Husilerin Suudi Ablukası, Hürmüz ve Mekke Paktı

Araştırmacı Bülent Şahin Erdeğer, Yemen’de yeniden tırmanan Husi-Suudi Arabistan gerilimini; İran, Pakistan ve Türkiye’nin dahil olduğu daha geniş bölgesel denklem üzerinden Fokus+ için kaleme aldı.
husilerin-suudi-ablukasi-hurmuz-ve-mekke-pakti.jpg

22.09.2026 - 10:45  |  Son Güncellenme:  22.09.2026 - 10:51

Yemen'de Husiler ile Suudi Arabistan arasında Temmuz 2026'da yeniden alevlenen çatışma, kısa vadeli bir sınır hadisesi olmanın ötesinde, Tahran-Riyad-İslamabad üçgeninde şekillenen daha geniş bir jeopolitik hesaplaşmanın görünür yüzü hâline geldi. Kurumsal olarak Zeydi Carudiyye ekolüne bağlı Husi hareketinin bölgesel iddiası, salt bir 'vekalet savaşı' okumasıyla açıklanamayacak kadar kendi iç mantığına sahip; hareketin şimdiki ekonomik taleplerle nihai siyasi hedefi -tüm Yemen üzerinde hâkimiyet- arasındaki gerilim, önümüzdeki haftaların seyrini belirleyecek gibi görünüyor. 

Husiler Caferî Şii mi? 

Carudiyye, Zeydiyye'nin içinde ortaya çıkan fakat imamet (İlk halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğuna dair) anlayışı bakımından Caferî İmâmiyye'ye yaklaşan bir çizgidir.

Husilerin Sünni dünyada Zeydilikten Caferî Şiiliğe geçtikleri iddia edilse de durum böyle değildir. Zeydi/Carudi olan Husi önderlerin 1982’den itibaren İran’da aldıkları ideolojik formasyon sebebiyle dinsel değil, “Siyasal İrancılık/Humeynicilik” yani mezhebi değiştirmeden politik olarak Velayet-i Fakih ideolojisini benimsediği söylenebilir. Carudilik sebebiyle de teolojik olarak da Zeydiliği Caferîlikle sentezlemeleri doğaldır. Çünkü Zeydiliğin Carudi kolu Sünnilikten ziyade Caferîliğe daha yakındır. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’e düşmanlık etmek gibi unsurlarda ortak paydada buluşur. Ana akım Zeydilik ise aksine sahabelere hakaret etmezler ve Sünniliğe daha yakındırlar.  

Ekonomik kaldıraç olarak 'abluka' stratejisi 

Husilerin 20 Temmuz'da, İran İslam Devrim Muhafızları Ordusu (İDMO) danışmanlarının Sana'ya inişini Suudi Arabistan'ın engelleme girişimine tepki olarak ilan ettiği 'abluka', aslında hareketin kronikleşmiş ekonomik krizine çözüm arayışının bir uzantısı. İnsani yardım kuruluşlarına yönelik taciz politikaları ve dış baskılar nedeniyle daralan bir ekonomik tabana yaslanan Husi yönetimi, 2015'ten bu yana Suudi Arabistan'ın kontrol altında tuttuğu liman ve havalimanlarının açılmasını, savaş tazminatlarını ve kamu görevlilerine maaş ödenmesini merkeze alan bir talepler listesiyle hareket ediyor. 

Bu tercih tesadüfi değil: Husiler, 2022'de Suudi Arabistan'ı ateşkese zorlayan faktörlerden birinin altyapıya yönelik saldırılar olduğunu tecrübe etmiş bir aktör olarak, ekonomik baskıyı stratejik bir enstrüman olarak görmeye devam ediyor. Kızıldeniz'deki gemi saldırılarına dayanan ilk 'abluka' dalgasının Riyad'ı büyük ölçüde teslimiyete zorlayamaması, hareketi petrol altyapısına yönelik füze-dron saldırılarını yoğunlaştırmaya ve Yemen içinde daha kapsamlı askerî harekâta yönlendirmiş görünüyor. 

Kısa vadeli tavizler, uzun vadeli hedefi değiştirmiyor 

Lübnan Hizbullahı'na yakın medyaya yansıyan haberlere göre Suudi Arabistan, Umman aracılığıyla Husilere iki haftalık bir ateşkes önerisinde bulundu; teklif, insani gerekçelerle liman ve havalimanı kısıtlamalarının geçici olarak kaldırılmasını öngörüyordu. Husilerin bu teklifi reddetmiş olması iki şekilde okunabilir: ya grup mevcut askerî momentumun kendisine daha fazla taviz koparma imkânı sunduğuna güveniyor ya da geçici bir ateşkesin Suudi yanlısı güçlere yeniden toparlanma fırsatı vereceğinden çekiniyor. 

Kritik olan şu: Husilerin söylemindeki ekonomik vurgu, hareketin nihai siyasi projesini -Kuzey Yemen'deki kontrolü pekiştirdikten sonra ülkenin tamamına yayılmak- gölgelemiyor. Kızıldeniz kıyı ovasında, Marib'de ve Taiz çevresinde eş zamanlı sürdürülen taarruzlar hem yakın vadeli ekonomik taleplerin hem de uzun vadeli hâkimiyet hedefinin aynı askerî hattan beslendiğini gösteriyor. Bu bakımdan olası bir Suudi ekonomik tavizler paketinin Husileri 'yumuşatacağı' beklentisi, hareketin ideolojik-stratejik yapısını göz ardı eden iyimser bir okuma olur. 

Pakistan'ın Mekke Paktı kartı ve Tahran'ın sınırlı nüfuzu 

Financial Times'ın haberine göre Pakistan Genelkurmay Başkanı Asim Münir, son günlerde İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi başta olmak üzere İranlı yetkililerle sık sık temas kurarak Tahran'ı Husileri Suudi topraklarına yönelik saldırılardan vazgeçirmeye çağırdı. 7 Ağustos'ta onaylanan ve 'Mekke Paktı' olarak anılan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan savunma anlaşmasına atıfla yapılan bu görüşmeler, örtük bir tehdit niteliği taşıyor; nitekim Pakistan Savunma Bakanı Hâvace Asif bir gün önce paktın Suudi Arabistan'ı savunmak için 'devreye sokulma vaktinin geldiğini' açıklamıştı. 

Ancak bu baskının Husiler üzerinde belirleyici bir etki yaratması pek olası görünmüyor. Husiler, İran'ın bir 'vekili' değil, çıkarları stratejik olarak örtüşen ama bağımsız hareket eden bir müttefik konumunda; nitekim İran'ın teşvikine rağmen mevcut çatışmanın başlangıcında Kızıldeniz'deki seyrüseferi tehdit ederek Tahran'a destek vermemiş olmaları, bu bağımsızlığın somut bir göstergesi. Dolayısıyla Pakistan-İran hattındaki diplomatik baskı, Tahran'ın Husiler üzerindeki nüfuzunun sınırlarını da açığa çıkarıyor. 

Marib'in petrolü ve Hürmüz'de aşınan İran kontrolü 

Husiler'in Doğu Yemen'deki Marib vilayetine yönelik takviye hazırlıkları, bölgenin ciddi petrol rezervlerini Kızıldeniz kıyısındaki limanlardan ihraç ederek hem askerî hem siyasi faaliyetlerini finanse etme hedefiyle örtüşüyor. Bununla birlikte hükûmet yanlısı güçlerin Marib'de sahip olduğu daha etkili askerî liderlik ve savunmaya elverişli arazi, Husilerin kıyı ovasındaki ilerleyişine kıyasla burada belirgin bir kazanım elde etmesini şimdilik zorlaştırıyor. 

Paralel cephede İran, Hürmüz Boğazı'ndaki caydırıcılığını sürdürme çabasını devam ettiriyor; 16-17 Eylül'de iki farklı tankere yönelik atışlar ve İDMO Deniz Kuvvetleri'nin bir tankeri 'yasa dışı' geçiş yaptığı gerekçesiyle vurduğunu doğrulaması bunun son örnekleri. Ne var ki veriler İran'ın bu alandaki fiilî kontrolünün zayıfladığına işaret ediyor: güney rotadan geçen gemi trafiği savaş öncesi seviyelerin yüzde 40'ına geri dönmüş durumda ve Suudi Arabistan, Kızıldeniz'deki Husi tehdidi nedeniyle ihracatının bir kısmını yeniden Hürmüz üzerinden yönlendirmeye başladı. Mart ayında petrol fiyatlarını 200 doların üzerine çıkarmayı hedefleyen Tahran'ın, fiyatları Mayıs'tan bu yana 100 dolar sınırının dahi altında tutması, stratejinin bugüne kadar öngörülen sonucu vermediğini gösteriyor. 

Tahran'ın içe dönük cephesi: Besic (Basij) seferberliği ve ekonomik kırılganlık 

İran rejiminin dışarıda sınırlı bir askerî kaldıraçla idare etmeye çalıştığı tablo, içeride daha geniş bir toplumsal seferberlik girişimiyle tamamlanıyor. Tahran'da 18 Eylül'de düzenlenen ve İDMO ile Besic birliklerinin katıldığı 313 bin kişilik 'Canfeda' tatbikatı, sayısal seçimiyle bile (Şii inancında İmam Mehdi'ye eşlik edecek 313 kişiye atfen) ideolojik bir mesaj taşıyor. Besic Örgütü Komutanı Hüseyin Taib'in tatbikat sırasında bu rezerv modelini bir milyon kişiye genişletme hedefinden söz etmesi, rejimin resmî güvenlik yapılarının dışında kalan geniş bir nüfus kesimini örgütlü bir yedek güce dönüştürme arayışını ortaya koyuyor. 

Bu seferberliğin arka planında iki iç içe geçmiş motivasyon seçilebilir: olası bir toplumsal huzursuzluğu sokakta geniş bir rejim yanlısı varlık göstererek caydırmak ve kendi tabanını -Besic mensupları dahil- derinleşen ekonomik sıkıntılara karşı ideolojik bağlarla daha sıkı örgütlemek. Ağustos'ta enflasyonun yüzde 84,4'e ulaştığı, Merkez Bankası'nın döviz darboğazını hafifletmek için bankacılık sistemine 500 milyon dolar aktarmak zorunda kaldığı bir ortamda, eski Ekonomi Bakanı ve Çin yanlısı, riskten kaçınan bir isim olan İhsan Handuzi'nin Lider'in stratejik ekonomi danışma kuruluna atanması da bu kırılganlığın yönetsel bir yanıtı olarak okunabilir. 

Tablonun bütünü, hiçbir aktörün tek başına belirleyici bir üstünlük kuramadığı, buna karşılık her birinin kendi cephesinde aşınan bir kaldıraçla idare etmeye çalıştığı bir ara dönemi işaret ediyor. Husiler ekonomik baskıyı siyasi projeden ayrıştırmadan sürdürüyor; Pakistan'ın Mekke Paktı üzerinden kurduğu baskı, Tahran'ın Husiler üzerindeki gerçek nüfuz sınırlarını daha görünür kılıyor; İran ise hem Hürmüz'de hem Şam-Bağdat hattında değil ama kendi sınırları içinde, toplumsal seferberlik yoluyla telafi etmeye çalıştığı bir caydırıcılık kaybı yaşıyor. İtalya ve Güney Kore gibi aktörlerin Babülmendep'te bağımsız deniz güvenliği adımlarına yönelmesi de bölgesel krizin artık yalnızca taraf devletleri değil, küresel ticaret güzergâhlarını doğrudan ilgilendiren bir aşamaya girdiğinin işareti. 

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.