İsrail-ABD’nin İran’a Karşı Savaşı ve Türkiye
09.03.2026 - 13:48 | Son Güncellenme: 09.03.2026 - 18:02
İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, genel olarak Orta Doğu’daki bölgesel güç dengesi açısından önemli zorluklar ortaya çıkardı. Körfez ülkeleri bu savaştan en fazla etkilenen taraflar arasında yer alırken, Türkiye de kendisini zor ve karmaşık bir konumda buldu.
Zira topyekun savaş mantığını dayatan taraflar, yalnızca İran İslam Cumhuriyeti rejimini değiştirmeyi değil, aynı zamanda bölgede benzeri görülmemiş yeni temeller üzerine kurulmuş bir bölgesel düzen inşa etmeyi amaçlıyor.
ABD Başkanı Donald Trump yönetimi, diğer hedeflerinin yanı sıra, bölgede ve bölgenin petrol ile doğal kaynakları üzerinde mutlak bir kontrol kurmak istiyor. Bu hedef, temel dayanağı İsrail olan tek merkezli bir bölgesel nüfuz tesis etmeyi ve aynı zamanda bölgede ABD’nin küresel hegemonyasına en önemli iki meydan okuma olarak görülen Çin ve Rusya’nın giderek artan nüfuzunu engellemeyi amaçlıyor.
Gözden Kaçmasın
İsrail ise, Arap ülkeleri üzerinde daha fazla baskı uygulayacak, Türkiye’ye paralel olarak, İran içinde kendisi için merkezi bir kaldıraç görevi görecek müttefik bularak, kendi baskın bölgesel düzenini dayatmak için yarışıyor. Türkiye, statüko çöküşü anlamında hedef alınan taraflarından biri olduğunun farkında. Bu nedenle, giderek artan gücüne hizmet ettiğini düşündüğü mevcut düzenin korunmasını istiyor ve bölgenin İsrail lehine yeniden tasarlanmasına karşı çıkıyor.
Peki Türkiye’nin devam eden savaşa yaklaşımı nedir? Savaşın Türkiye üzerindeki etkileri neler olabilir? Bölgesel rakip bir aktör tarafından dayatılan bu savaş karşısında Ankara ne yapabilir? Türkiye’nin söylemi ve tutumu, ortaya çıkabilecek değişimlerin seviyesine ulaşıyor mu? Kendini etkili bir merkez ülke olarak tanımlayan Türkiye için arabuluculuk ya da gözlemcilik rolü yeterli mi? Bundan daha ileri hangi adımları atabilir?
Türkiye ve savaş: Söylem ve tutum
Türkiye, İsrail-ABD'nin İran’a karşı yürüttüğü savaşa ilişkin pozisyonunu ifade etmek için özenle seçilmiş ifadeler kullandı. Bu savaş Türkiye'nin seçimi değil, Türkiye bu savaşın tarafı da değil, dolayısıyla savaşın gidişatını veya sonucunu kontrol edemez. Ancak İsrail ve ABD hedeflerine ulaşsın ya da ulaşmasın, savaşın yankıları Türkiye’yi, çıkarlarını ve bölgedeki konumunu etkileyecektir. Bu nedenle Türkiye, herhangi bir tarafla aynı safta yer almaktan kaçınan, savaş sonrası düzenlemelerde bölgesel konumunu koruyacağına, potansiyel olumsuz sonuçları hafifleteceğine ve krizlerde bir kez daha arabulucu olarak kendini göstermesine olanak sağlayacağına inandığı bir rolün yolunu açan tepkileri tercih etti.
Türkiye, genel olarak gerilimi tırmandırma ve savaş ilkesini reddederek İran’ın egemenliğine saygıyı vurguladı. Aynı zamanda, İran’ın Körfez ülkelerini hedef almasını kınadı ve bölgesel çatışmanın Türkiye’yi de kapsayacak şekilde genişlemesine karşı uyardı. Dışişleri Bakanlığı, ABD, İsrail ve İran dahil tüm taraflara “düşmanca eylemleri derhal durdurma” çağrısında bulunarak, gelişmelerin “bölgenin geleceğini ve küresel istikrarı riske attığı” uyarısını yaptı. Bakanlık ayrıca İran’ın “üçüncü ülkeleri hedef almasını” reddettiğini belirtirken, “her türlü arabuluculuk çabasına destek vermeye hazır” olduğunu ifade etti.
Öte yandan, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, İsrail-ABD saldırılarını “İran’ın egemenliğini ihlal eden” ve “dost ve kardeş İran halkının barışını tehdit eden” saldırılar olarak nitelendirdi. Erdoğan, çatışmanın başlangıcını İsrail’in “provokasyonlarına” bağlayarak, diplomasinin devre dışı kalmasının bölgeyi “bir ateş çemberine” sürükleyebileceği uyarısında bulundu.
Bununla birlikte İran’ın füze ve insansız hava araçlarıyla “Körfez’deki kardeş ülkelere” yönelik saldırılarını da kabul edilemez olarak değerlendirdi. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise İran’ın saldırıları genişletmesinin yanlışlığına, savaşın olası sonuçlarına ve Türkiye’nin arabuluculuk rolüne odaklandı. Fidan, “İran’ın Körfez ülkelerini hedef alma stratejisinin son derece yanlış olduğunu” ve bunun bölgedeki istikrarsızlığı daha da artırdığını belirtti. Tahran’ın “Eğer ben batarsam, bölgeyi de birlikte batırırım” anlayışını benimsediğini ifade eden Fidan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Savaşın etkilerine baktığımız zaman İran'la sınırlı kalmıyor. Çok önceden de tahmin ettiğimiz gibi bölgenin tamamına yayılıyor.”
Fidan, arabuluculuk çabalarına ilişkin olarak ise İran’ın “ateşkese daha açık göründüğünü, ancak ABD’yi ikna edecek bir dizi argüman oluşturulması gerektiğini” ifade etti. Ayrıca “İran’daki yeni liderliğin savaşın sona erdirilmesi için bir fırsat oluşturabileceği” varsayımına dikkat çekerek, sürecin “hiçbir tarafı mağlup görünümüne sokmayacak şekilde uygun bir arabulucu aracılığıyla yönetilmesi gerektiğini” belirtti. Türkiye’nin şu anda ateşkese ulaşmanın yollarını araştırmak amacıyla çok sayıda temas yürüttüğünü de vurguladı.
Türkiye’nin tutumu, krizin daha da derinleşmesini önlemeye odaklanan bir çerçeve oluşturmayı hedefliyor. Ankara bu yaklaşımda, “komşusu İran’ın mı yoksa Batılı müttefikin yanında mı duracağı” sorusuna doğrudan yanıt vermekten kaçınıyor. Aynı şekilde açıklamalarında, İran’daki rejimin devrilmesi yönündeki taleplerin meşruiyetini değerlendirmekten ya da rejimi açık biçimde savunmaktan da uzak duruyor. Bu durum, savaş sonrasında ortaya çıkabilecek bir tabloya hazırlıklı olunduğunu gösteriyor. Bu çerçevede Türkiye’nin tüm senaryolara hazırlık yaptığı görülüyor.
Bunlar arasında, savaşın hedefinin gerçekleşmesi ve İran’daki rejimin devrilmesi durumunda ortaya çıkacak yeni gerçekliğe uyum sağlamak, savaşın tarafları için kabul edilebilir bir çıkış yolu bulmaya yönelik arabuluculuk yapmak ya da İran’ın Körfez ülkelerini hedef almasını sürekli kınayarak Körfez bölgesiyle ilişkilerini daha da güçlendirmek yer alıyor. Ankara’nın mevcut tutumu, şu ana kadar savaşın taraflarından herhangi biri lehine askeri ya da somut maddi katkı içeren bir angajmandan uzak duruyor.
İran’ın Türkiye’de bulunan Batılı askeri üsleri hedef almaya devam etmesi gibi gelişmeler yaşanmadıkça, Ankara’nın savaşa veya herhangi bir taraf adına çabalara girmesi beklenmez. Türkiye’de üç önemli Batılı askeri tesis bulunuyor: Adana’daki İncirlik Hava Üssü, Malatya’daki Kürecik Radar İstasyonu ve İzmir’deki NATO karargahı.
Nitekim 4 Mart’ta Türkiye topraklarına yönelen bir İran balistik füzesinin engellendi. Ankara ise söz konusu üslerden İran’a yönelik herhangi bir saldırının gerçekleştirilmediğini açıkladı. Türkiye ayrıca, bazı Körfez Arap ülkelerinin savaşa katılması durumunda fiilen onların yanında yer alma ihtimaline ya da savaşın İran tarafından doğrudan Türkiye’yi hedef alacak şekilde genişlemesi halinde nasıl bir askeri rol üstlenebileceğine dair değerlendirmelerden de kaçındı.
Aynı şekilde bazı İsrailli yetkililerin Türkiye’yi “bir sonraki bölgesel tehdit” olarak nitelendiren açıklamalarına rağmen, Ankara söyleminde bu ihtimallere doğrudan atıf yapılmadı. Bu savaşın ufku pek çok olasılığa açık olduğu gibi, İran’la doğrudan sınıra sahip olan, İran ve Körfez ülkeleriyle ilişkiler yürüten, ABD’nin müttefiki ve NATO üyesi olan Türkiye de tüm senaryolara açık bir konumda bulunuyor.
Bu senaryolar arasında arabuluculuk ya da barış çabalarına katkı sunmak olduğu kadar, topraklarını, çıkarlarını ve yeni oluşabilecek bölgesel düzen içindeki konumunu korumak amacıyla savaşa doğrudan dahil olma ihtimali de yer alıyor. Şu anda potansiyel ve yeniden şekillenen ittifakları tahmin etmek ve dolayısıyla Türkiye’nin bu ittifaklar içindeki konumunu belirlemek zor olabilir, çünkü bunların hepsi savaşın kendi gelişmelerine ve nihai sonucuna bağlıdır.
Savaş sonrası Türkiye, İran ve İsrail
Türkiye’nin İran ile ilişkilerine yönelik yaklaşımı, büyük ölçüde bu savaşın ortaya çıkaracağı sonuçlara bağlı olacak. İki ülke arasındaki mevcut sınırı belirleyen 1629 tarihli Kasr-ı Şirin Antlaşması’ndan bu yana ilişkiler nispeten istikrarlı olsa da, mevcut savaşın İran-Türkiye ilişkileri ve hatta etnik huzursuzluğa sahne olabilecek ortak sınırları üzerinde farklı bir etkisi olacağı görülüyor. Gelecekteki tablo, bölgesel bir rakip olan İsrail’in, İran’ın stratejik ağırlığını, jeopolitik konumunu ve büyük ekonomik kapasitesini kendi çıkarlarına yönlendirme çabasıyla da bağlantılı görünüyor.
Bu durum yalnızca Türkiye’nin çıkarlarına değil, aynı zamanda bölgedeki Araplar ve Müslümanlar açısından da olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir projeye işaret ediyor. Peki bu olası değişimlerin doğurabileceği sonuçlar neler olabilir? Eğer İsrail-ABD savaşı İran rejimini devirmeden zayıflatmakla sonuçlanırsa, Türkiye dengeli ikili ilişkiler yoluyla statükoyu koruyarak kısmen fayda sağlayabilir. Bu dönem ister toparlanma dönemi olsun ister Batı baskısının devamı olsun, İran’ın Irak’taki etkisinin azalmasından ve İran’ın Türkiye’ye olan ekonomik ve ticari bağımlılığının artmasından potansiyel olarak yararlanabilir.
Tersine, zayıflamış bir İran, Tahran’ı daha agresif ve riskli politikalara itebilir ve özellikle Türkiye ile uzun süredir paylaşılan sınır göz önüne alındığında güvenlik ortamını daha da karmaşık hale getirebilir. Bu nedenle, Türkiye, öngörülemeyen sonuçlarla tam bir boşluk veya uzun süreli bir kaosla karşı karşıya kalmaktansa, zayıflamış bir İran ile dengeyi yönetmeyi tercih edebilir. Ancak, İslam Cumhuriyeti rejimi düşer ve İsrail ile ABD’ye yakın bir İran rejimi iktidara gelirse, bölgesel güç dengesi kökten değişecektir. Bu senaryo şu olasılıkları da beraberinde getirebilir:
1- Devrim sonrası İran ile İsrail’i ve muhtemelen başka ülkeleri de içine alan yeni bir bölgesel eksenin oluşması ihtimali, Türkiye’nin Batı için kilit bir devlet olarak önemini etkileyebilir.
2-İsrail, savaştan Ortadoğu’nun askeri ve siyasi ağırlık merkezi olarak çıkabilir. Bu da Türkiye’nin bölgede önemli bir rol sürdürme yeteneğini zayıflatabilir veya çıkarlarının ilerlemesini sınırlayabilir.
3-Kürt sorunu öncelikli bir endişe kaynağı. İran’ın iç yapısı, Batı ve İsrail desteğiyle Kürtlere genişletilmiş özerklik tanıyacak şekilde yeniden şekillendirilirse, bu durum, şu anda Türk hükümetiyle barış ve uzlaşma sürecinde olan PKK ve DEM Parti’nin daha derin ve kapsamlı taleplerini yeniden canlandırabilir. Söz konusu gelişme, Türk ulusal güvenliğini bir kez daha doğrudan tehdit edebilir. Dahası, Türkiye, esas olarak İran devletine karşı faaliyet gösteren ancak PKK’nın örgütlenme yapısıyla yakından bağlantılı olan PJAK konusunda endişe duyuyor.
4-İran rejiminin düşüşü iç karışıklığa yol açarsa, yerinden edilme ve sınır istikrarsızlığı riski Türkiye için büyük bir yeni mülteci krizine dönüşebilir. İki ülke arasındaki sınır yaklaşık 534 kilometre uzunluğunda. Dışişleri Bakanı Fidan, "Suriye’deki olaylardan ders çıkarılarak son yıllarda İran sınırına duvarlar inşa edildi" diyerek bu olasılığa işaret etti ve "İran’ın duvarın inşasının amacını sorgulayarak bunu birkaç kez protesto ettiğini" belirtti. İranlı mültecilerin kitlesel akınının sorunu, Türkiye’nin güneydoğusu için etnik, güvenlik ve sosyal riskler oluşturuyor.
5-İsrail ve Batı’ya yakın bir İran hükümetinin küresel ekonomiye yeniden entegre olması durumunda, İran stratejik ticaret avantajları elde edebilir ve jeopolitik boyutlara sahip ekonomik rekabetin yaşandığı bir dönemde enerji ve ticaret transit yollarında Türkiye’ye rakip olabilir.
Sonuç
Türkiye’nin ABD ile ittifakı ve NATO üyeliği, Ankara’yı siyasi ve askeri düzeyde koordinasyona zorunlu kılsa da bu durum Türkiye’nin bağımsız hesaplarını ortadan kaldırmıyor. Özellikle ABD’nin öncelikle İsrail’in çıkarları doğrultusunda attığını düşündüğü adımlar söz konusu olduğunda, Ankara kendi değerlendirmelerini koruyor. Aynı zamanda Ankara, ABD’ye karşı İran’la aynı safta yer alamaz, ancak bölgeyi kendi çıkarlarına aykırı şekilde yeniden şekillendirecek kesin bir İsrail zaferi de istemez. Bu nedenle Ankara, istikrarı destekleyen, gerilimi tırmandırmayı reddeden, diplomasiyi öne çıkaran ve egemenlik ile uluslararası hukuka saygıyı vurgulayan bir söylem benimsiyor.
Bu yaklaşım, zorunlu olarak İran rejimini savunmak anlamına gelmiyor, daha çok rejimlerin güç kullanılarak değiştirilmesi emsaline karşı çıkmayı ifade ediyor. Dahası, Türkiye'nin bölgesel düzene yönelik tehdit hakkındaki söylemi iki şekilde kendi çıkarlarına hizmet ediyor. Bir yandan Ankara’ya genel istikrar adına konuşma ve kendisini çatışan taraflar arasında kabul edilebilir bir arabulucu olarak sunma meşruiyeti kazandırıyor. Diğer yandan da ulusal güvenliğini ve çıkarlarını korumak için gücünü artırma hakkını temellendiriyor. Ancak, kendisini Ortadoğu’da kilit, merkezi ve politika belirleyici bir ülke olarak tanımlayan Türkiye için, savaşan tarafların talebi üzerine arabuluculuk rolü veya gözlemci rolü yeterli midir?
Gerçekte, İsrail’in arzuladığı biçimde bölgenin önümüzdeki onlarca yıl boyunca yeniden şekillendirilmesi ihtimali, çağdaş Türkiye açısından benzeri görülmemiş zorluklar doğuruyor. İsrail’in İran ve Körfez’de etkisini artırması, Türkiye açısından bir kayıp anlamına gelebilir. Ayrıca Trump ile Netanyahu’nun uyguladığı “güç yoluyla barış” anlayışının hakim olması, müttefik olsalar bile zayıfların bunun bedelini ödeyeceği anlamına geliyor.
Bu nedenle, Türkiye’nin aktif rolü, kapasite geliştirme programlarını hızlandırmasını, olayları kendi lehine ve stratejik ortaklık kurduğu ülkelerin lehine şekillendirmesini ve bu ortaklıkları yakın vadede tüm alanlarda güçlendirmesini gerektirebilir. Ancak şu anda, savaşın derhal sona ermesi için tüm taraflar üzerinde güçlü bir şekilde müdahale etmek ve gerçek baskı uygulamaktan başka alternatif yok. Çünkü savaşın sürmesi, Türkiye’nin güvenliği, halkı, konumu ve çıkarları dahil olmak üzere herkes için – hükümetler ve toplumlar açısından – yıkıcı sonuçlar doğurabilecek bir süreci beraberinde getirecektir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.