İran’dan Sonra Türkiye: Boş Tehdit mi, Gerçek Proje mi?
10.03.2026 - 14:29 | Son Güncellenme: 10.03.2026 - 14:34
İsrail ve ABD’nin İran’a karşı başlattığı savaşın gölgesinde bölgesel ve küresel etkiler ve yansımalar tartışılmaktadır. Onlardan en önemlilerinden bir tanesi İran’dan sonra Türkiye’nin İsrail tarafından hedef olarak gösterilmesi konusudur.
Konunun aslı bir taraftan İsrailli yetkililerin demeçlerine dayanıyor, diğer yandan ise savaşın güç dengesine jeopolitik yansımaları ve artçılarına uzanıyor.
Peki, İran’dan sonra sıranın Türkiye’ye geleceği meselesi sadece tehditten ibaret mi? Abartılmış uyarı mı? Yoksa gerçekleştirilmeye çalışılacak bir proje midir?
12 günlük İsrail – İran savaşı sırasında bir İsrailli gazetecinin ‘yarı finali İran ile, finali ise Türkiye ile oynayacağız’ cümlesi resmi kaynaktan gelmese de İsrail’in siyasi ve medya arenasındaki havayı ve tartışmaları aktarmaktaydı.
Gözden Kaçmasın
İran’a saldırıları başlatmadan hemen önce, Hindistan Başbakanı Narendra Modi’yi beklerken, Uluslararası Ceza Mahkemesince tutuklanması istenen İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ‘yıkılmak üzere olan Şii eksene ve oluşturulmaya çalışılan Sünni eksene karşı yeni bir eksen’ tesis etmeye çalıştığını deklare etti.
Bahsettiği eksende Hindistan, Yunanistan ve ismini vermediği başka ülkeler olduğunu açıklasa da ayrıntısını vermediği ‘Sünni eksen’in ana üyesinin Türkiye olduğu aşikar. İsrail Cumhurbaşkanı İsaac Herzog da savaşın sadece İran rejiminin değiştirmeyi değil ‘bütün Orta Doğu’yu değiştirmeyi hedeflediğini’ açıkça söyledi.
Benzer söylem muhalefet kanadından da geldi. İsrail’in eski Savunma Bakanı Yoav Galant, birkaç gün önce yazdığı makalede Türkiye’nin İsrail için daha zor bir meydan okumayı temsil ettiğini savunurken, Türkiye’ye karşı tedbirlerin alınması gerektiğini söyledi.
Bu bağlamda unutulmaması gereken önemli bir husus da İsrail’in güvenlik teorisinin 7 Ekim 2023 tarihinden sonra değişmesidir. İsrail artık tehdit oluştuktan sonra ona karşı koymaya değil, tehdit olmadan önce olma ihtimalini yok etmeye yönelik eylemler planlayıp uyguluyor. Yani İsrail artık devlet ve devlet dışı aktörlerin niyet ve iradelerine göre değil imkanlarına göre tehdit algısı oluşturup yok etmeye çalışmaktadır.
Böylece İsrail eski güvenlik doktrinlerine dönmüştür. Bölgedeki büyük devletlerini zayıflatmak ve mümkün ise bölmek, içindeki ideolojik fay hatlarını derinleştirip mezhep ve ırk temelli çatışmalar çıkartmak ve tehdit olarak gördüğü ülkeleri ‘çevre doktrini’ mantığı ile kuşatma altına almak gibi prensipleri tekrar teyit etmiştir. Böylece, on yıllar önce müttefiki olarak gördüğü Türkiye’yi şu anda Yunanistan gibi ülkeler ile kuşatılması gereken bir düşman olarak görüyor.
Daha geniş bakacak olursak, İsrail, Türkiye dahil bütün bölgeyi, kuzeyden Hindistan ile, batıdan Yunanistan ve GKRY ile, güneyden Etiyopya ve belki Somaliland ile, doğudan ise ismini vermediği Arap ve Asyalı ülkeler ile kuşatma altına almaya çalışıyor. Libya, Sudan, Somali, Yemen ve mümkün ise Suriye’yi bölme projeleri de aynı hedeflere hizmet etmektedir.
Nitekim İsrail’in Türkiye’ye yönelik nefreti ve olumsuz duruşu bilinmekle beraber, İsrail’in milli güvenlik kuruluşlarının Türkiye’yi tehdit listesine eklemesi 2021 senesinde oldu. Gazze’ye uyguladığı soykırım savaşında bu tehdit algısı derinleşmiş, Uluslararası İstikrar Gücüne Türkiye’nin katılımına sert şekilde karşı çıkmak ve Suriye’de sıcak bir rekabet ile kendisini göstermiştir. Hatta, Temmuz 2025’te Nagel komitesi Netanyahu hükümetine ‘Türkiye ile birkaç yıl içinde savaşa girmeye hazırlık yapılması’ önerisinde bulunmuştur.
Daha önemlisi ve tehlikelisi, İsrail bölgesel planlarında yalnız değildir. 2018 senesinde ülkesinin büyükelçiliğini Kudüs’e taşıyan ve işgal altındaki Suriye’nin Golan tepelerinin ilhakını tanıyan ABD Başkanı Donald Trump son seçim kampanyasında ‘İsrail’in sınırlarının küçük olduğunu ve genişletilmesi gerektiğini’ savunmuştur. Onun İsrail Büyükelçisi Mike Huckabee ise geçen hafta İsrail’in bütün bölgeye yayılması ihtimaline fikri sorulduğunda ‘çok iyi olur’ cevabını vermiş ve bu talihsiz açıklamaya Beyaz Saray’dan açıklama ya da şerh gelmemiştir.
İran’a karşı savaş devam ederken ABD’nin Wall Street Journal gazetesinde yazılan bir makalede İran’ın bölgesel tehdidi bertaraf edildikten sonra ‘Türkiye’nin onun bıraktığı boşluğu doldurmayacağının garanti edilmesi gerektiği’ savunuldu.
Peki, bütün bunları göz önünde bulundurursak ve Türkiye’nin hedef alınabileceği ihtimalini kabul edersek, bu kolay olabilecek bir şey midir?
Birçok kalem İsrail’in Türkiye’ye karşı olan tutumunu kabul etse bile, Türkiye’nin İran’a benzemediğini ve dolayısıyla hedef alınamayacağını ve saldırıya maruz kalmayacağını savunmuştur.
Nitekim, Galant’ın sözü geçen makalesinde, askeri gücü ve savunma sanayi, ABD başta olmak üzere batılı ülkeler ile olan ilişkileri ve NATO üyeliği nedeniyle, Türkiye’nin İsrail için İran’a göre daha zor bir meydan okuma olacağını savunmuştur.
Türkiye’de de güçlü olması, gelişmiş savunma sanayii, özellikle Trump dönemindeki ABD ile ilişkileri ve İran’ın aksine iyi bir hava gücüne sahip olması nedeniyle, Türkiye’nin böyle bir tehdit ile karşı karşıya olmadığı ve olmayacağı öne sürülmüştür.
Ancak bu ön değerlendirme, bazı önemli gerçekleri göz ardı ediyor. İlk olarak, ABD’nin tutumu sabit ve kalıcı değildir; hem başkan değişebilir hem de aynı başkan döneminde izlenen politika ve ilişkiler dönüşebilir. Üstelik söz konusu isim, görüş ve kararlarını sıkça değiştirmesiyle bilinen Donald Trump olduğunda bu ihtimal daha da güçlenir.
İkincisi, İsrail Türkiye’yi kastedecek ise bunu tek başına yapmaz, eksenler ve ittifaklar içinde yapar ve burada ABD’nin desteği yanında Yunanistan ve GKRY’nin rolü çok etkili olabilir.
Üçüncüsü, bir ülkenin hedef alınma kararı ile bunu gerçekleştirmek arasında büyük fark var. Ayrıca zamana da ihtiyaç var. Bazı planlar yıllar değil onlarca yıl sürebilir. O yüzden bu kadar stratejik konuyu bugünkü şartlara göre değerlendirmek çok doğru olmayabilir.
Dördüncüsü, İsrail için ülkelere saldırmak her zaman aynı geleneksel şekilde olmayabilir. Tabi ki askeri güç ve batı ile ilişkiler açısından Türkiye İran’dan farklıdır, fakat ekonomik yaptırımlar, Suriye’nin istikrarsızlaştırılması, İran’ı bölüp bölgedeki Kurt dosyasını tekrar karıştırılması gibi başka yöntemler de seçebilirler.
Dolayısıyla, Türkiye’nin İran’dan farklı ve daha güçlü olması, ya da bugünkü şartların buna izin vermemesi gibi durumlar tehlikeyi tümden kaldırmaz, İsrail’i (ve hatta ABD’yi) üslup değişikliğine sevk edebilir. Ama prensip olarak Türkiye’ye düşman gözü ile baktıklarını ve İran’ı yıkabilirlerse sıranın Türkiye’ye geleceğini gizlemeden açıkça söylüyorlar.
Devletin kurumları da çok şükür bunun farkında gibi görünüyor. Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ‘İsrail sınırlarımızdan 2.5 saat uzaklığında’ açıklaması, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın ‘İsrail bütün bölgeyi karıştırıp savaşa sürüklemek istiyor’ uyarması, Savunma Bakanı Yaşar Güler’in ‘İsrail ile çatışma riski mevcut olsa da ihtimali çok düşük’ değerlendirmesi, TBMM’nin kapalı oturumda İsrail’in Türkiye’ye karşı tehdidini görüşmesi, SETA’nın Türkiye’nin eş zamanlı olarak iki cephede (İsrail ve Yunanistan) hava savaşına hazırlanması gerektiğini raporlaması ve Milli İstihbarat Akademisi’nin 12 günlük İsrail – İran savaşını Türkiye açısından okuması ve dersler çıkarması da devletin bu tehdidi ciddi aldığının sadece bazı örnekleri.
Kısaca, İsrail’in Türkiye’yi düşman olarak görmesi sabit. İran’dan sonra Türkiye’yi ve ‘Sünni eksen’ olarak gördükleri Türkiye – Suriye – Mısır ve belki de Pakistan’a sıra geleceği kesin gibi görünüyor. Zamanı, şartları ve üslubu kesin olmasa da projenin kendisi mevcut ve ona karşı tedbirlerin alınması şart. Unutmayalım ki, Irak ve İran dahil bazı ülkelerin hedef alınma kararını İsrail 30 yıl önce almıştı.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.