2026 - 13:26 | Son Güncellenme: 06.01.2026 - 13:32
İsrailli askerlerin siyasi kararlardaki etkisi, devletin kuruluş tarihine ve ortaya çıkış koşullarına dayanıyor. Filistin’i işgal projesinin omurgasını oluşturan Siyonist çetelerde liderlik ve askerlik yapmış isimlerin öncülüğünde, Siyonist hareketin liderleri tarafından kurulan devletin askeri karakterde doğuşu, devletin ilk aşamalarında aldığı her kararda askeri elitlerin tam söz sahibi olmasını sağladı.
Güvenlik tehditlerine sürekli maruz kalması nedeniyle ordu, devletin sisteminin, yasalarının, izlediği yolun ve yapısal niteliğinin belirlenmesinde temel rol oynadı. Bu durum, İsrail devletinin ilk kez 1941 yılında Amerikalı siyaset bilimci Harold Lasswell tarafından ortaya atılan “garnizon devleti” olarak tanımlanmasına yol açtı. Bu kavram, askerlerin devlet yönetiminde en belirleyici role sahip olduğu ve söz konusu askeri elitlerin temel amacının, devletin varlığına ve bekasına yönelik tehditlerle mücadele etmek olduğu ülkeler için kullanılıyor.
Filistin’e gelen ve Siyonist çeteler içinde faaliyet gösteren ilk kuşak Siyonistler, “Sabra nesli” olarak anılıyor. Bu nesil, her ne kadar liderlerinin büyük bölümü Filistin’de doğmamış olsa da, devleti kurmanın zorluklarına ve tehlikelerine katlandı. Örneğin, İsrail’in ilk başbakanı olan David Ben-Gurion, Filistin’in işgali için faaliyet gösteren ve daha sonra İsrail ordusunun çekirdeğini oluşturan Siyonist Haganah örgütünün liderlerinden biriydi.
Yine Yigal Allon, Yitzhak Rabin ve Şimon Peres de bu örgütün önde gelen isimleri arasında yer aldı. Menahem Begin ise Ulusal Askeri Örgüt (Etsel/Irgun Tzvai Leumi adının İbranice baş harfleri) üyesiydi. Ariel Şaron da bu örgütün bir üyesiydi ve daha sonra Siyonist Stern Çetesi’ne katıldı, ayrıca İsrail istihbarat teşkilatı Mossad’da görev yaptı.
İsrail ordusunda komando subayı Netanyahu
Levi Eşkol ise Siyonist Savunma Bakanlığı’nda birçok görev üstlenirken, Netanyahu İsrail ordusunda komando subayı olarak hizmet etti. Ehud Barak da İsrail ordusunda 35 yıl görev yaparak, tuğgeneral rütbesine kadar yükseldi. Söz konusu isimlerin tamamı daha sonra İsrail’de başbakanlık görevini üstlenmişti. Bu durum, son derece sınırlı istisnalar dışında, devletin en üst makamının daima güçlü bir askeri geçmişe sahip liderler tarafından doldurulduğunu ortaya koyuyor.
Bu durum elbette, siyasi ya da hizmet nitelikli tüm bakanlıklarda da tekrarlandı. İşgal devletinin kuruluşunun ilk döneminde ve bunu izleyen ilk on yıllarda askerlerin üst düzey görevlere getirilmesi, devletin baskın karakteristik özelliği olarak öne çıktı. Bu tablo, kurucu neslin hayatta kaldığı ve söz konusu görevleri yerine getirebilecek kapasiteye sahip olduğu sürece devam etti. Söz konusu durum da, bu yetkililer açısından her zaman bir gurur kaynağı oldu.
Nitekim günümüzde de askeri görevlerde bulunmuş ya da orduda hizmet etmiş İsrailli liderlerin sosyal medya hesapları, askeri üniforma ile çekilmiş fotoğraflarla ve İsrail ordusundaki hizmetleriyle duydukları gururu yansıtan ifadelerle dolu. Netanyahu ve Gantz’ın seçimler öncesindeki kampanyalarında sergiledikleri tutum da bu yaklaşımın güncel örnekleri arasında yer aldı. Devlette üst düzey görevlerin askerler tarafından üstlenilmesi, kurucu nesile mensup tarihsel liderliklerin vefatıyla birlikte kısmen geriledi. Ehud Olmert, Naftali Bennett ve Yair Lapid gibi aynı askeri niteliklere sahip olmayan isimlerin devlet içinde önemli görevlere geldiğini gördük.
Bu üç isim de, askeri deneyimleri İsrail ordusundaki zorunlu hizmetle sınırlı olmasına rağmen, başbakanlık görevini üstlendi. Bu olgunun, ilk kurucuların büyük bölümünün Filistinlilere ait daha fazla toprağı ele geçirme ve katliamlar gerçekleştirmeyi amaçlayan Siyonist silahlı çete faaliyetlerine katılmış kişiler olmasından kaynaklandığı söylenebilir. Dolayısıyla bu isimler, seçimlerde sürekli aday olan, demokratik süreçte çoğunlukla halk tarafından seçilen ve devleti kendi askeri kültürleri doğrultusunda yöneten aktörlerdi.
Bu çerçevede siyasi kararlar, iki merkez tarafından tam anlamıyla kontrol ediliyordu. Bunlardan ilki İsrail ordusu ve Ulusal Güvenlik aygıtından sorumlu Savunma Bakanlığı, ikincisi ise Mossad’dan sorumlu olan Başbakanlık makamıydı. Dışişleri Bakanlığı’nın rolü ise o dönemde ikincil düzeyde kaldı. Söz konusu yapı, İsrail ile Arap ülkeleri arasındaki savaşların sürmesiyle uzun süre varlığını korudu.
Ancak İsrail’in komşu ülkelerle barış anlaşmaları imzalamaya başlaması ve doğal süreç içinde ilk askeri liderlerini kaybetmesiyle birlikte, bu durum yavaş ve kademeli bir şekilde azaldı. Her ne kadar bu olgu son yıllarda kısmen gerilemiş olsa da, askerlerin devlet kararlarındaki etkisinin sona erdiği anlamına gelmiyor.
Nitekim İsrail’de askeri kararlar alınırken, genellikle askeri kurumların tutumu belirleyici olmaya devam ediyor. Şunu belirtmek gerekir ki, son iki yılda Netanyahu başkanlığındaki hükümetin temsil ettiği siyasi liderlik ile farklı güvenlik kurumlarındaki (ordu, istihbarat, gizli servisler ve Şabak/askeri istihbarat) askeri liderlik arasında gün yüzüne çıkan derin görüş ayrılıkları nedeniyle bu durumda önemli değişimler yaşandı.
Siyasi kararlar açısından bakıldığında ise, İsrail’de askerlerin rolü, devletin stratejik düzeyde aldığı kararların çerçevesinin belirlenmesinde, devletin geleceği ile çıkarlarına ilişkin yönelimlerin şekillendirilmesinde daha belirgin hale geldi. Bu etki, askeri kurumlar ile stratejik araştırma merkezlerinin karar alıcılara sunduğu analizler, çalışmalar ve tavsiyeler aracılığıyla ortaya çıkıyor.
İsrail’deki stratejik araştırma merkezlerine bakıldığında, bu merkezlerde görev yapan araştırmacıların önemli bir bölümünü askerlerin oluşturduğu görülüyor. Bu duruma örnek olarak, İsrail’in en önemli stratejik düşünce kuruluşlarından biri olan Tel Aviv Üniversitesi bünyesindeki Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü gösterilebilir. Enstitünün direktörlüğünü, İsrail ordusunun kara kuvvetlerinde 35 yıl görev yapmış ve 2015 yılında Genelkurmay’a katılmış olan emekli Tümgeneral Tamir Hayman yürütüyor.
Ayrıca enstitünün kıdemli araştırmacılar kadrosunda 41 kişi yer almakta olup, bunların 20’si zorunlu askerlik hizmetinin dışında İsrail ordusunda uzun yıllar görev yapmış kişiler. Bahsi geçen 20 araştırmacının özgeçmişleri incelendiğinde, askeri istihbaratta veya Mossad’da çalışmaları gibi aralarında belirgin bir çeşitlilik göze çarpıyor.
Bunlar arasında 1987-1989 yılları arasında Askeri İstihbarat Başkan Yardımcılığı görevini yürüt Meir Elran’ın yanı sıra Udi Dekel, Mani Yitzhaki, Zvi Majin, David Siman Tov, Shahar Eilam, Ephraim Kam, Eldad Shavit ve araştırmacı Siman Shein bulunuyor. Bunlardan bazıları siber güvenlik ve terörle mücadele alanlarında, bazıları İsrail ordusunda stratejik planlama konusunda, diğerleri ise Filistin meseleleri veya uluslararası hukuk alanlarında uzmanlaşmıştı.
Bu araştırmacıların birçoğunun yüksek lisans ve doktora derecelerini Harvard ve Oxford gibi önde gelen uluslararası üniversitelerin yanı sıra İsrail üniversitelerinden almış olmaları da dikkat çekiyor. Yukarıdaki örnek, İsrail’deki en önemli ulusal güvenlik ve stratejik çalışmalar merkezlerinden sadece biri ve aynı alanda uzmanlaşmış diğer merkezlerde de benzer bir durum söz konusudur.
Karar alma mekanizmasına etkileri
Bu durum, İsrailli askerlerin karar alma süreçleri üzerindeki etkisinin büyüklüğünü gösteriyor. Söz konusu etki, ya karar alma kurumları içinde doğrudan, ya da eski askerlerin Ulusal Güvenlik ve strateji alanında hazırladıkları araştırma ve tavsiyeler aracılığıyla dolaylı biçimde ortaya çıkıyor. Askerlerin katkılarını değerli kılan unsurlardan biri de, İsrail’de askeri kurumların siyasi karar alıcılara tabi olması ve siyasi kurumlara bağlı bulunmasıdır.
Bu durum, askeri kurumların, kendi personelini işlerinin doğasıyla ilgili alanlarda öne çıkarabilecek yetkinlikler geliştirmeye odaklanmasını sağladı. Sağlanan bu imkanlar, sonuç olarak İsrail ordusunun devlete sunduğu hizmetin daha geniş kapsamlı ve etkili olmasını mümkün kılıyor. Öte yandan, İsrail’in siyasi karar alma süreçlerinde askerlerin etkisi, yalnızca geçmişle veya güvenlik kurumları ve araştırma merkezlerinin katkılarıyla sınırlı değil. Bu etki aynı zamanda, eski askeri subayların birçok büyük partinin başında bulunduğu mevcut parti liderliğinde de açıkça görülüyor. Bu da, askeri geçmişin siyasi alan üzerindeki hakimiyetinin sürdüğünü gözler önüne seriyor.
Örneğin, Kahol Lavan partisinin başkanı Benny Gantz, 2011–2015 yılları arasında İsrail ordusunun Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmüş ve askerlik hizmeti sırasında Gazze’de geniş çaplı operasyonlara liderlik etmiştir. Gantz, siyasi alanda kendisini özellikle rakipleri, özellikle Netanyahu karşısında “güvenlik aklı”nın temsilcisi olarak sunuyor. Aynı askeri geçmişe sahip bir diğer isim ise, partinin önde gelen liderlerinden Gadi Eizenkot’tu.
Eizenkot, 2019 yılına kadar Genelkurmay Başkanlığı görevini yürütmüştü. Ayrıca, direnişçileri barındıran şehir ve köylerin yok edilmesini savunan ve bu bölgelerin sakinlerini, asker ile siviller arasında ayrım gözetmeksizin, İsrail’e karşı herhangi bir direniş eyleminden sorumlu tutan asimetrik savaşta "Dahiya Doktrini"nin mimarlarından da biridir.
Sol kanatta ise eski asker Yair Golan, İşçi Partisi ve Meretz Partisi'nin birleşmesiyle oluşan "Demokratlar" Partisi’nin başında bulunuyor. Daha önce Genelkurmay Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş olan Golan, yedek tuğgeneral rütbesine sahip ve hükümet politikalarına yönelik açık siyasi eleştirilerde bulunan askeri seslerden biri olarak kabul ediliyor. Ancak bu olgu yeni değil. Netanyahu dönemi öncesi çoğu başbakan ve parti lideri asker veya çete üyeleriydi.
Aslında askeri geçmişe sahip kişilerin siyasete veya araştırma alanına geçişi, askeri hizmetleri sırasında kurdukları ilişki ağlarından vazgeçtikleri anlamına gelmez. Bilakis, bu ağlar aktif olarak kalır ve karar alıcılarla güvenlik kurumları arasındaki iletişimi kolaylaştırmada önemli bir rol oynar.
Aynı zamanda bu durum, “güvenlik konusunda gizli derin devlet” niteliğinde, resmi olarak ilan edilmeyen bir yapı ortaya çıkarır. Böyle bir yapı, kamuoyu denetimine her zaman tabi olmaksızın, genel politika yönelimlerini etkileyebilme kapasitesine sahiptir.
Şüphesiz, bu kişilerin ister geçmişte ister günümüzde parti ve siyasi çalışmanın ön saflarında yer alması, askeri deneyimin İsrail’de hala en önemli siyasi meşruiyet kaynaklarından biri olduğunu gösteriyor. Çünkü askeri kurum, diğer siyasi ve sivil kurumlardan farklı olarak, tüm İsrailliler tarafından saygı görüyor.
Ayrıca bu durum, askerlerin emekli olduktan sonra nüfuzlarını kaybetmediğini, aksine siyasi sistem içinde etkilerini yeniden üreterek, özellikle güvenlik, savaş ve bölgedeki çatışmanın geleceğiyle ilgili konularda kamu tartışmalarının sınırlarını belirlemeye devam ettiklerini ortaya koyuyor. İsrail örneğinde askeri etkinin siyasi karar alma üzerindeki bu modeli, devletin oluşum biçimi ve devam eden çatışması nedeniyle İsrail toplumunun büyük kesimleri için tutarlı ve hatta kabul edilebilir görünse de, bunu diğer ülkeler için geçerli bir demokratik model olarak genellemek son derece sorunludur.
Zira İsrail, güvenlik ve militarizmi ulusal kimliğinin ve devlet ile toplum arasındaki sosyal sözleşmenin temeli haline getiren, yerleşimci-sömürgeci ve militarist bir varlık olarak ortaya çıktı. Bu durum, askerlere diğer ülkelerin deneyimlerinde her zaman bulunmayan istisnai bir siyasi meşruiyet kazandırdı.
Oysa normal demokratik bağlamlarda, askerlerin siyasi alanda aşırı etkisi genellikle sivil denetimin zayıflamasına, seçilmiş kurumların gözardı edilmesine ve kamu alanının daralmasına yol açar. Bu durum, güvenliği devletin korunma aracı olmaktan çıkarıp, demokrasiyi kısıtlama gerekçesi haline getirebilir.
Dolayısıyla, İsrail deneyiminin özgünlüğü, onu örnek alınacak bir model yapmaktan ziyade, şiddet dolu bir tarihe ve çatışmalarla dolu yapıya bağlı istisnai bir vaka olarak değerlendirilmesini gerektirir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.