İran'ın Devrimci Dindarlığı Üzerine 

Gazeteci Ali Çabuk, İran’da devrimci dindarlığın dönüşümünü ve dini-siyasi kimliğin günümüzde uğradığı değişimi Fokus+ için kaleme aldı. 
Ali Çabuk
iran-in-devrimci-dindarligi-uzerine.jpg

09.12.2025 - 14:25  |  Son Güncellenme:  09.12.2025 - 14:36

İran’da Tahran, Kum veya İsfahan gibi büyük şehirlerdeki mahallelerin kimliği genellikle tarihsel süreçlerle biçimlenmiştir. Dini kurumların yoğun olduğu mahalleler, günlük yaşamda ibadet ritüellerinin ve dini etkinliklerin sıkça gözlemlendiği alanlardır. Aynı mahalleler, bazen siyasi hareketlerin, devrimci veya muhafazakar grupların merkezi olarak da işlev görür. Bu durum, mahalle sakinlerinin sadece mekansal değil, ideolojik bir aidiyet geliştirmesine yol açar. 

Tahran'ın güneyinde bulunan “İran Mahallesi” kendisine özgü siyasi ve dini kimliğe sahip. Bu mahallede oturmak Tahran’daki birçok aile için bir geleneğe dönüşürken mahalle zamanla Tahran’ın en pahalı orta sınıf yerleşimlerinden birine dönüştü. Tahran’ın orta sınıfı hem ekonomik gerekçelerle hem de kimliksel sebeplerle bu mahalleye yerleşmeyi uygun buldu. Bu mahalle, İran İslam Devrimi’nin ilk günlerinde yeni kurulan düzenin karargahlarından biri olarak görülürdü. Ayetullah Humeyni’nin ana çevresi ve devrim liderleri, bu mahalledeki iki okulda yani Alevi ve Refah okullarında (ilk dini-devrimci okul neslinin yetiştiği yerlerde) eğitim veriyorlardı. Güneyin daha muhalif Peyruzi Mahallesi’ne karşın İran mahallesi siyasi açıdan muhafazakar eğilimleriyle bilinir. Devrimin radikal geleneğine yakın gruplar ve geleneksel-dini yapılar, bu mahalleyi güvenli ve uygun bir alan olarak görmüşler, toplantı ve etkinliklerini çoğunlukla burada gerçekleştirmişlerdir.  

Bu dini-siyasi kimlik, İran Mahallesini görünmez ama belirgin duvarları olan, içe kapalı bir mahalleye dönüştürmüştür. Birkaç yıl öncesine kadar, başı örtülü bir kadının bu sokaktan çarşafsız veya farklı bir giyim tarzıyla geçmesi pek olağan sayılmazdı. Mahalle sakinleri, yazılı olmayan ama ciddi bir gelenek ve davranış bütünlüğüne bağlıydılar. Mahallenin kuralları, toplumun genelinde hakim olan resmi ve hukuki kurallardan çok daha katı bir şekilde işleyebilirdi. Bu durum muhafazakar çevrede mahallenin "cazibe" nedeni olarak görülebiliyor. Çünkü İran mahallesinde sosyal ilişkiler örfe ve dini kurallara dayalı şekilde belirlenirdi. Mahalle sakinleri dış dünyaya karşı içsel tatminlerini sağlayabildikleri ölçüde huzura ve psikolojik güvene sahip olabiliyordu.  

İran Mahallesi taşıdığı tüm bu özellik ve niteliklere rağmen ülkedeki toplumsal değişim dalgasının dışında kalamadı ve içsel tatmininde gedikler açılmaya başlandı. Bu mahallenin kültürel ve sosyal dokusu artık korunmuş ve gizli bir dini getto olmaktan çıktı. Mahallenin genç dindarları önceki dindar kuşak gibi mutlak ve tam bir fıkhi bağlılık taşımıyor. Aykırı buldukları yeni yaşam tarzları ve inançlar mahalleyi kuşatmış durumda. Bu İran toplumunda dini ve siyasi büyük değişimin sadece bir yansıması olarak görülebilir.  

İran İslam Devrimi ve dindarlık  

İran toplumunun "dindarlık" geleneği, gerçeklik ile idealleri tasavvur etme gerilimi üzerine kuruludur. Gerçekçi düzlemde, toplumun mevcut düzeni, işleyen yasaları ve yaşam alanları anlamaya çalışılırken, idealleri tasavvur eden yaklaşımda “olması gereken” en iyi toplum modelleri üzerinde durulur. Öncelik toplumsal gerçeklikler değil, neyin doğru, adil veya ideal olduğudur. Böylesi bir toplumda siyasi gücün hedefi ise toplumu arzu edilen ideal yapıya hazırlamak ve toplumu "cennete" taşımaktır.  

Felsefede bu ayrım Platon ve Aristo’da; İslam düşünce geleneğinde ise Farabi ve İbni Haldun’da görülür. Bu yönüyle İran İslam Devrimi, Farabi’nin veya Platon'un bakışıyla değerlendirildiğinde bir “ideal şehir” projesi miydi, yoksa İbn Haldun’un yaklaşımına göre, mevcut toplum yapısına uygun bir hükümet kurma girişimi miydi? Devrimin beklenenden daha çabuk zafere ulaşması, devrim kadrolarını "ideal" olan ile modern toplum inşası arasında sıkıştırdı. Öyle ki, devrim, din adamlarını ve geleneksel dini yapıyı siyasal güç konumuna getirdi; ancak aynı din adamları, modern bir hükümet kurma ve kamu yönetimini idare etme konusunda yeterli hazırlığa sahip değildi. Devrim öncesi ulemanın devlet yönetimiyle ilişkisi çoğunlukla “nasihat etmek” ve “dini rehberlik” düzeyinde kalmıştı. Devrim sonrası Pehlevi iktidarından dışlanan ve yok sayılan dindar toplum, İslam Devrimi ile iktidarı ve gücü eline aldı.  

İktidar, dönemin dindarlık anlayışında toplumsal sorunları çözebilecek ve "ideal şehri" oluşturacak sihirli bir iksir gibi görülüyordu. Aradan geçen 40 yılın sonunda tek başına iktidarın yeterli olmadığı görüldü ve İslami bir yönetim çatısı altında dindarlık yeniden gettolaşmaya ve toplumdan ayrışmaya başladı. ABD ve İsrail ile yaşanan askeri gerilimler ve savaş, uzun yıllara yayılan ekonomik yaptırımlar, siyasi erkin kamuyu ilgilendiren toplumsal ve siyasi sorunların çözümünde yetersiz kalması ve ülkedeki dindarlık anlayışına yönelik itirazlar, gerçekleşmesi zor hedefler ve yüksek beklentiler ile birleştiğinde, dindar toplumda sabırsızlığa, hayal kırıklığına ve güvensizliğe neden oldu. Dindarlık, genişlemek ve yayılmak yerine dipten gelen yeni “dindarlık” anlayışına karşı kendisini savunma ve varlığını korumaya odaklandı. Çünkü İran’da dindarlık, siyasi güç ve otorite etiketi taşımakta. Ülkenin karşı karşıya kaldığı siyasi ve ekonomik sorunların nedeni olarak dindarlar ve ulema görülmekte. Bu nedenle İranlı dindar bir esnaf veya öğretmen ülkeye dair cevaplanması zor soruların muhatabı olabiliyor. Toplum siyasetten intikamını siyasetin temsil ettiği dindarlık üzerinden alıyor. Özellikle metropollerde bu gerilim ve kutuplaşmanın her geçen gün arttığını görüyoruz.  

Devrimci dindarlık ve gelenek 

İranlılar için İslam Devrimi sadece kazanılmış politik bir zafer değil aynı zamanda siyasi ve ideolojik dindarlığın geleneksel olana hakim olmasıydı. Artık siyaseti ve ideolojisi olan Şii’liğin İranlılara ve tüm dünyaya söyleyecek sözü ve gücü vardı. Devrim zaferi “ideolojik” olana böylesi bir güç ve iktidar vermişti. Dolayısıyla devrimci bakış açısı, kendi entelektüel ve düşünsel perspektiflerini İslam ve devrimle özdeşleştiriyor hem eleştirel hem de rasyonel bir yaklaşımla siyaseti değerlendirmeye yöneliyordu. O halde İslam Devrimi “vahdete” öncelik vererek bölgede zulme uğrayan mustazaflara kendisini götürmeli ve devrimi diğer toplumlara da ihraç etmeliydi. Bunun karşısında konumlanan gelenek ve miras ise “Safavi Şiiliği” olarak görüldü.  

İran Dini Lideri Ali Hamaney

İran-Irak Savaşının ardından “ikinci cumhuriyet” olarak kabul edilen dönemde, toplumsal ve siyasi ihtiyaçlar, din adamları ve dini kurumları toplumda belirgin bir konuma taşıdı. Biri merasimlere yüklenen anlam, meddahların yükselişi, sınıfsal merasimlerin canlanması ve yeni bir dini-kültürel gelişim alanının doğması, bu dönemde gözle görülür hale geldi. Devrimi gerçekleştiren Ayetullah Humeyni hem ülkenin siyasi koşulları hem de kişisel mizacı gereği,  ülkenin siyasetine ve dini alanına doğrudan müdahil olabiliyor ve yönlendirebiliyordu. Ancak Humeyni sonrasında Ayetullah Hamaney için durum aynı değildi. Onun devrimci ve siyasi dindarlığı kurumsallaştırması, yönlendirmesi ve inşa etmesi gerekiyordu. Ayetullah Hamaney’e göre, Şii dünya için önemli bir konu olan Kerbela ve Aşura, sadece tarihsel teolojik bir konu değil aynı zamanda politik ve siyasidir. Bu nedenle Ayetullah Hamaney din adamları ve meddahlar ile yaptığı tüm görüşmelerde, Aşura’yı akli bir çerçeveye oturtarak, mezhepler arası ihtilaflardan uzak, İslam dünyasında kabul edilebilir bir anlayışı hedefler. Devrim öncesi geleneği eleştirerek, yeni bir siyasi dindarlık profili oluşturmaya çalışır. Hamaney 1994 yılında yaptığı bir konuşmada, “dini törenlerin ıslahı ve aklileştirilmesi” konusunu gündeme getirerek matem ritüellerinin resmi, akılcı ve devrimci bir çerçevede şekillenmesi gerektiğini vurgulamıştır. Ayetullah Hamaney için buradaki asıl önemli kavram ise “devrimci İslam”dır.  

Gelinen noktada İran dindarlığı üzerinde Velayet-i Fakih’in inşa etmeye çalıştığı siyasi ve ideolojik yapının bir geçiş sürecinde olduğunu görüyoruz. Devrimci ve kurumsal dindarlığın nasıl olacağını artık “ideoloji” değil gelenek belirlemeye başladı. İran’ın içerisindeki ekonomik ve toplumsal sorunlar, dindar toplumun kaygıları, dışarıda mezhebi kaygıları körükleyen gelişmeler, askeri tehditler ve Suriye iç savaşı süreci hızlandıran faktörüler oldu. Şiiliğin motiflerine, kimliğine ve kırmızı çizgilerine daha fazla önem veren ve toplum içindeki Şii güç dengesini muhafaza etmeyi önceleyen bir dindarlık şekillenmeye başladı. Bu gelenek İslam Devriminin ilk dönemlerinde toplumsal ve siyasi sorunların çözümünde rol oynasa da süreç içerisinde olumlu katkısını kademeli olarak azalttı.  

Ülke içerisindeki siyasi kamplaşma ve rekabet ise bu süreci hızlandıran faktör oldu. Toplumsal değişimi siyasi fırsat olarak gören ülkedeki reformist cephe, bir yandan “dinamik dindarlığı” savunarak rakipleri karşısında alan kazanırken, öte yandan devrimci söylemin yerine geleneği kullanarak din pratiğini şekillendirmekte. İdeolojik dindarlığın karşısında konumlanan bu gelenek, siyaset ile arasına mesafe koyma ve kendi kabuğuna çekilme arayışında. Din pratiği gayri müteşerri olan İran toplumunun dindarlık geleneği onu sekülerleşmeye zorluyor. Peki İran’daki bu toplumsal değişim sürecinde İslam Devriminin temsil ettiği devrimci dindarlık mı yoksa siyaset ile arasına mesafe koymaya çalışan gelenek mi etkili olacak?  

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.