İsrail: Arkeoloji Bir Devleti Nasıl İnşa Etti?
23.01.2026 - 16:38 | Son Güncellenme: 23.01.2026 - 16:50
Dini inanç, özellikle Eski Ahit metinlerinin güvenilirliğini kanıtlama söz konusu olduğunda, uzun yıllar boyunca tarihsel araştırmalarda önemli bir rol oynadı. Nitekim Yakın Doğu’da, özellikle Irak, Mısır, Suriye ve Filistin’de arkeoloji alanında yapılan araştırmalar, Tevrat metinlerinin doğruluğunu ispatlama arayışıyla başladı. Bu metinlerin güvenilirliği, özellikle Suriye ve Filistin arkeolojisi üzerine çalışan araştırmacılar için tek motivasyon kaynağı değildi. Gerçek amaç, bölgede Siyonist projenin kurulmasına zemin oluşturmaktı.
İsrail’in kuruluşu her şeyden önce, Filistin’in ve belki de Suriye’nin bazı bölgelerinin eski tarihte İsrailoğullarının hareket alanı olduğu ve modern Yahudilerin bu topraklara atalarının geçmişte orada yaşadığı gerekçesiyle hak sahibi oldukları iddiasına dayanan bir anlatıya dayanıyordu. Söz konusu hedefe ulaşmanın yolu, arkeolojik araştırma araçlarının dini metne uyarlanmasıydı. Bu, Arap ve İslam dünyasında yaygın olan bilimsel geri kalmışlık durumundan ve özellikle arkeolojiye olan genel ilgisizlikten yararlanarak, tartışılmaz bir anlatının oluşturulmasına yol açtı. Sonuçta, eski İsrail tarihinin kabullenilmesi, onların bugün ve gelecekteki varlığının da kabul edilmesinin ön koşulu haline getirildi.
Din, arkeolojik araştırmaları ve eski İsrail tarihinin betimlenmesini nasıl etkiledi?
Son 30 yılda, dini inancın tarih araştırmalarındaki rolü ve Tevrat metinlerinin güvenilirliğini kanıtlama çabaları hakkında büyük bir akademik tartışma yaşandı. Daha doğru bir ifadeyle, arkeolojik bulguların, dini metinde yer alan çelişkiler ya da tarihsel yanılgılara dahi uyumlu hale getirilmeye çalışılması bu tartışmaların merkezinde yer aldı. Bu bağlamda Prof. Thomas L. Thompson’ın gündeme getirdiği değerlendirmeler dikkat çekti. Thompson, eski İsrail tarihini ele alan çalışmaların büyük bölümünün, Eski Ahit anlatısının doğru olduğu yönündeki dini varsayımlardan kaynaklandığını ileri sürdü.
Gözden Kaçmasın
Bu bağlamda Thompson, araştırmacıları iki gruba ayırdı: Bunlardan ilki, bu tarihsel anlatının güvenilirliğini peşinen kabul eden ve bunu kanıtlamaya çalışanlar oldu. İkincisi ise bu inanç temelli kabullerden bağımsız hareket edenlerdi. Bu ayrım temelinde, “nesnel tarih” ile “dini tarih” olarak adlandırılan kavramlar ortaya çıktı. Thompson ve eski İsrail tarihine dair bilgilerin güvenilirliğini reddeden diğerlerinin yazıları, Tevrat metinlerinin sunduğu tarihsel bilgilerin doğruluğunu savunanlar tarafından kabul görmedi. Bu çevreler, araştırmacıları kendi bakış açılarını doğrulamak amacıyla eski kaynakları seçici bir şekilde kullanmakla suçladı.

Söz konusu tutumlar, Filistin tarihi bağlamında arkeoloji bilimiyle kurulan ilişkiye dair karşılıklı seçicilik ithamlarını ortaya koydu. Bu durum, Tevrat’taki tarihsel bilgilerin doğruluğunu sorgulayanları, İsrail anlatısını kanıtlamayı amaçlayan araştırmaların bulgularını kabul etmeyi reddettikleri için yanıltıcı, kusurlu mantık ve ideolojik önyargıyla suçlama noktasına kadar ulaştı. Yukarıda aktarılanlar, bu tarih ve olaylarla ilişkili değerlendirmelerde ideolojinin ya da teolojinin uygulanmasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.
Buna, İsrail anlatısına yakınlığıyla bilinen önemli arkeologlardan biri olan Ernest Wright’ın, “Arkeoloji metnin doğruluğunu teyit etmez, yalnızca bizim ona ilişkin yorumumuzu doğrular” şeklindeki ifadesi örnek gösteriliyor. Bu ifade, arkeolojik bulguların, Tevrat merkezli dini metne bağlı olanların inançlarına uyacak şekilde manipüle edildiğini gösteriyor. Buna ek olarak, Filistin arkeolojisinin “Kutsal Kitap Arkeolojisi (Biblical Archaeology) adı altında ele alınması ve “The Biblical Archaeologist” gibi aynı adı taşıyan bilimsel dergilerin yayımlanması da, dini faktörlerin arkeolojik araştırmalar üzerindeki etkisine dair bir başka kanıttır.
Oysa arkeolojik çalışmalarda dini etkiden kaçınılması, “Yakın Doğu Arkeolojisi” (Near Eastern Archaeology)” ya da “Suriye-Filistin Arkeolojisi” (Syro-Palestinian Archaeology) gibi farklı adlandırmalarla mümkün olabilirdi. Bu durum, Filistin arkeolojisi alanında faaliyet gösteren bazı kurumların kısmen ya da tamamen Batılı dini kuruluşlar tarafından finanse edildiği bilgisiyle daha da netleşiyor. Nitekim pek çok arkeolojik kazı, zaman zaman Hristiyan ya da Yahudi bazı dindar çevreler tarafından mali destek aldı. Bu alanda çalışan ilk kurumlardan biri olan Amerikan Doğu Araştırmaları Okulu (ASOR), kısmen Batı kilise kurumları tarafından finanse edildi. Dahası, birçok kazı Batılı Hristiyan ve Yahudi köktenciler tarafından finansman desteği verildi.
Hatta Filistin arkeolojisi alanında araştırma yapmak üzere kurulan pek çok arkeoloji derneği, doğrudan dini bir zeminde ortaya çıkmış ya da Batılı kiliseler tarafından desteklenmiştir. Bunlar arasında “Saint-Étienne İncil Okulu” (École Biblique de Saint-Étienne) ile “Kutsal Topraklar Alman Evanjelik Antik Arkeoloji Enstitüsü” (Deutsches Evangelisches Institute für Altertumswissenschaft des Heiligen Landes) öne çıkan örnekler arasında yer alıyor. Filistin arkeolojisi alanındaki önde gelen bilim insanlarının çoğunun son derece dindar veya dini geçmişe sahip olmaları da dikkat çekicidir. Örneğin W. F. Albright ve öğrencileri, İsrailoğullarının tarihine dair Tevrat anlatılarına inanıyor ve bunları arkeolojik keşiflerle kanıtlamaya çalışıyorlardı. Ayrıca Siyonizm'in ve Filistin toprakları üzerindeki iddialarının güçlü destekçileriydiler.
Bu araştırmacıların bir kısmı din adamıydı. Filistin’de çalışan arkeologlardan biri olan ve 1971’deki vefatına kadar İbrani Birliği Koleji’nin (HUC) başkanlığını yürüten Nelson Glueck bir hahamdı. Benzer şekilde, Ernest Wright, John Bright, D. N. Freedman, R. E. Brown ve R. De Vaux rahip ve keşişti. Her ne kadar bu isimlerin bir bölümü, dinin çalışmalarına etkisini reddetmeye özen göstermiş olsa da, bu durum onların ve araştırma sonuçlarının dinden etkilendiği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu nedenle, Filistin’de çalışan birçok arkeoloğun dini geçmişi ve elde ettikleri sonuçlar, bir ellerinde kazma, diğer ellerinde kutsal kitabı tuttukları şeklinde bir tanımlamaya yol açtı.
Buradaki çekince, elbette bu araştırmacıların dindar olup olmamalarıyla ya da ruhbanlık ve teolojik geçmişleriyle ilgili değildir. Daha ziyade, araştırma sonuçlarının bu geçmişe dayanması, Yahudi ve Hristiyan dini geçmişlerinin, arkeolojik araştırmaların geçerliliğini etkileyen varsayımlar olduğu gerçeğiyle ilgilidir. Arkeoloji dini varsayımlarla başladığında veya Tevrat anlatıları arkeolojik keşifleri yorumlamak için kullanıldığında, tam olarak bu durum yaşanmıştır. Bu yaklaşım, objektif akademik araştırma anlayışına aykırı bir tablo ortaya koymuştur. Bu bağlamda, çok sayıda araştırmacı ve arkeolog, arkeolojik araştırmalarda Tevrat metinlerinin hakimiyetinden kurtulmaya çalışmıştır.
Bazı araştırmacılar, Eski Ahit’te sözü edilen pek çok eski toplum yapısına dair herhangi bir arkeolojik kanıt bulunmadığını savunur. Diğerleri ise tarihin İsrailoğulları hakkındaki Eski Ahit anlatıları için hiçbir kanıt sunmadığını ve Eski Ahit'te sunulan tarihin "kurgusal bir yapı" olduğunu ileri sürer. Hatta bazı araştırmacılar, “Tevrat’ta tarihsel olan hiçbir şey yoktur” ya da “Eski Ahit edebiyatı gerçek bir yaşamın ürünü değildir, masa başında oturan bir yazarın kurgusudur ve ortada kurgusal bir kimlik üreten bir edebiyat vardır” diyecek kadar ileri gider.
Siyonizm: Tarihin çarpıtılması ve arkeolojinin tahrifi
Eski İsrail tarihinin yazımını etkileyen unsur yalnızca dini ya da ideolojik faktörlerle sınırlı kalmadı; Siyonizm de bu tarihin kurgulanmasında belirleyici bir rol oynadı. Siyonizm nihayetinde dinle güçlü bir bağı olan bir ideoloji olsa da, Filistin’i işgal etme arzusunun bu tarihin yazımına nasıl yansıdığını ve arkeologların yönelimlerinin arkeolojik araştırmaları yönlendirmede ve keşiflerin okunmasında veya belki de tahrif edilmesinde nasıl önemli bir faktör olduğunu ortaya koymak için ona özel bir yer ayırmak gerekliydi. Eski Ahit Çalışmaları (Old Testament Studies) alanında uzman bazı araştırmacılar, arkeoloji ile siyasetin kesinlikle birbirine karıştırılmaması gerektiğini savunuyor.

Bu görüşe göre, iki alanın iç içe geçirilmesi nihayetinde arkeoloji bilimine zarar verdiği gibi arkeoloji, edebi metnin üstünlüğüne tabi hale geliyor. Bu durumda arkeolojinin, metnin doğruluğunu kanıtlamak için delil sunması gerekir ki bu da bilimsel sorunlara yol açıyor. Her ne kadar bazı araştırmacılar, tarihin yazımını etkileyen eski ve yeni ideolojilerin aşılmasının mümkün olup olmadığına dair metodolojik sorular ortaya atmış olsa da, Filistin’de çalışan arkeologların deneyimi bunun tam tersini gösteriyor. Söz konusu tecrübe, nesnelliğin büyük ölçüde ortadan kalktığını, gerçeklerin eğilip büküldüğünü ya da Tevrat anlatılarının tarihsel olarak doğrulanması yoluyla Siyonizm'in desteklendiğini ortaya koyuyor.
Bu durum, Filistin’de kazı yapan arkeologların çalışmalarının büyük bölümünde açıkça görüldü. Zira bu çalışmaların çoğunun amacı gerçek bilgiye ulaşmak değil, İsrail’in eski kökenlerini doğrulamaktı. N. A. Silberman da bu konuya bütünüyle odaklanan bir eser kaleme almış, “Tanrı ve Ülke İçin Kazmak)” başlıklı kitabında, arkeolojide siyaset ile teolojinin ne ölçüde iç içe geçtiğini ayrıntılı biçimde ortaya koymuştur. Bazı Batılı araştırmacıların gündeme getirdiği bir diğer önemli soru ise, geçen yüzyılın başlarında Filistin’deki siyasal koşulların, Albright gibi bir arkeoloğun ya da diğerlerinin bu durumdan bağımsız kalmasına imkan tanıyıp tanımadığıdır.
Bu çerçevede Sliberman şu soruyu yöneltmektedir: Albright gibi bir bilim insanı, Filistin’de Yahudiler için bir ulusal yurt öngören 1917 Balfour Deklarasyonu’nun ardından, çatışmalarla parçalanmış bir toplumda (örneğin 1920’lerde İngiliz işgali altındaki Filistin’de), kasıtlı veya kasıtsız olarak, devam eden çatışmaya karışmadan araştırmasını yürütebilir miydi? Yine aynı bağlamda, Albright’ın milliyetçi ve dindar geçmişi ve ekonomik koşulları göz önüne alındığında, geçmişe dair modern siyasi yorumlardan ayrı bir vizyon sunabilir miydi?
Bu soruya verilen yanıt ise net olarak “Hayır”dır. Nitekim Albright’ın ve onun gibi pek çok araştırmacının çalışmaları, Eski Ahit metinlerine duydukları derin güvene ve İsrailoğullarının ayrıcalıklı konumuna olan inançlarına dayanmaktaydı. Burada kastettiğimiz şey, çok sayıda arkeoloğun, İsrailoğullarının kökeni hakkındaki Eski Ahit anlatılarına dayanarak ve bunu onlar için ulusal bir vatan kurulmasıyla ilişkilendirerek Filistin’in Siyonist işgalini meşrulaştırmayı amaçlamış olmasıdır. Bu doğal olarak, Filistin şehirleri ve köyleri için mevcut Arapça isimler yerine İbranice isimler kullanmak için haritacılığın kullanılmasını da içeriyordu. Nitekim G. A. Smith, bu alandaki öncü eserlerinden biri kabul edilen “Kutsal Toprakların Tarihsel Coğrafyası (The Historical Geography of the Holy Land)” adlı kitabını 20. yüzyılın başlarında kaleme almıştır.
Siyasal etken, 1798’de Napolyon’un Mısır seferinden itibaren Yahudiler için bir ulusal yurt kurulmasına zemin hazırlama sürecinde etkili olmuştur. Dahası, Siyonizm de dahil olmak üzere milliyetçi hareketler, İsrail’in ulusal tarihini yeniden inşa etme projesinde arkeologları görevlendirmiş, hatta birçok örnekte olduğu gibi gerektiğinde arkeolojik buluntuları tahrif etmeye başvurmuşlardır. Ancak varsayalım ki arkeoloji bilimi, antik dönemde Filistin’in büyük bir bölümünde İsrailoğullarının hak sahibi olduğunu kanıtlamış, Kenanlılar ve Filistinliler dışlanmış, onların tarihleri susturulmuş ve göz ardı edilmiştir.
O halde, eski İsrailoğulları ile modern Yahudiler arasında herhangi bir bağlantıyı neredeyse imkansız kılan açık antropolojik değişiklikler göz önüne alındığında, modern Yahudileri eski İsrailoğullarının mirasçıları yapan nedir? Bu sunum, Filistin’de arkeolojinin birçok aşamada, geçmişi yeniden inşa etmeyi amaçlayan tarafsız bir bilim olmaktan ziyade, ideolojik bir araç ve belirli bir siyasi ve teolojik anlatıyı pekiştirmenin bir yolu olduğunu ortaya koymaktadır. Arkeolojik bulgular Tevrat metnine tabi kılınmış, ardından bu ideolojik yorum Siyonist projenin hizmetinde kullanılmıştır. Bu durum tarihin tahrif edilmesine, bölgenin yerli halklarının göz ardı edilmesine ve eski dini metinlerde yer alan İsrailoğulları ile modern çağ Yahudileri arasında kurgusal bir süreklilik kurulmasına yol açmıştır.
Buradaki sorun, dinin kendisinde veya araştırmacıların Tevrat’taki geçmişe olan ilgisinde değil, inanç temelli varsayımların bilimsel öncülere dönüştürülmesinde ve arkeolojinin sömürgeci araçlarla çağdaş bir siyasi gerçekliği meşrulaştırmak için kullanılmasında yatmaktadır. Bu nedenle, bu anlatıyı ortadan kaldırmak ve Filistin tarihini teoloji ve ideolojinin hakimiyetinden uzak bir şekilde yeniden okumak, arkeolojiyi eleştirel bir bilim olarak yeniden kurmak ve tarihi, geçmişi olduğu gibi anlamanın bir aracı olmaktan ziyade devlet kurmanın bir aracı haline getiren siyasi sömürüden kurtarmak için gerekli koşullardır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.