İslamabad İran Savaşı’nın Sonucunu Belirleyebilir
23.04.2026 - 11:10 | Son Güncellenme: 23.04.2026 - 11:17
Pakistan’ın başkenti adeta bir kaleye dönmüş durumda. Güvenlik güçleri ve ordu birlikleri, diplomatik bölgeyi kapsayan Kırmızı Bölge’yi kapatırken, geçen haftaki ilk tur müzakerelere ev sahipliği yapan Serena Hotel İslamabat çevresine barikatlar kuruldu.
Güvenlik çemberi içindeki özel ofisler ve okullar ya kapatıldı ya da çevrim içi sisteme geçti.
Pazar gününden bu yana şehir genelinde ve komşu garnizon kenti Rawalpindi’de toplu taşıma askıya alındı.
Federal bölgeye giriş noktalarında kontrol noktaları kurulurken, sivil kıyafetli istihbarat görevlileri diplomatik alanların etrafında yoğun şekilde konuşlandırıldı. Tüm bu önlemler, yapılması planlanan ancak gerçekleşip gerçekleşmeyeceği belirsiz olan ikinci tur görüşmeler için alındı.
ABD ile İran arasında, yaklaşık altı haftalık yıkıcı bir savaşın ardından 8 Nisan’da Pakistan arabuluculuğunda sağlanan iki haftalık ateşkesin, 22 Nisan Çarşamba günü gece yarısı sona ermesi bekleniyor.
ABD Başkanı Donald Trump, sürenin “Washington saatiyle Çarşamba akşamına” çekildiğini belirtirken, anlaşma sağlanamaması halinde uzatma ihtimalinin “son derece düşük” olduğunu söyledi.
The John Fredericks Show’a verdiği demeçte Trump, “Müzakere edecekler, etmezlerse daha önce hiç görmedikleri sorunlarla karşılaşacaklar” ifadelerini kullandı.
İran tarafı ise sert bir yanıt verdi. Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf sosyal medya platformu X üzerinden yaptığı açıklamada, Tahran’ın “tehdit gölgesinde müzakereyi kabul etmeyeceğini” vurguladı ve ülkesinin son iki haftayı “sahada yeni kartlar ortaya koymaya hazırlanarak” geçirdiğini belirtti.
Bu iki karşıt söylem arasında, Pakistan’ın yanı sıra Türkiye, Katar ve Suudi Arabistan’ın da umutsuzca kapatmaya çalıştığı diplomatik bir uçurum yatıyor.
İlk turun enkazı
11–12 Nisan tarihlerinde İslamabad’da gerçekleştirilen ilk tur görüşmeler, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana Washington ile Tahran arasındaki en üst düzey doğrudan temas olarak kayda geçti.
ABD heyetine Başkan Yardımcısı JD Vance, Özel Temsilci Steve Witkoff ve Trump’ın damadı ve İbrahim Anlaşmaları’nın başlıca mimarlarından Jared Kushner’in de aralarında bulunduğu 300 kişilik ABD heyetine başkanlık etti.
İran ise Meclis Başkanı Galibaf ve Obama yönetimi altında 2015 nükleer anlaşmasını müzakere eden deneyimli diplomat Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başkanlığında 70 kişilik bir heyetle katıldı.
Sürece, Pakistan adına Başbakan Şahbaz Şerif, Genelkurmay Başkanı Asim Munir ve Başbakan Yardımcısı Ishak Dar arabuluculuk etti.
Toplam 21 saat süren görüşmeler üç tur halinde gerçekleşti. İlk tur dolaylı, sonraki iki tur doğrudan yapıldı. Ancak bu yoğun diplomatik temaslara rağmen herhangi bir anlaşma ya da mutabakat metni ortaya çıkmadı.
Tıkanmanın nedeni, yıllardır çözülemeyen İran’ın nükleer programı, Hürmüz Boğazı’nın statüsü, yaptırımların kaldırılması, yaklaşık 6 milyar dolarlık dondurulmuş İran varlıkları ve özellikle Hizbullah ile İran’ın direniş ekseni olarak tanımladığı yapıların geleceği de dahil olmak üzere bölgesel güvenlik mimarisi gibi temel başlıklar oldu.
Görüşmelerin ardından JD Vance, İran’ın “ABD’nin şartlarını kabul etmediğini” belirtirken, “nihai teklifin” masada bırakıldığını söyledi.
Abbas Arakçi ise görüşmeleri 47 yılın en yoğun diplomatik teması olarak nitelendirdi ve İran’ın “iyi niyetle” sürece katıldığını ifade etti. Ancak tarafların “İslamabad mutabakatına çok yaklaştığı” bir aşamada, ABD’yi maksimalist talepler, sürekli değişen şartlar ve abluka uygulamakla suçladı.
Pakistanlı yetkililer ise görüşmelerin bu kadar hızlı çökmesinden şaşkınlık duyduklarını belirtti.
İslamabad yönetimi, sürecin birkaç gün daha devam etmesini ve tarafların genel bir anlaşma çerçevesine yaklaştığını düşünüyordu. Bu nedenle Vance’in ani ayrılışı, gerçek bir kopuştan ziyade bir müzakere taktiği olarak değerlendirildi.
Sızıntılar ve sinyaller: Tahran ve Washington gerçekte nerede duruyor?
İran Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü İsmail Bekayi, Pazartesi sabahı yeni tur görüşmelere kapıyı kapatır gibi görünen şu açıklama yaptı: “Şu an için müzakerelerin bir sonraki turuna ilişkin herhangi bir planımız yok ve bu konuda alınmış bir karar da bulunmuyor.”
Bekayi, ABD'yi, deniz ablukası ve gemilere el koyma eylemiyle “ateşkesi başından itibaren ihlal etmekle” suçladı.
Tahran’ın ilk İslamabad turundan önce sunduğu ve güvenlik garantileri, yaptırımların kaldırılması, savaş tazminatları ve Hürmüz Boğazı üzerinde İran özerkliğini içeren 10 maddelik teklifin, herhangi bir müzakerenin temeli olmaya devam ettiğini yineledi.
Ancak Tahran’ın kamuya açık sert söylemi ile sahadaki diplomatik sinyaller arasında dikkat çekici bir fark bulunuyor.
Arakçi, Pakistanlı mevkidaşı Ishak Dar ile Pazar günü telefon görüşmesi gerçekleştirdi ve iki taraf da “diyalogun sürdürülmesi gerekliliğini” vurguladı.
İran’ın İslamabad Büyükelçisi de geçen hafta yaptığı açıklamada, “görüşmeleri yalnızca Pakistan’da yapacağız çünkü Pakistan’a güveniyoruz” ifadelerini kullandı.
Bu çift yönlü söylem, kamuoyunda müzakereleri reddederken kapıyı kapatmamak, İran diplomasisinde sık görülen bir müzakere taktiği olarak değerlendiriliyor. Amaç, masaya oturmadan önce maksimum taviz elde etmek.
ABD tarafı da benzer şekilde çelişkili mesajlar verdi. Trump, ABD temsilcilerinin ikinci tur için bu hafta İslamabad’a gideceğini açıkladı.
Ancak Trump aynı zamanda ateşkesin uzatılmasının “son derece düşük ihtimal” olduğunu belirterek, anlaşma sağlanamazsa “çok sayıda bomba atılacağından” söz etti. Bu sert dil, İran’ın müzakereye katılımını siyasi açıdan daha da zorlaştırıyor.
İran’ın dini liderine yakın danışma organının önde gelen isimlerinden Muhammed Muhbir ise ABD’nin “herhangi bir yanlış hesaplamasının nihai bir cezalandırma” ile sonuçlanacağı uyarısında bulundu.
Diplomatik söylemin sertliği artarken, istihbarat kaynakları her iki tarafın da topyekun bir savaşa dönüşten kaçınmak istediğini belirtiyor.
28 Şubat’ta, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik büyük çaplı saldırılarıyla başlayan ve Ali Hamaney, Ali Laricani ve diğer birçok yetkilinin ölümüne yol açan savaş, Orta Doğu genelinde 4 binden fazla can kaybına neden oldu.
Buna rağmen İran’ın İsrail’e, ABD üslerine ve Körfez ülkelerine yönelik füze ve İHA saldırıları, ağır kayıplara rağmen Tahran’ın hala önemli bir asimetrik kapasiteye sahip olduğunu gösterdi.
Bugün gelinen noktada, hiçbir tarafın net bir askeri üstünlük kurma imkanı bulunmuyor. Bu da İslamabad sürecini zorunlu kılan temel dengeyi oluşturuyor.
Nükleer çıkmaz: Olası çözüm senaryoları
Krizin merkezindeki en karmaşık ve çözümü en zor başlık, İran’ın nükleer programı olmaya devam ediyor.
ABD, tıbbi ve sivil amaçlar da dahil olmak üzere İran’ın tüm uranyum zenginleştirme faaliyetlerinin tamamen durdurulmasını ve mevcut yaklaşık 440 kilogramlık yüksek oranda zenginleştirilmiş madde stoğunun ülkeden çıkarılmasını talep etti.
Trump, 8 Nisan’da yaptığı açıklamada “Uranyum zenginleştirmesi olmayacak ve ABD, İran ile birlikte derine gömülmüş nükleer tozun tamamını kazıp çıkaracak” diyerek bu konuda tavizsiz bir tutum sergiledi.
Washington’un ilk İslamabad turunda 20 yıllık bir erteleme önerdiği, Tahran’ın ise buna 5 yıl ile karşılık verdiği belirtiliyor.
İran’ın tutumu ise basit bir ret cevabından daha karmaşık. Dışişleri Sözcüsü İsmail Bekayi, uranyum zenginleştirmenin seviyesi ve kapsamının müzakere edilebileceğini ancak ülkenin ihtiyaçları doğrultusunda bu faaliyetin sürmesi gerektiğini vurguladı.
Bu yaklaşım, 2015 tarihli Ortak Kapsamlı Eylem Planı'nın (JCPOA) çerçevesini yansıtıyor.
Söz konusu anlaşma, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA) denetiminde sınırlı zenginleştirmeye izin veriyordu. Ancak Trump yönetimi bu anlaşmadan 2018’de çekildi.
Nükleer çıkmazı aşmak için diplomatik çevrelerde aşağıdakiler gibi çeşitli senaryolar ortaya atıldı:
“JCPOA-Plus” modeli
Bu senaryoda İran, zenginleştirme oranını %3,67 ile sınırlayabilir, yüksek düzeyde zenginleştirilmiş uranyum stokunu üçüncü bir ülkeye ((Rusya, Türkiye veya Kazakistan gibi tarafsız bir koruyucu ülke) devredebilir ve Ek Protokol de dahil olmak üzere UAEA denetimlerinin artırılmasını kabul edebilir.
Buna karşılık ABD yaptırımları aşamalı olarak kaldırabilir, dondurulmuş varlıkları serbest bırakabilir ve güvenlik garantileri sunabilir.
Pakistanlı arabulucuların en gerçekçi gördüğü seçenek bu. Ayrıca, Washington’daki eski JCPOA müzakerecilerinin en gerçekçi bulduğu model.
Sorun şu ki, Trump kamuoyunda "JCPOA’dan çok daha iyi" bir şey istediğini belirtti. Bu da Obama dönemi anlaşmasını yansıtan bir çerçeveyi kabul etmesini siyasi olarak zorlaştırıyor.
“Sıfır zenginleştirme” talebi
ABD’nin en sert pozisyonu olan bu senaryoda, tüm zenginleştirme faaliyetlerine tamamen ve kalıcı olarak son verilmesinde ısrar edebilir.
İran’ın, santrifüj kademelerini sökmesi ve nükleer tesislerini zenginleştirme dışı amaçlara dönüştürmesi talep edilebilir. Bu, Vance'in İslamabad’da dile getirdiği maksimalist bir pozisyon.
Ancak reformist, pragmatist veya sertlik yanlısı olsun, hiçbir İran yönetimi bugüne kadar bu seçeneği kabul etmedi. Tahran, nükleer kapasiteyi egemenlik meselesi olarak görüyor.
Bu senaryonun gerçekleşmesi ya İran’ın stratejik yaklaşımında köklü bir değişim ya da ciddi bir baskı gerektirir ki bu da çatışmanın yeniden alevlenmesi riskini taşır.
“Kademeli gerilim azaltma”
Bu modelde taraflar, tek seferde kapsamlı bir anlaşma yerine aşamalı bir süreçte uzlaşabilir.
Ateşkes 45 ila 90 gün uzatılabilir, zenginleştirme oranı kademeli olarak düşürülebilir (yüksek seviyeden %20’ye, ardından %5 ve %3,67’ye).
Buna paralel olarak yaptırımlar kaldırılabilir, Hürmüz Boğazı yeniden açılabilir ve bölgesel güvenlik düzenlemeleri ele alınabilir.
Pakistan’ın üzerinde çalıştığı modelin bu yaklaşımın güncellenmiş bir versiyonu olduğu değerlendiriliyor.
“Büyük uzlaşma”
En kapsamlı ancak en düşük ihtimalli senaryo, yalnızca nükleer dosyayı değil tüm sorun başlıklarını kapsayan geniş bir anlaşmayı içeriyor.
Bu, zenginleştirme sınırları, denetimler, Hürmüz Boğazı geçişleri, yaptırımlar, dondurulmuş varlıklar, savaş tazminatları, Hizbullah ve “direniş ekseninin” geleceği, balistik füze programı ve diplomatik normalleşme gibi konuları kapsayabilir.
Böyle bir anlaşma aylar sürecek teknik müzakereler ve güçlü siyasi irade gerektirebilir. Ancak savaşın yarattığı yıkım ve tarafların askeri seçeneklerin sınırına gelmesi, bu yönde kısa süreli de olsa bir fırsat penceresi oluşturabilir.
Pakistan’ın oyunu: Çıkmazları ortadan kaldırmak
Pakistan, bu krizde vazgeçilmez bir arabulucu olarak öne çıktı, üstelik bu rol bir yıl önce pek olası görünmüyordu.
İslamabad’ın güvenilirliği, nadir bir dengeye dayanıyor: ABD ile işleyen bir güvenlik ilişkisini sürdürürken, Iran ile 959 kilometrelik sınırı ve derin kültürel-dini bağları bulunuyor.
İran’ın İslamabad Büyükelçisi’nin “Görüşmeleri yalnızca Pakistan’da yapacağız, çünkü Pakistan’a güveniyoruz” sözleri, bu güvenin açık ifadesi oldu.
Pakistan’ın arabuluculuğunun merkezinde, Genelkurmay Başkanı Asim Munir yer alıyor.
Munir, 15 Nisan’da Tahran’a giderek Washington’un yeni mesajını iletti. Dönüşte ise Pakistanlı yetkililerin “nükleer dosyada büyük bir ilerlemenin temeli” olarak tanımladığı sonuçlarla geri döndü.
Aynı dönemde Başbakan Şerif, müzakereler için bölgesel destek toplamak amacıyla Suudi Arabistan, Katar ve Türkiye’yi kapsayan dört günlük bir tura çıktı.
İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi ise Tahran görüşmelerine katıldı. Pakistan, bu süreci "İslamabad Süreci" olarak adlandırıyor. Böylece tek seferlik bir görüşmeden ziyade kalıcı bir diplomatik hat oluşturulmaya çalışılıyor.
İlk turdaki hatalardan kaçınmak isteyen Pakistanlı arabulucular, ikinci tur için farklı bir yöntem izliyor.
Tek güne sıkıştırılmış görüşmeler yerine çok günlü bir müzakere formatı öneriliyor. Bu model, tarafların doğrudan ve dolaylı görüşmeler arasında geçiş yapmasına, başkentlerle istişare yürütmesine ve aşamalı güven inşa etmesine imkan tanıyor.
Bu yaklaşım, JCPOA’dan Dayton Anlaşması’na kadar başarılı karmaşık müzakerelerin yapısını yansıtıyor; burada zamanın kendisi diplomasi aracı haline geliyor.
Pakistan’ın çıkmazı aşmak için önerdiği çerçeve, birkaç yenilik içeriyor.
Nükleer meselede, Pakistanlı arabulucular, İran’ın yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyum stokunun karşılıklı güven duyulan bir devlete (Pakistan’ın kendisi, muhtemelen Kazakistan veya Umman) devredileceği bir "üçüncü ülke vesayeti" modelini araştırıyorlar.
Bu, Washington’ın nükleer endişelerini giderirken, İran’ın egemen nükleer kapasite iddiasını da koruyacaktır.
Hürmüz Boğazı konusunda ise İslamabad “çift taraflı gerilim azaltma” formülünü gündeme taşıdı.
Buna göre İran, ABD’nin İran limanlarına uyguladığı deniz ablukasını kaldırması karşılığında boğazı ticari trafiğe yeniden açacak. Her iki adım da Pakistan donanmasının denetiminde eş zamanlı olarak hayata geçirilecek.
Lübnan konusunda ise Pakistan, ABD’nin İsrail üzerinde baskı kurarak Hizbullah ile kırılgan ateşkesi resmileştirmesini sağlamasını istedi. Bu adımın, İran’ın daha kapsamlı bir anlaşma için temel şartlarından biri olduğu belirtiliyor.
Pakistan’ın bu süreçteki temel hesabı stratejik nitelik taşıyor. Başarılı bir arabuluculuk, İslamabad’ın uluslararası diplomasi sahnesindeki konumunu önemli ölçüde güçlendirecek, Asim Munir’in kişisel itibarını artıracak ve Pakistan’a ABD ile olan hassas ilişkilerinde ek manevra alanı sağlayacak.
Aynı zamanda bu gelişme, ithalata bağımlı Pakistan ekonomisi için hayati önemde olan küresel enerji piyasalarında istikrarı da destekleyecek.
Buna karşın riskler de oldukça yüksek. Müzakerelerin başarısız olması ya da ateşkesin çökmesi durumunda Pakistan, büyük bir siyasi sermayeyi riske atmış olacak ve süreç, ülkenin batı sınırında daha geniş çaplı bir bölgesel çatışmaya dönüşme potansiyeli taşıyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.