İran Savaşı Gölgesinde Derinleşen Pakistan-Afganistan Gerilimi

Araştırmacı Aydın Güven, İran savaşı gölgesinde derinleşen Pakistan–Afganistan gerilimini ve bunun arkasındaki güvenlik, siyasi ve diplomatik dinamikleri Fokus+ için kaleme aldı.
iran-savasi-golgesinde-derinlesen-pakistan-afganistan-gerilimi.jpg

18.03.2026 - 13:52  |  Son Güncellenme:  18.03.2026 - 14:02

Pakistan–Taliban gerilimi geçici bir sınır krizi değildir. Karşılıklı beklentilerin boşa çıkması, Taliban’ın TTP’ye karşı harekete geçememesi ve diplomatik boşluk bu gerilimi daha tehlikeli, daha kalıcı ve daha kontrolsüz bir çatışmaya dönüştürüyor.

Dünya kamuoyu ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarına odaklanmışken, 26 Şubat’tan bu yana Pakistan ile Afganistan arasında devam eden sınır çatışmaları iki ülkeyi giderek daha tehlikeli bir tırmanmanın eşiğine getiriyor. Son olarak 16 Mart’ta Pakistan’ın Kabil’deki bir askeri üsse düzenlediği saldırıda bir rehabilitasyon merkezinin vurulduğu ve yaklaşık 400 sivilin hayatını kaybettiği iddiaları, krizi yeniden küresel kamuoyunun gündemine taşıdı.

Bu süreci asıl tehlikeli kılan ise sahadaki çatışmadan çok diplomatik boşluk. Küresel ve bölgesel aktörlerin dikkatinin İran’a kayması, taraflar arasında arabuluculuk yapabilecek mekanizmaları zayıflatmış durumda. Bu nedenle taraflar arasındaki gerilim, giderek daha kontrolsüz ve geri dönülmesi zor bir yola evriliyor.

Çatışmalar bu noktaya nasıl geldi?

Son gerilimin merkezinde Pakistan’ın uzun süredir dile getirdiği terör gruplarının, özellikle de TTP militanlarının Afganistan topraklarını güvenli sığınak olarak kullanıp Pakistan’a yönelik saldırılar gerçekleştirmesi yönündeki suçlamasından kaynaklanıyor. Bu nedenle son çatışmalarda Pakistan ordusu, sadece terör örgütlerini değil aynı zamanda Taliban hükümetinin de askeri altyapısını, ABD’den kalan ve kullanılabilir olup olmadığı bilinmeyen hava araçlarını, hangarları ve yakıt depolarını hedef alarak Taliban yönetimi üzerinde hem ekonomik hem siyasi baskıyı artırmış durumda. 

Ayni zamanda uzun zamandır Pakistan’da bazı ordu çevreleri ve siyasi yetkililer gerekirse Taliban liderliğini hedef alabileceklerini açıkça dile getirirken, Afganistan tarafında bir tampon bölge oluşturmak ya da Taliban karşıtı silahlı grupları destekleyerek Kabul üzerinde baskı kurmak gibi politikaları da gündeme getirmiş durumda.

2021 yılında iktidara geldiğinde Taliban ile İslamabad arasında oldukça iyi ilişkiler varken, bu ilişkilerin kısa süre içinde neden beklenmedik bir yönde evrildiği de ayrı bir sorudur. Nitekim Taliban’ın ABD’yi ülkeden çıkarmasında Pakistan istihbaratı ISI’in belirleyici bir rol oynadığı ve finansal ve lojistik destek sağladığına dair çok sayıda rapor bulunmaktadır. Bunun yanı sıra Taliban’ın iktidara gelmesinin ardından Pakistan, hem ekonomik destek sağlayarak yeni yönetimi ayakta tutmaya çalışmış hem de uluslararası alanda tanınmasını kolaylaştırmak amacıyla ciddi bir diplomatik kulis faaliyeti yürütmüştür. Bu süreçte, dönemin başbakanı İmran Han liderliğindeki İslamabad yönetimi, Taliban hükümetinin uluslararası sistemle temas kurabilmesi için çeşitli diplomatik girişimlerde bulunmuştur. 

Taraflar arasındaki ilişkilerin tüm bu gelişmelere rağmen neden kısa sürede gerildiğini ve Taliban hükümetinin neden İslamabad’ın beklentilerinin aksine hareket ettiğini anlayabilmek için, Taliban’ın iktidara gelmesinin ardından Pakistan’ın bu yönetimden ne tür beklentilere sahip olduğu ve Taliban’ın TTP’ye karşı neden isteksiz davrandığı gibi konuların açıklanması kritik önem taşımaktadır.

Taliban’ın iktidarı sonrasında Pakistan’ın stratejik beklentileri 

Taliban 2021’de Afganistan’da yeniden iktidara geldiğinde İslamabad’ın yeni yönetimden beklentileri vardı. O dönemde Pakistan Başbakanı İmran Han, Taliban’ın iktidara gelişini “köleliğin zincirlerini kırmak” olarak nitelendirmişti. İslamabad’ın Taliban yönetiminden üç temel beklentisi bulunuyordu: Durand Hattı’nın Afganistan tarafından resmi sınır olarak tanınması, Afganistan’ın Hindistan karşısında Pakistan ile daha yakın bir stratejik çizgi benimsemesi ve TTP ve benzeri gruplara karşı ortak bir güvenlik politikası izlenmesi.

Pakistan’ın ilk beklentisi Durand Hattı’nın Afganistan tarafından resmi sınır olarak tanınmasıydı. İslamabad yönetimi Taliban’ın ideolojik olarak İslam kimliğini öne çıkaracağını ve bu nedenle etnik Peştun milliyetçiliğini geri planda bırakacağını varsaymıştı. Ancak beklendiği gibi olmadı ve Taliban yönetimi Durand Hattı’nı tanımayı reddetmeye devam etti.

İkinci beklenti Taliban yönetiminin Hindistan karşısında Pakistan ile daha yakın bir siyasi çizgide hareket edeceği yönündeydi. Ancak Taliban iktidara geldikten sonra Afganistan’ın ciddi ekonomik ihtiyaçları nedeniyle Hindistan ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri sürdürmek istediğini açıkladı. Hindistan, ABD’nin Afganistan’da bulunduğu yıllarda Afganistan’da altyapı projeleri ve yatırımlar gerçekleştirmişti. Taliban yönetimi iktidara geldikten sonra hem uluslararası tanınma hem de ekonomik çıkmazlardan dolayı bu yatırımların devam etmesini istedi. Pakistan ise Hindistan’ın Afganistan’daki varlığını kendi güvenliği açısından bir tehdit olarak görmektedir ve Hindistan’ı Afganistan üzerinden Pakistan’ı istikrarsızlaştırmaya çalışmakla suçlamaktadır. Ayrıca Taliban yönetimi uzun süredir Pakistan’ın Afganistan üzerindeki nüfuzundan ve kendisini yönlendirmeye çalışan tutumundan da rahatsızlık duyuyor. Bu nedenle Taliban, Pakistan’ın baskısını dengelemek ve dış politika alanını genişletmek amacıyla Hindistan ile ekonomik ve diplomatik ilişkileri tamamen koparmaktan özellikle kaçınmıştır.

Pakistan’ın üçüncü ev en önemli beklentisi ise Taliban yönetiminin TTP ve benzeri terör gruplarına karşı Pakistan ile koordineli bir güvenlik politikası izlemesiydi. İslamabad özellikle Taliban’ın, TTP’nin Afganistan topraklarını kullanarak Pakistan’a yönelik saldırılar düzenlemesini engellemesini bekliyordu. Ancak Taliban’ın iktidara gelmesinden sonra saldırılar azalmadığı gibi birçok rapora göre ciddi şekilde arttı. Taliban’ın Ağustos 2021’de yeniden iktidara dönmesinden bu yana, Pakistan artan terör saldırılarıyla karşı karşıya kalmış ve bunun sonucunda yaklaşık 4.000 asker ve sivil hayatını kaybetmiştir. Yalnızca 2025 yılında Pakistan’a yönelik 600’den fazla terör saldırısında yaklaşık 3400 kişinin hayatını kaybettiği rapor edilmiştir. 

Bu beklentilerin karşılanamaması, halen devam etmekte olan ve Pakistan tarafından açık savaş olarak nitelendirilen çatışmaların da temel nedenini oluşturuyor. Bu bağlamda şu soruları sormak gerekiyor: Taliban, Pakistan’a ekonomik ve diplomatik açıdan büyük ölçüde bağımlı olmasına rağmen neden TTP ve benzeri grupları dizginleyemiyor? Başka bir ifadeyle, Taliban yönetimi Pakistan’ın yoğun baskısına ve hava saldırılarında ciddi kayıplar vermesine rağmen neden TTP’ye karşı daha sert adımlar atmaktan kaçınmaktadır? 

Taliban hükümeti neden ülkedeki silahlı gruplara karşı harekete geç(e)miyor?

Artan gerilim ortamında Pakistan, Taliban yönetimi üzerinde baskı kurmak ve caydırıcılığı artırmak amacıyla Afganistan içindeki hedeflere yönelik saldırılarını yoğunlaştırdı. İslamabad bu operasyonların yalnızca TTP kamplarını değil, Taliban yönetimine ait bazı askeri altyapı ve lojistik noktaları da hedef alıyor. Amaç Taliban hükümeti üzerindeki baskıyı artırarak maliyetlerini yükselterek onu TTP’ye karşı daha somut adımlar atmaya zorlamak. Ancak şimdiye kadar bu askeri baskının Taliban’ın politikasında belirgin bir değişim yaratmadığı görülüyor.

Ancak sahadaki gerçeklik, Taliban’ın bu yönde kapsamlı bir askeri baskı uygulamasının oldukça zor olduğunu göstermektedir. Bunun arkasında hem tarihsel ilişkiler hem de mevcut güvenlik dengeleriyle bağlantılı birkaç önemli neden bulunmaktadır. 

Birinci neden Afgan Talibanı ile TTP arasındaki derin ideolojik, sosyal ve tarihsel bağlardır. İki örgüt uzun süredir ortak ideolojik referansları, savaş ağları ve kişisel ilişkiler üzerinden birbirine bağlıdır. Bu nedenle Taliban yönetiminin TTP’ye karşı sert bir askeri baskı uygulaması örgüt içindeki dengeleri sarsabilir ve TTP’ye sempati duyan bazı Taliban komutanlarının tepkisini çekebilir. Nitekim Taliban içerisinde TTP’ye karşı daha sert bir politika izlenmesini savunan unsurlar olduğu gibi, örgütle daha temkinli bir ilişki sürdürülmesini isteyen komutanlar da bulunmaktadır. Bu durum TTP’nin Taliban için aynı zamanda siyasi bir kaldıraç olarak kullanılmasına da yol açmaktadır. 

İkinci önemli neden, TTP’ye yönelik aşırı baskının örgütün bazı unsurlarını Taliban’ın en büyük rakiplerinden biri olan IŞİD’in Horasan kolunun (ISKP) saflarına itme riskidir. TTP ile IŞİD-Horasan arasında geçmişten gelen bağlar bulunmaktadır. IŞİD-Horasan 2014 yılında Afganistan ve Pakistan’daki bazı TTP, El Kaide ve Taliban savaşçılarının ayrılmasıyla ortaya çıkmıştır. 2015 yılında IŞİD lideri Ebu Bekir el-Bağdadi örgütün Horasan vilayetini ilan etmiş ve eski bir TTP komutanı olan Hafız Said Han örgütün ilk lideri olarak atanmıştır. Bu süreçte Pakistan’ın eski FATA bölgelerinde faaliyet göstermiş birçok TTP komutanı da IŞİD-Horasan’a bağlılık bildirmiştir. Bu nedenle Taliban yönetimi TTP’yi tamamen bastırmaya çalıştığında bazı militanların IŞİD-Horasan’a katılmasından endişe etmektedir. Böyle bir senaryo Taliban için şu anda TTP’den daha büyük ve daha tehlikeli bir güvenlik tehdidi yaratabilir. Bu nedenle Taliban yönetimi TTP’yi tamamen bastırmak yerine daha sınırlı ve temkinli bir yaklaşım benimsemeyi tercih ediyor. Bu yaklaşım kısa vadede Taliban açısından iç dengeleri korumayı sağlasa da Pakistan ile ilişkilerdeki gerilimin de devam etmesine neden olmaktadır.

Taliban’ın bu yapısal sınırlılıkları Pakistan açısından diplomatik baskının tek başına yeterli olmayacağını göstermektedir. Bu durum Pakistan’ı hem Taliban’a hem de TTP’ye karşı izlediği stratejiyi giderek daha sert araçlara yönlendirmeye itmiştir. 

Diplomatik boşluk ve derinleşen çatışma

Tüm bu dinamikler birlikte değerlendirildiğinde, Pakistan ile Taliban yönetimi arasındaki gerilimin kısa vadede bir ateşkes sağlansa dahi uzun vadede daha da derinleşmesi olası görünüyor. Zira Taliban’ın TTP’ye karşı kapsamlı bir adım atamaması, Pakistan’ın güvenlik kaygılarını daha da keskinleştiriyor. Bu karşılıklı güvensizlik, mevcut çatışmayı kolaylıkla daha geniş ve doğrudan bir savaşa dönüştürebilecek kırılgan bir denge yaratıyor.

Daha da önemlisi, bu kriz tam da İran-ABD-İsrail savaşının gölgesinde derinleşiyor. Ayrıca savaşın kısmi olarak Körfez ülkelerine de sıçraması, küresel ve bölgesel aktörlerin bu hatta yönelik ilgisini zayıflatırken, taraflar arasında arabuluculuk yapabilecek bir mekanizmanın oluşmasını da zorlaştırıyor. Nitekim Taliban hükümeti çatışmaların ilk günlerinde arabuluculuk çağrısında bulunmuş, ancak özellikle Körfez ülkelerinin kendi önceliklerine yönelmesi nedeniyle bu çağrı karşılık bulmamıştı. Bu durum aynı zamanda, Taliban’ın geçmişte verdiği taahhütleri yerine getirmemesi nedeniyle arabulucu aktörlerin isteksizliğini de yansıtmaktadır. Türkiye ve Katar başta olmak üzere birçok ülkenin Taliban’ı terör örgütlerine karşı harekete geçmeye çağırmasına rağmen somut bir adım atılmamış olması, bugün yaşanan krizin diplomatik zeminini daha da zayıflatmıştır. Bu bağlamda Pakistan’ın giderek daha fazla “kuvvetle caydırma” politikasına yönelmesi de şaşırtıcı değildir.

Bu nedenle bugün karşı karşıya olunan tablo, yalnızca TTP meselesi ya da sınır güvenliği tartışması değildir. Aksine, eski bir müttefiklik ilişkisinin çözülmesi, beklentilerin karşılanmaması ve yanlış stratejik hesapların bir araya gelmesiyle oluşan daha derin bir kırılmanın yansımasıdır. Bu kırılma giderilmediği sürece, askeri araçlara dayalı mevcut yaklaşımın sorunu çözmek yerine daha da büyütmesi kaçınılmaz görünmektedir.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.