İran Savaşı ve İsrail-Suudi Normalleşmesinin Çıkmazı

Ahmed el-Cendi, İran savaşı sonrası değişen bölgesel dengelerin İsrail-Suudi normalleşmesine etkisini ve Riyad’ın bu süreçte neden daha temkinli bir çizgi izlediğini Fokus+ için kaleme aldı.
odak-iran-savasi-ve-israil-suudi-normallesmesinin-cikmazi

03.07.2026 - 09:58  |  Son Güncellenme:  03.07.2026 - 10:13

İsrailliler uzun yıllardır Mısır’la halk düzeyinde, Suudi Arabistan’la ise resmî düzeyde barış arayışında oldu. Ancak bu iki yolda da istediği sonucu alamadı. Mısır’la yaklaşık 50 yıllık normalleşmeye rağmen halk düzeyinde yakınlaşma uzak bir ihtimal olarak kaldı. Suudi Arabistan ise normalleşme konusundaki tutumunu Filistin meselesinde ilerleme sağlanmasına bağlamayı sürdürdü.

Son yıllarda Suudi Arabistan Krallığı ile İsrail arasında normalleşme ihtimali, Orta Doğu’daki en önemli jeopolitik başlıklardan biri hâline geldi. 

2020’de imzalanan İbrahim Anlaşmaları

2020’de İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanmasının ardından Riyad, bölgede geleneksel çatışma kalıplarını aşan yeni bir düzen kurma projesinde eksik kalan en önemli halka olarak görülmeye başlandı. 

İsrailliler açısından bu düşünceyi güçlendiren unsur ise Suudi Arabistan ile İsrail arasında ortak güvenlik ve strateji çıkarlarının bulunduğu varsayımıydı. Bu çıkarların başında da İran’ın bölgedeki nüfuzunun artması, nükleer programı ve bölgesel müttefiklerinin faaliyetleri karşısındaki ortak kaygılar geliyordu.

Ancak İran’a karşı son askerî çatışmanın patlak vermesi ve buna eşlik eden geniş çaplı bölgesel tırmanma, normalleşme projesinin gelişmesi beklenen siyasi zeminini yeniden şekillendirdi. Savaş, ortak rakibe karşı iki tarafı birbirine yaklaştıracak yeni bir unsur olmak yerine hesapları daha da karmaşık hâle getirdi. 

İsrail’i resmen tanıma yönünde atılacak herhangi bir adımın siyasi maliyeti yükseldi. Bu da normalleşme sürecini savaş öncesine kıyasla daha zor bir noktaya taşıdı. Çünkü İsrail’le normalleşme projesine dâhil olmak, siyasi açıdan artık çok daha hassas bir meseleye dönüşüyor ve böyle bir adım, İran’la doğrudan karşı karşıya gelen bölgesel bir eksende saf tutmak olarak yorumlanabiliyor.

Bu son bağlamda savaşın, normalleşme yanlılarının kullandığı temel argümanlardan birini zayıflattığı söylenebilir. Bu çevreler, Körfez ülkeleri ile İsrail arasında resmî ilişkiler kurulmasının ortak tehditlere karşı daha etkili bir bölgesel güvenlik sistemi inşa edilmesine katkı sağlayacağını savunuyordu. Ancak savaş, bu güvenlikçi yaklaşımın hatalı olduğunu ortaya koydu. Bölgesel meydan okumaların askerî caydırıcılıktan çok, gerilimi önleme ve istikrarı koruma meselesiyle bağlantılı olduğunu gösterdi. Bu açıdan bakıldığında, İsrail’le yeni bir Arap normalleşmesinin gerilimi azaltmak yerine artırması daha muhtemel görünüyor. Bu da Arap ülkelerinin mevcut stratejik hedefleriyle çelişiyor.

Normalleşmenin siyasi maliyeti artıyor 

Suudi Arabistan, 2002 yılında İsrail’le barış için bir girişim ortaya koymuştu. Arap Birliği tarafından benimsenen ve Arap Barış Girişimi olarak adlandırılan bu önerinin özeti, tam normalleşme karşılığında tam çekilme ve bir Filistin devletinin kurulmasıydı. Ancak dikkat çekici olan, İsrail’in bu girişimi reddetmesine rağmen önerinin masada kalmayı sürdürmesiydi. Üstelik İsrail’in Gazze Şeridi’ne yönelik tekrarlanan saldırıları, Batı Şeria’da işgali genişletmesi ve Filistin topraklarına el koyması nedeniyle bölgesel tablo giderek daha karmaşık hâle gelmişti.

Buna ek olarak İsrail, topraklara el koymasına, yerleşim faaliyetlerini genişletmesine ve iki devletli çözüm sürecinin âdeta ölü hâle gelmesine rağmen, söz konusu girişimin sunduğu Arap ülkeleriyle normalleşme imkânına ulaşmayı başardı. 

Son yıllarda bu girişimin parçası olması beklenen bazı Arap ülkeleri, Suudi girişiminin benimsediği çekilme ve Filistin devleti karşılığında normalleşme ilkesinden uzak biçimde İsrail’le ilişkileri normalleştirme kararı aldı. Böylece değişen bu gerçeklik içinde girişim eski anlamını büyük ölçüde kaybetti. Böyle bir tabloda, İsraillilerin ulaşmak istediği ve o dönem girişime cazibe kazandıran ödülün değerinin azalması da doğal hâle geldi. Çünkü normalleşme treni, Suudi Arabistan olmadan bölgenin farklı noktalarına doğru ilerledi.

Bu elbette İsrail’in Suudi Arabistan’la normalleşmeye ilgi duymadığı anlamına gelmiyor. Ancak İsrail’in, bazı ülkelerin daha önce gizli yürüttüğü normalleşmeyi açıkça ilan etmesinden önce elinde bulunan güçlü baskı kartlarından birini kaybettiği anlamına geliyor. Bu değişimlerin ortasında Gazze’deki son savaş, Filistin meselesini yeniden gündemin merkezine taşıdı. 

Kudüs İbrani Üniversitesi İslam ve Orta Doğu Çalışmaları Profesörü Eli Podeh’e göre Filistin meselesi bugün soyut diplomasi başlığı olarak değil, Arap dünyasında duygusal etkisi olan somut bir gerçeklik olarak ele alınıyor. Bu durum Suudi liderliği için son derece önemli. Çünkü Riyad’ın İslam dünyasındaki konumunu güçlendirme hedefiyle doğrudan bağlantılı. Başka bir ifadeyle Suudi Arabistan açısından normalleşme yalnızca stratejik bir seçenek değil, bir şekilde Filistin meselesiyle bağlantılı olan meşruiyet sınavı anlamına geliyor.

Öte yandan İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Suudi Arabistan’la normalleşme ihtimalini daha da karmaşık hâle getirdi. Podeh’in yaklaşımına göre teorik açıdan savaşın, İsrail’le ittifakın anlamını güçlendirmesi beklenirdi. Özellikle İran’ın saldırılarını artırması ve Suudi Arabistan dâhil Körfez ülkelerini hedef alması, Suudi Arabistan ile İsrail arasında koordinasyonu teorik olarak bugün her zamankinden daha mantıklı hâle getirmişti. Ancak savaş, teorik koordinasyonun önemini artırdığı kadar riskleri de büyüttü. İttifak daha tehlikeli ve daha zor bir hâle geldi. Çünkü Körfez ülkeleri yalnızca caydırıcılığı düşünmüyor, aynı zamanda özellikle açık bir angajmana sürüklenmekten de kaçınıyor.

Bu gerçeklik içinde İsrail’in bakışına göre Suudi Arabistan’la normalleşme açık bir paradoksla karşı karşıya. Normalleşmenin gerekçeleri hiç olmadığı kadar güçlü görünürken, şartları eskisinden daha kötü hâle geldi. Bu nedenle yine aynı yaklaşıma göre Suudi Arabistan onlarca yıl boyunca İbrahim Anlaşmaları’nın temsil ettiği normalleşme modelinden kaçındı. Riyad, daha farklı, kademeli, şartlı ve muğlak bir modele daha yakın duruyor. Yani ilan etmeden iş birliği yapıyor, bağlayıcı taahhüde girmeden sürece katılıyor. Bu da kararsızlık olarak değil, hesaplanmış bir strateji olarak okunmalı.

İsrailli araştırmacılar, Suudi Arabistan’ın istediği modelin biçimini de detaylandırıyor. Buna göre Riyad’ın tercih ettiği model, geri alınabilir sınırlı adımlara dayanıyor. Ekonomi ve teknoloji alanlarında iş birliğinin genişletilmesi buna örnek gösteriliyor. Buna karşılık İsrail’den Filistin cephesinde somut adımlar atması bekleniyor. Yerleşimlerin genişletilmesini durdurma taahhüdü ya da Filistin yönetimini güçlendirecek adımlar bu kapsamda değerlendiriliyor. Böylece Arap Barış Girişimi tamamen rafa kaldırılmıyor, ancak kapsamlı bir anlaşmadan aşamalı bir sürece dönüştürülüyor. Siyasi alanda sağlanan her ilerlemeyle birlikte normalleşmenin de kademeli olarak ilerlemesi veya genişlemesi hedefleniyor. Öte yandan bu normalleşme sürecinin, İran’a yönelik güvenlik düzenlemeleri ve caydırıcılığı da kapsayabilecek daha geniş bir bölgesel çerçeveye yerleştirilmesi öngörülüyor.

Ancak İsrail’in bu yaklaşımındaki sorun, tepeden bakan bir perspektiften hareket etmesi. Bu bakış açısı, Arap bölgesinin sorunlarına, devletlerin dağınıklığına, baskı araçlarını kaybetmelerine ya da daha doğru bir ifadeyle bu araçları kullanmamalarına tek taraflı bakıyor. Aynı zamanda bu perspektifin sahipleri, İsrail’in İran’a karşı Körfez’e güvenlik sağlayabilecek güçte olduğunu varsaymayı sürdürüyor. Fakat bu yaklaşımı savunanlar, İran’la savaşın ortaya çıkardığı sonuçları hesaba katmıyor. Savaş, İsrail’in kendisini korumakta yetersiz kaldığını gösterdi.

Netanyahu

İsrail, savaştan İsraillilerin, İsrail hükûmeti üyelerinin ve Netanyahu yanlısı medyanın bile İsrail için yenilgi ilanı olarak gördüğü bir anlaşmayla çıktı.

Bu da şu anlama geliyor: İsrail, on yıllar boyunca biriktirmeye çalıştığı caydırıcılık gücünü kaybettiğinde, Körfez ülkelerine sattığı en önemli değerini de kaybetmiş oldu.

İsrail, ABD’nin bölgedeki varlığını azaltması hâlinde Körfez ülkelerine koruma sağlayabileceğini iddia ediyordu. Başka bir ifadeyle İsrail’in parası artık yerel bir para birimine dönüştü ve İsrail dışında geçerliliğini kaybetti.

Halk tepkisi yeniden denkleme girdi 

Önceki stratejik değerlendirmelere ek olarak tabloyu daha da karmaşık hâle getiren bir başka unsur var. Savaş, normalleşme denkleminde halk faktörünü yeniden önemli hâle getirdi. Arap Baharı’nın başarısızlığa uğramasının ardından bu faktörün etkisi azalmıştı. Bölgesel tartışmaların önemli bir kısmı kalkınma ve ekonomi başlıklarına kaymıştı. Bu da Arap hükûmetlerine dış ilişkilerini yönetme konusunda daha geniş bir manevra alanı sağlamış ve nihayetinde İbrahim Anlaşmaları’nın imzalanmasının önünü açmıştı.

Halkın tutumunun yeniden önem kazanması ister İsrail’in Gazze’de işlediği katliamların sonucu olsun, ister İran’ın son savaşta elde ettiklerinin ardından İsrail’in bırakın başkalarına güvenlik sağlamayı, artık kendi güvenliğini bile sağlayamayacağı yönündeki halk kanaatinden kaynaklansın, sonuç değişmiyor. 

İsrail’e yönelik halk öfkesi varlığını sürdürüyor ve bu öfke sınırlı da olsa siyasi kararlar üzerinde etki yaratıyor.

Bütün bunlar elbette normalleşme ihtimalinin tamamen bittiği anlamına gelmiyor. İki ülke teknoloji, enerji, siber güvenlik ya da başka alanlarda ortak çıkarlar bulunduğunu düşünebilir. Ayrıca ABD, Suudi Arabistan ile İsrail arasındaki yakınlaşmanın Orta Doğu politikasının önemli bir dayanağı ve bölgesel dengeleri yeniden şekillendirmenin bir aracı olduğu konusunda ısrarını sürdürüyor.

Ancak yaşanan gelişme, normalleşme sürecini daha karmaşık hâle getirdi ve bu dönüşümün gerçekleşmesi için gereken şartların çıtasını yükseltti. Normalleşme artık yalnızca çıkarların kesişmesinin doğrudan sonucu olmaktan çıktı. Filistin meselesinin geleceğinin yanı sıra İran’la ilişkinin biçimi ve olası bir yakınlaşma durumunda bölgesel ortamın ne ölçüde istikrarlı kalacağı gibi daha geniş değişkenlere bağlı hâle geldi. İşin dikkat çekici yanı ise şu: Bir dönem Riyad ile Tel Aviv arasındaki normalleşmenin en güçlü itici unsuru olarak görülen İran tehdidi, savaşın etkisiyle bu süreci zorlaştıran temel faktörlerden birine dönüştü.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.