İslamabad Görüşmelerinin Sonuçsuzluğu Çatışmanın Devamı mı Demek?
14.04.2026 - 16:56 | Son Güncellenme: 14.04.2026 - 17:06
11–12 Nisan 2026 tarihlerinde Pakistan’ın başkenti İslamabad’da gerçekleştirilen ve 21 saat süren ABD-İran doğrudan görüşmeleri, 1979 İslam Devrimi’nden bu yana iki ülke arasındaki en üst düzey yüz yüze temaslardan birisi olma özelliğini taşımaktadır. Steve Witkoff, Jared Kushner, Ulusal Güvenlik Konseyi ve CENTCOM yetkilileri dahil ABD Başkan Yardımcısı JD Vance liderliğindeki heyet, İran Meclis Başkanı Muhammed Bakır Galibaf ve Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi liderliğindeki İran heyeti, Pakistan’ın ev sahipliğinde bir araya geldi. Görüşmelerin somut bir anlaşmayla sonuçlanmaması, kırılgan iki haftalık ateşkesin geleceğini belirsizleştirmiş, Trump’ın saatler içinde Hürmüz Boğazı’na tam deniz ablukası ilan etmesi, çatışma dinamiklerini yeni bir tırmanma evresine taşımıştır.
Her şeyden önce, İslamabad görüşmelerinin somut bir çıktıdan yoksun kalması, taraflar arasındaki yapısal pazarlık gücünün yarattığı asimetrinin doğal bir sonucu olarak okunabilir. Washington, anlaşmaya varılamadığı bir ortamda kendi rasyonel politika tercihini İran üzerindeki askeri baskıyı artırmak olarak şekillendirmektedir. Trump, görüşmelerin çökmesinin ardından Truth Social medya platformu üzerinden Hürmüz Boğazı’na tam abluka ilan etmiş ve İran’ın enerji altyapısını, su arıtma tesislerini ve köprülerini hedef alabileceğini açıkça belirtmiştir.
Vance’in ABD’nin İran’ın zenginleştirme tesislerini halihazırda imha ettiğini vurgulaması, Washington’un askeri açıdan İran’a baskı yapmaya devam edeceği algısını pekiştirmektedir. Ancak bu politikanın iç siyasi maliyeti yüksektir. Savaş Amerikan kamuoyunda giderek popülerliğini yitirmektedir ve küresel enerji krizinin derinleşmesi Trump’ın ekonomik söylemini zayıflatmaktadır. Tahran’ın politika tercihi ise Hürmüz Boğazı üzerindeki fiili kontrol kapasitesini diplomatik bir kaldıraç olarak muhafaza etmektir. İran heyetinin müzakerelerde masaya getirdiği on maddelik teklif Boğaz üzerinde koordineli geçiş protokolü, savaş tazminatları, yaptırımların kaldırılması, dondurulan 6 milyar dolarlık varlıkların serbest bırakılması ve Lübnan’daki İsrail saldırılarının durdurulması anlaşma kapsamını genişleterek pazarlık alanını çoğaltma stratejisine işaret etmektedir. İran Devrim Muhafızları’nın Boğaz’da fiilen bir geçiş ücreti (toll rejimi) tesis etme gayretleri ve Çin ile Hindistan gemilerinin bu sisteme uyum sağlayacaklarının sinyallerini vermeleri, Tahran’a asimetrik bir ekonomik kaldıraç sağlamaktadır.
İslamabad müzakerelerini klasik bir pazarlık meselesi çerçevesinde analiz ettiğimizde, tarafların kazanan hepsini alır yaklaşımı nedeniyle işbirliği alanının daraldığı görülmektedir. ABD’nin temel talebi İran’ın nükleer silah geliştirmeyeceğine dair kesin ve bağlayıcı bir taahhüt iken bu temelde Tahran için bir egemenlik meselesidir ve kabul edilmesi güçtür. İran’ın temel talebi ise Hürmüz üzerinde koordineli kontrol yetkisi, kapsamlı olarak İran’a uygulanan yaptırımların kaldırılması ve bölgesel ateşkes (Tahran, Beyrut, Gazze) üzerine şekillenmektedir. İki tarafın talepleri arasındaki yapısal uyumsuzluk aslında temelde bir noktaya işaret etmektedir. Her iki taraf da, diğerinin gelecekte verdiği sözleri tutacağına dair yeterli güvenilir taahhüt mekanizması sunamamaktadır. Galibaf’ın ABD’nin güvenilirlik sınavını geçemediğini belirtmesi, bu güven açığının İran tarafındaki somut yansımasıdır. Vance’in masada bıraktığı nihai ve en iyi teklif ise aslında bir tekliften ziyade ültimatom niteliğindedir. Teklif ya kabul edilecek ya da müzakere masası devrilecektir. İran’ın bunu dayatma olarak nitelendirmesi ve reddetmesi, rasyonel bir hesaba dayanmaktadır zira İran, Boğaz kontrolünü sürdürdüğü sürece yeniden müzakere masasına çağrılacağını bilmektedir.
Hürmüz, nükleer eşik ve direniş ekseni
Hürmüz Boğazı, dünya petrol ve doğalgaz arzının yaklaşık yüzde yirmisinin geçtiği bir darboğazdır. İran’ın savaşın başlangıcından itibaren Boğaz’ı fiilen kapattığı, mayınlar döşediği ve geçiş yapan gemilerden ücret talep ettiği raporlanmaktadır. Uluslararası kaynaklarda, en az iki gemi İran’a Çin yuanı cinsinden ücret ödeyerek Boğaz’dan geçtiği belirtilmektedir. Bu da İran’ın, toll rejiminin aslında uygulanabilir bir rejim olduğu yönündeki fikirlerini güçlendirmekte ve İran’ın bu kozu ABD karşısında kullanabileceği süreci genişletmektedir. Trump’ın görüşmelerin başarısız olmasının ardından Hürmüz üzerindeki abluka ilanı, İran’ın bu kaldıracını tersine çevirmeyi hedeflemektedir ancak bu hamle, küresel enerji arzını daha fazla daraltma riski taşımaktadır. İki ABD destroyerinin 11 Nisan’da Boğaz’dan geçiş yapması, savaşın başlangıcından bu yana ilk Amerikan deniz geçişini oluşturmuş ancak İran Devrim Muhafızları askerî gemilere karşı sert müdahale tehdidini sürdürmeye devam etmektedir. Bu çerçevede, başarısız olan görüşmeler sonrasında yine Boğaz’ın hem fiziksel mayınlar hem de hukuki geçiş protokolü tartışmaları boyutlarıyla çatışmanın en kritik düğüm noktası olmaya devam edeceği değerlendirilebilir.
Görüşmelerin kilitlenmesi ile ilgili olarak JD Vance, görüşmelerin kırılma noktasının İran’ın nükleer silah programından vazgeçme konusundaki isteksizliği olduğunu açıkça belirtmiştir. ABD, İran’ın uranyum zenginleştirme tesislerini imha ettiğini iddia etmekle birlikte, İran’dan uzun vadeli bir nükleer taahhüt talep etmektedir. İran ise nükleer programının sivil amaçlı olduğunu savunmakta ve uranyum zenginleştirme hakkından tamamıyla vazgeçmeyi reddetmektedir. Bu durum, İran’ın klasik nükleer eşik devleti stratejisini sürdürdüğüne işaret etmektedir. İran, silah üretmeksizin, silah üretme kapasitesine yakın bir teknik yetkinliği korumak stratejisi ile bunu hem bir fiziki emniyet subabı hem de bir pazarlık kozu olarak araçsallaştırmaya devam etmektedir. Bu strateji, dolayısıyla İran’a güçlü bir caydırıcılık sağlamaktadır.
Gözden Kaçmasın
Savaşın bölgesel boyutu, İran’ın vekil ağlarının harekete geçirilmesi süreçleri ile doğrudan bağlantılıdır. Lübnan’da İsrail-Hizbullah çatışmasının devam etmesi ve ölü sayısının iki bini aşması, ateşkesin bölgesel kapsamına ilişkin derin anlaşmazlıkları yansıtmaktadır. Husiler, Kızıldeniz’deki seyrüseferi ciddi oranda engelleyebilecek kapasiteyi hazır bekletmekte ve Irak’taki Şii milisler potansiyel bir tırmanma unsuru olarak varlığını korumaktadır. İran’ın “Direniş Ekseni” anlatısının aktörleri aracılığıyla gerçekleştirebileceği hiyerarşik tırmanma yani merkezi komutadan vekillere doğru aşamalı ve kademeli bir askeri/operasyonel genişleme görüşmelerin çökmesiyle birlikte daha olası hale gelmiştir. Özellikle Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının, Washington’da 14 Nisan’da gerçekleştirilecek görüşmeler öncesinde İsrail tarafından ön koşul olarak dayatılması ve İran’ın bunu reddetmesi, Lübnan cephesini, Hürmüz Boğazı ile birlikte müzakerelerin en kırılgan halkalarından birisi haline getirmektedir.
Söylemler ve duygular
Trump’ın Truth Social paylaşımları ve Fox News röportajı, Trump’ın aslında İran’a yönelik savaştan beklediğini bulamadığını ve ABD’nin ne askerî gücüyle ne de müzakerelerle meseleyi sonlandıramayıp gerginlik üstünlüğünü kaybetmeye başladığını göstermektedir. Trump’ın özellikle müzakerelerin başarısız olmasının ardından devam ettirdiği bu söylem, klasik zorlayıcı diplomasi retoriğiyle uyumlu görünmektedir, ancak aynı anda görüşmelerin dostane geçtiğini ve neredeyse tüm noktalarda anlaşıldığını iddia etmesi, söylemsel bir tutarsızlık oluşturmaktadır. Bu çerçevede ABD tarafından farklı mesajların olduğu düşünüldüğünde, Vance’in basın toplantısı, Trump’a kıyasla daha ölçülü ve kararlı bir ton taşımaktadır. ABD söylemi, müzakere sürecine olumlu atıflar içermekte ancak sonucun sorumluluğunu İran’a yüklemektedir.
Bununla birlikte, Galibaf’ın X platformundaki açıklaması, ABD’nin İran’ın güvenini kazanamadığını vurgulamakta ve müzakerelerde ileriye dönük girişimler sunduklarını belirtmektedir. İran Dışişleri Sözcüsü Bakaî’nin aşırı talepler ve 40 günlük dayatılmış savaş ortamındaki güvensizlik vurgusu, söylemsel çerçeveyi mağdur-direniş eksenine yerleştirmektedir. Bu üç söylemsel katman bir arada değerlendirildiğinde, taraflar arasındaki çatışma söylemi frekansının yapısal olarak yüksek kaldığı ve diplomatik dilin hala savaş zamanı çerçevelemesi wartime framing içinde sıkıştığı görülmektedir. Bu çerçevede, müzakerelere gidildiği bir ortamda dahi söylemsel yumuşama öğelerinin sınırlı kalması, kısa vadede kapsamlı bir anlaşma olasılığını düşürmektedir.
Müzakereler sonrası KİK’in durumu
Bütün bunların yanında, İslamabad görüşmelerinin başarısızlığı, Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerini derin bir stratejik belirsizliğe sürüklemektedir. Savaş boyunca altı KİK üyesinin tamamı İran’ın füze ve insansız hava aracı saldırılarına maruz kalmıştır ancak bu ortak tehdit algısı, ortak bir stratejik cevaba dönüşmemiştir.
Suudi Arabistan ile BAE arasında belirginleşen stratejik ayrışma dikkat çekicidir. Riyad, daha ihtiyatlı ve uzun vadeli bir yaklaşım benimsemekte 2030 Vizyonu gibi kalkınma programlarını ve ekonomik yatırımlarını ve petrol gelirlerini koruma önceliğiyle diplomasiyi ön planda tutmaktadır. Suudi-İran dışişleri bakanları arasındaki telefon görüşmesi savaştan bu yana ilk kamuya açık temas Riyad’ın diplomasi kanallarını açık tutma kararlılığını göstermektedir. Her ne kadar İran tarafından hedef alınmış olsa da tekrardan aktif hale gelen Doğu-Batı boru hattı üzerinden ihracatını sürdürebilen Suudi Arabistan, savaşa doğrudan katılımın maliyetlerini dikkatlice hesaplamaktadır.
Buna karşın BAE, KİK ülkeleri arasında en şahin tutumu sergilemektedir. BAE Devlet Başkanının Diplomatik Danışmanı Enver Gargaş’ın, BAE’nin kaçınmak istediği bir savaşta zafer kazandığı yönündeki açıklaması, Abu Dabi’nin çatışma sonrası bölgesel düzeni ABD ile birlikte şekillendirme iradesini ortaya koymaktadır. Öyle ki, bazı diplomatlara göre BAE’nin, Trump’ı İran’a kara operasyonu başlatması yönünde teşvik ettiği dahi haberleştirilmişti. Bahreyn’in BM Güvenlik Konseyi’ne sunduğu ve Hürmüz Boğazı’nın açılması için güç kullanımına kapı aralayan karar tasarısının Rusya ve Çin tarafından veto edilmesi, Körfez ülkelerinin uluslararası kurumsal mekanizmalar üzerinden etkin sonuç alma kapasitelerinin sınırlılığını ortaya koymuştur. Çin’in Pekin Süreci’nde inşa ettiği arabuluculuk sermayesini bu krizde kullanmaktan kaçınması, Körfez başkentlerinde hayal kırıklığı yaratmıştır. Fakat ABD’nin tamamıyla İsrail’in güvenliğini Körfez başkentlerinin güvenliğine öncelemesi, Körfez’in Çin ile siyasi anlamda yakınlaşmasını beraberinde getirmiş, bu kapsamda BAE’de Abu Dabi Veliaht Prensi Halid bin Muhammed Al Nahyan, Çin’e bir ziyaret gerçekleştirmiştir.
İleriye dönük senaryolar
İleriye dönük senaryolardan ilki, Uzatılmış Kilitlenme olarak ifade edilebilir. Bu nokta temelde, ateşkesin nominal olarak devam ettiği ancak ABD Hürmüz ablukası ve İran’ın Boğaz kontrolünün eşzamanlı sürdüğü bir ne savaş ne barış durumunu ifade edecektir. Bu senaryo, küresel enerji piyasalarında kalıcı belirsizlik ve Körfez ekonomilerinde yapısal hasar anlamına gelecek ve tercih edilmesi güç bir senaryoyu içerecektir. Bu çerçevede bir ikinci senaryo, tırmanma ve savaşın yeniden alevlenmesi senaryosudur. Müzakelerin çöktüğü ortamda ateşkesin de çökmesi, ABD’nin enerji altyapısı saldırılarını başlatması ve İran’ın Direniş Ekseni üzerinden bölgesel karşılık vermesi, bu senaryoyu oluşturmaktadır. Bu senaryo, petrol fiyatlarının 150 dolar/varil eşiğini aşmasına ve sonuç olarak küresel resesyona yol açabilir. Dolayısıyla bu senaryo da her iki taraf açısından da son derece maliyetli bir senaryo olarak görülebilir. Üçüncü ve son senaryo ise aşamalı diplomatik ilerlemeyi içermektedir. Bölgede Türkiye, Suudi Arabistan, Pakistan ve Mısır’ın, Avrupa’da Berlin, Paris, Londra gibi güç merkezlerinin devreye girmesiyle çok taraflı müzakere formatına geçiş de bir bakıma mümkündür. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin Avrupalı muhataplarıyla görüşme isteğini dile getirmesi, bu senaryonun tohumlarını barındırmaktadır ancak ABD’nin tek taraflı abluka hamlesi bu pencereyi daraltmaktadır.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.