İran Savaşı ve ABD-İsrail İlişkilerinin Geleceği

Araştırmacı Ahmed El-Cendi, İran Savaşı’nın bölgesel dengeler ve ABD-İsrail ilişkilerinin geleceği üzerindeki olası etkilerini Fokus+ için kaleme aldı.
iran-savasi-ve-abd-israil-iliskilerinin-gelecegi.jpg

28.04.2026 - 16:25  |  Son Güncellenme:  28.04.2026 - 16:30

ABD-İsrail'in İran'a karşı yürüttüğü savaş, bölgede süregelen çatışmaların sadece bir başka aşaması olarak görülemez. Bu savaş daha ziyade, bölgenin geleceğini şekillendirecek önemli bir an, bölge tarihinin bir dönüm noktası ve belki de büyük küresel dönüşümlerin bir öncüsü olma olasılığı taşımaktadır. Bunu haber veren birçok gösterge var. Bunların bir kısmı çatışmanın niteliği ve kapsamı, İran’ın direniş ve cesaret göstergeleri, Amerikan ve İsrail liderliklerinin savaş için ilan ettiği hedeflerin hiçbirinin gerçekleşmemesi, Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupalı müttefikleri arasındaki ilişkilerdeki dönüşümler ve karşılıklı söylemin diliyle ilgilidir. Diğer bir kısmı ise bölgede toplumsal değişimlerle, bölge halklarının Washington’a bakışının değiştiğine ve Arap dünyasındaki müttefiklerine koruma sağlama kapasitesine dair göstergelerle ilgilidir. 

Ayrıca, savaşın ABD ve İsrail arasındaki ilişkiyi olumsuz etkileyeceğine dair değerlendirmeler de bulunmaktadır. Bu değerlendirmeler temelsiz veya keyfi değildir; aksine, Tel Aviv'in Washington ile ilişkilerinde korktuğu sonuca yol açabilecek çeşitli olgulardan kaynaklanmaktadır. İsrail'in ABD ile ilişkisi her zaman iç ve dış politikasının temel taşı olmuştur. Ancak bu savaş ve öncesindeki Gazze savaşı, ABD içinde derin değişikliklere yol açmış ve bu ilişkinin geleceğinde İsrail'in lehine olmayacak kader belirleyici değişimlerin habercisi olmuştur. Bu durum, son haftalarda İsrail gazetelerinde ve araştırma çalışmalarına da yansıyan, giderek artan bir endişe kaynağı haline gelmiştir. Bu bağlamda, Ulusal Güvenlik Çalışmaları Enstitüsü'nde (INSS) araştırmacı olan Dr. Avishay Ben Sasson-Gordis, 9 Nisan'da yayınlanan makalesinde, İsrail'in Amerikan kamuoyundaki itibarının aşınmasına, 50 yaşın altındaki Cumhuriyetçilerin çoğunluğu arasında bile İsrail'e yönelik olumsuz algıya ve ona yöneltilen eleştirilerin artmasına dikkat çekmektedir. Yine İsrail merkezli Haaretz gazetesine yazan Gideon Levy ise daha da ileri giderek, Amerika Birleşik Devletleri ile ilişkinin kötü durumda olduğunu ve bu ilişkinin sonunun yakın olduğunu belirtmiştir. 

ABD Başkanı Donald Trump ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu

Bu konuda kaleme alınan yazılar elbette Gordis veya Levy'nin yayınladıklarıyla sınırlı değil; onlarca makale bu tehlikeyi kabul ediyor. Ancak burada bizi ilgilendiren, iki ülke arasındaki ilişkilerin kopma olasılığını, hatta öngörülebilir gelecekte bile, gerçek bir olasılık haline getiren çok sayıda faktördür. Bu faktörlerden biri, tarihsel kesinliğin kırılması olarak adlandırılabilecek şeyle ilgilidir. İsrail'e destek, özellikle Aksa krizi öncesinde, Amerikan siyasetinde ve kamuoyunda kabul görmüş bir durumdu ve bu destek hakkındaki görüş ayrılıkları çok sınırlıydı. Ancak son iki yıldır yaşanan olaylar ve İran'a karşı son savaş, bu konuyu siyasi ve medya elitleri arasında olduğu kadar genel kamuoyu arasında da tartışma ve bölünme konusu haline getirdi.  

Bu durum, Tucker Carlson ve eski Kongre Üyesi Marjorie Taylor Greene gibi Başkan Donald Trump'a yakın olduğu düşünülen muhafazakar isimler de dahil olmak üzere siyasi ve medya figürlerinin İsrail'den uzaklaşmasına yol açtı. Dahası, 8 Nisan'da yayınlanan Pew Araştırma Merkezi anketi, Amerika Birleşik Devletleri'nde İsrail'e desteğin eşi görülmemiş şekilde düşük seviyelere indiğini gösterdi. 

İkinci faktör, İsrail'e ilişkin keskin partizan ayrılığıyla ilgilidir. Yukarıda bahsedilen ankete göre, Demokratların ve bağımsızların yüzde 80'i İsrail'e olumsuz bakıyor (Bu oran 2022'de yüzde 53, 2025'te ise yüzde 69'du). 

İsrail'e olumlu bakan Cumhuriyetçilerin yüzdesi Demokratlardan daha yüksek olsa da, olumsuz görüş bildiren 18-49 yaş arası kişilerin yüzdesi son derece yüksek kalmaktadır. Bu kapsamda, yüzde 57'lik bir kesim olumsuz görüş ifade etmiştir. Üçüncü faktör ise, belki de iki ülke arasındaki ilişkilerin geleceği için en tehlikelisidir. Bu faktör şunu göstermektedir: 

Amerikalı gençlerin (18-50 yaş arası) yüzde 60'ı İsrail'e devlet olarak olumsuz görüş bildirirken, aynı yaş grubunun yüzde 59'u Başbakan Binyamin Netanyahu hakkında olumsuz yorum yapmaktadır. Bu, bu görüşün İsrail'i yöneten kişiyle ilgili değil, devletin kendisiyle ilgili olduğu anlamına gelir ve bu çok daha tehlikelidir. Buna ek olarak, bu olumsuz duyguların yıllık olarak artış gösterdiği de açıkça görülüyor (2022'de yüzde 42, ardından 2025'te yüzde 53 ve İran'la savaş durumunda yüzde 60'a ulaşıyor). Göstergeler arasında, savaşın Amerika için gerekli olmadığı ve Amerikan yönetiminin kendi vatandaşlarının çıkarlarından ziyade İsrail'in çıkarlarını önceliklendirdiği yönündeki ABD içindeki artan eleştiriler de yer alıyor. Bu söylem, kamuoyu yoklamalarında, yüzlerce makalede ve binlerce videoda Amerikalıların, İsrail'e hizmet etmek için savaş açılmasına duydukları öfkeyi dile getirmelerine yansıdı. Bu noktada savaş, Amerikalılara zarar vererek, yakıt ve gıda fiyatlarının yükselmesine neden oldu. Bu durum, her zaman iç içe geçmiş olan Amerikan ve İsrail çıkarları arasındaki ayrılık fikrini güçlendiriyor. 

Bu gelişmeler, iki ülke arasındaki ikili ilişkilerde daha önce görülmemiş tarihi bir emsal oluşturdu. Nisan ayında ABD Senatosu, Senatör Bernie Sanders tarafından sunulan ve İsrail'e askeri teçhizat satışını engellemeyi amaçlayan bir karar tasarısına 47 Demokrat senatörden 40'ının lehte oy vermesiyle dikkat çekici bir olaya tanık oldu. Tasarı kabul edilmese de, bu durum İsrail açısından felaket sayılabilecek bir gelişmeyi yansıtıyor; çünkü Demokrat Parti içindeki siyasi ruh halinde açık ve hızlanan bir dönüşüm olduğunu gösteriyor. Bunu doğrulayan şey, Demokrat senatörlerin bu oylamadaki tutumunun benzer önceki oylamalarla karşılaştırılmasıdır; İsrail’in kaybının büyüklüğü ortaya çıkmaktadır. İsrail'e askeri yardıma kısıtlama getirilmesini destekleyenlerin sayısı 2024'te 19 iken geçen yıl 24'e, ardından bu yıl Nisan ayında 40'a yükseldi. Bu oylama iki ülke arasındaki askeri işbirliğini sona erdirmese de, ABD'nin desteğini yeniden değerlendirmek için artan iç siyasi baskıyı göstermektedir. Bu durum, özellikle parti içindeki ilerici kanadın etkisi artmaya devam ederse ve değişen Amerikan kamuoyunun etkisi sürerse, gelecekte ikili ilişkilerin daha dengeli bir şekilde yeniden şekillenmesine yol açabilir. 

Joseph Nye

Eski ABD Savunma Bakanlığı Uluslararası Güvenlik İşlerinden Sorumlu Bakan Yardımcısı Joseph Nye'nin de belirttiği üzere, bir devletin kültürel çekicilik, siyasi değerler ve ahlaki meşruiyetin yanı sıra ekonomik ve kültürel etki yoluyla hedeflerine ulaşma yeteneği olan yumuşak gücün kaynaklarını incelediğimizde ve bunu İsrail'in Amerika Birleşik Devletleri'ndeki varlığıyla ilişkilendirip Amerikan yönetimi üzerindeki siyasi etkisiyle karşılaştırdığımızda, Başkan Donald Trump yönetimi üzerindeki etkisi artarken (Amerika'nın savaşı olmayan bir çatışmaya itilen bir yönetim), yumuşak gücünün aşındığı ve Amerikan halkının çoğunluğu nezdindeki çekiciliğini kaybettiği açıkça ortaya çıkmaktadır. Nitekim, İsrail'in son iki yılda işlediği soykırım suçları, özellikle genç Amerikalıların büyük bir kesimi arasında ahlaki imajının çökmesinin başlıca nedeni olmuştur. Bu durum, tarihsel hafıza ile mevcut gerçeklik arasındaki uçurumla örtüşmektedir. 

Amerikan'ın İsrail'e desteği, bazı yönlerden Holokost anlatısı ve İsrail'in mağduriyetiyle bağlantılıydı, ancak yeni nesiller bu hafızayı aynı yoğunlukta yaşamadı. Dahası, tam tersine tanık oluyorlar ve bir zamanlar Holokost'un anısını yüceltenlerin Holokost'u gerçekleştirmesine şahit oluyorlar. Tüm bunlar, Siyonist lobi gruplarının birçok politikacıya ve Amerikan seçimlerindeki adaylara sağladığı desteğin, bu politikacılar için bir yük ve seçmenler nezdindeki konumlarına zarar vermesine yol açmıştır.  

Bu durum son aylarda birden fazla kez tekrarlandı; en dikkat çekici örnek, Amerika Birleşik Devletleri'ndeki en büyük Yahudi topluluğuna, çok fazla sayıda zengin Amerikalı Yahudiye ev sahipliği yapan ve en aktif Siyonist lobi gruplarının faaliyet gösterdiği New York şehrinde Zohran Mamdani'nin başarısıdır. 

Bu tezahürler, ABD ile Tel Aviv ilişkisini, Amerikan tutumlarını sürekli savunmacı bir söylem ve gerekçelendirme gerektiren bir meşruiyet krizine maruz bıraktı. Bu, dönüşümün artık tek düzeyle sınırlı olmadığını, eşzamanlı üç düzeyde ortaya çıktığını gösterdi: Birincisi kamuoyu düzeyi; çünkü demokratik sistemlerde uluslararası ilişkiler yalnızca devlet çıkarları üzerine değil, toplumların kabulü üzerine de kurulur. Filozof John Locke’un anlayışına göre hükümet yönetilenlerin rızasına dayanır; Walter Lippmann’ın tasavvurunda da siyaset, insanların zihinlerinde taşıdığı imgeler üzerine inşa edilir. Eğer meşruiyet, Alman filozof Jürgen Habermas’ın gördüğü gibi yenilenen toplumsal destek gerektiriyorsa, ABD’de değişen şey — en azından bu aşamada — resmi siyasi tutum değil, toplum içinde oluşan zihinsel imgedir; asıl siyasi tavrı kurup yönlendirecek olan da budur. Bu çerçevede devlet demokratik sistemlerde toplumun razı olmadığı ittifakları sürdürmeyi seçebilir; ancak toplum yavaş yavaş geri çekilebilir ve sonunda devlet ona cevap verir. Toplumsal dayanağı olmayan her ittifak zamanla ve baskılı koşullarda siyasi yük haline gelir. İkinci düzey siyasi yapıyla ilgilidir; bunu parti kutuplaşması ve Cumhuriyetçi tabanda bile İsrail desteğinin gerilemesi yansıtır. Son olarak, İsrail’in gelecekte müttefikten bir yıpratma unsuruna dönüşebileceğine dair stratejik farkındalık gelir. 

Yukarıda anlatılanlar, ittifakın yakın zamanda sona ereceği anlamına gelmez, ancak ilişkinin ABD için sadece stratejik değil, ekonomik olarak da daha maliyetli hale geleceği ve Amerikan halkının refahını etkileyeceği anlamına gelir.Bu, kendi halkını ihmal edip başkalarını kayırdığı düşünülen yönetime yönelik eleştirileri yoğunlaştıracak ve İsrail'e karşı ahlaki, kültürel ve ekonomik gerekçelerle olumsuz kamuoyu algısını körükleyecektir. Alman filozof Reinhart Koselleck'in savunduğu gibi, tarihi şekillendiren ani değişiklikler değil, küçük değişimlerin birikimi ise, gelecekteki dağılma olasılığı artar. 

Tüm bunlar, Washington ve Tel Aviv arasındaki ilişkinin artık sadece çıkar dengesiyle değil, aynı zamanda ABD içindeki kamuoyu kabulüyle de ölçüldüğünü göstermektedir. Böylesine tarihi bir dönüm noktasında, tehlike, ittifakı sürdürülebilir kılan temelin aşınmasında yatmaktadır. Herhangi bir uluslararası ilişkinin kamuoyu nezdindeki meşruiyeti azaldığında, ne kadar sağlam temellere oturmuş görünürse görünsün, devamlılığı veya mevcut güç düzeyinin istikrarı sorgulanır hale gelir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.