Husilerin Savaşa Girişi Gerçekten Bir Kırılma mı?
30.03.2026 - 15:50 | Son Güncellenme: 30.03.2026 - 16:13
28 Mart'ta Yemen'den İsrail'in güneyine doğru fırlatılan balistik füzeler, her şeyden önce savaşın Yemen cephesinin açıldığını gösteriyor. Husilerin silahlı kuvvetler yapılanmasının askeri sözcüsü Yahya Saree'nin aynı tarihli açıklaması, saldırının "Lübnan, İran, Irak ve Filistin'deki kardeşlere yönelik süregelen askeri tırmanmaya ve katliamlarına" karşılık olduğunu duyurdu. Üstelik bu hamlenin "önceden açıklanan hedefler gerçekleşene dek" süreceği de vurgulandı.
28 Şubat'tan bu yana ABD ve İsrail'in İran'a yönelik gerçekleştirdiği ve Devrim Rehberi Ali Hamaney dahil en az 1.340'ı aşkın kişinin hayatını kaybettiği bildirilen saldırılar göz önüne alındığında, Husilerin bu adımı bölgedeki güvenlik dengelerini derinden ilgilendiriyor. Peki bu hamle neyi değiştirir? Husilerden beklenen bu "ilk saldırı" neden bu kadar geç geldi?
Vekil aktör anlatısının sınırları
Vekil güçler ya da devlet-dışı aktörler literatüründe Husi-İran ilişkisi uzun süredir tartışmalı bir yer tutuyor. Basın dünyasında ve kimi analizlerde Husilerin Tahran'ın doğrudan bir uzantısı olduğu, doğrudan emirle hareket eden bir vekil aktör olduğu varsayımı ısrarla dolaşımda. Fakat bu okuma hem tarihsel hem de yapısal açıdan yetersiz kalıyor.
Öte yandan, Husilerin İran'la kurduğu ilişki, patron-vekil (patron-client(proxy)) modelinin öngördüğü tek yönlü hiyerarşiyle açıklanamayacak kadar girift aslında. BM raporları İran'dan Husi grubuna teknoloji, askeri donanım ve uzmanlık aktarımını belgelemiş olsa da bu somut destek, ilişkinin tamamını tarif etmekten uzak görünüyor. İki tarafı birbirine aslında bağlayan şey ideolojik bir zemin ve bu da emperyalizme, ABD'ye, İsrail'e ve uzun dönemdir Suudi Arabistan ve BAE’ye karşı ortak muhalefet üzerine inşa edilmiş bir söylemler ve eylemler bütünü olarak görülebilir.
Husi Lideri Abdülmelik El Husi'nin Ekim 2023 sonrasındaki konuşmaları ve Husi Yüksek Siyasi Konseyi Başkanı Mehdi Al Mashat'ın kamuoyu açıklamaları dikkatle incelendiğinde, bu ideolojik bağlılığın retorikten ibaret olmadığı, aksine Husi kimliğinin kurucu unsurlarından biri olduğu görülüyor.
Fakat burada, Husilerin bir diğer İran’a güçlü oranda bağlı aktör olan Hizbullah ile de farklarını ortaya koymak gerek. Hizbullah, Lübnan devlet yapısına içkin kurumsal entegrasyonu, bütçe bağımlılığı ve komuta zinciriyle İran'a yapısal olarak çok daha sıkı bağlıdır. Husiler ise kendi siyasi tabanını ve karar alma mekanizmasını büyük ölçüde bağımsız biçimde işletiyor. Bu özerklik, onları direniş ekseni içinde ayrı bir kategori haline getirdi. Hizbullah'ın kurumsal itaatinin yerini Husiler'de ideolojik tercihin aldığı görülebilir.
Nitekim 28 Şubat tarihinde başlayan savaşla ilgili Husi Lideri Abdülmelik El-Husi de yaptığı açıklamalarda askerî bir tutum gerektiren her gelişmede inisiyatif alınacağını ifade etmişti. Abdülmelik El-Husi’nin aynı zamanda İran’ı kendi yanlarında duran tek devlet olarak ifade etmesi de Husi-İran ilişkisindeki ideolojik ortaklığı koyan türden bir açıklamaydı. Fakat Husilerin İran’a yönelik saldırılara, bir karşı saldırı ile karşı vermesi bir ay sonra gerçekleşti.
Bir aylık sessizlik
O halde şu soruyu sormak kaçınılmaz. 28 Şubat'tan 28 Mart'a uzanan yaklaşık bir ay boyunca ne oldu? Kimi yorumlar bu süreyi tereddüt ya da karar zafiyeti olarak nitelendirmektedir. Fakat, Husi açıklamalarının tonu başından beri koşulsal bir çerçeve taşıyor. Bu bağlamda, belirli eşikler aşılırsa, belirli cepheler genişlerse, “direniş ekseni” belirli baskılara maruz kalırsa askeri müdahale gündeme girecekti. Husilerin bu koşullanması aslında bilinçli ve hesaplı bir beklemenin ürünü olarak okunabilir.
İran'ın Körfez ülkelerini ve Irak'taki üsleri hedef alarak savaşın cephesini genişletmesi, İsrail saldırılarının bölgesel yayılımı ve Husilerin önceki gece yaptıkları "doğrudan askeri müdahale" uyarısı bir arada değerlendirildiğinde, 28 Mart'taki saldırının ani bir karar olmadığı görülüyor. Uzun süredir belirlenmiş bir eşiğin nihayet aşılmasıyla hayata geçen bir eylemden bahsedebiliriz. Bu çerçevede, büyük bölgesel aktörlerin dahi aşmadığı sınırlar çiğnenirken Husilerin beklemeyi tercih etmiş olması, stratejik bir koşullanmanın varlığına işaret etmekte.
Liderlik geçişine dair mesajlar
İran içindeki liderlik dönüşümü bu bağlamda değerlendirmeyi hak ediyor. Husi Yüksek Siyasi Konseyi Başkanı Mehdi Al Mashat'ın, Mücteba Ali Hamaney'in İran'ın üçüncü Dini Lideri seçilmesine dair yaptığı tebrik açıklaması dikkat çekici bir kurumsal dil taşımıştı. Mashat, Uzmanlar Meclisi'nin bu uzlaşısının "devletin kurumsal gücünü ve istikrarını" yansıttığını, üstelik "vahşi Amerikan-Siyonist saldırganlığı" ortamında dahi bu istikrarın korunduğunu vurgulamıştı. Bu söylem, yeni liderlik etrafında İran'ın iç bütünlüğüne olan güveni pekiştirmeye yönelik stratejik bir mesaj niteliği taşıyor.
Husilerin perspektifinden bu tebrik, İran'la kurulan ideolojik akrabalığın kurumsal düzlemde de sürdüğünün kamuoyuna ilanı olarak okunabilir. Liderlik değişimi, kimi analistlere göre belirsizlik penceresi açabilecek nitelikte olsa da Husi-İran ilişkileri açısından major bir problem olarak değerlendirilmedi. Mashat'ın açıklaması ise bu pencereyi kapatmayı, sürekliliği ön plana çıkarmayı hedefliyor. Direniş ekseninin en kırılgan anlarının liderlik geçiş dönemleri olduğu düşünüldüğünde, bu tür açıklamaların sembolik olmanın ötesinde işlevsel bağlayıcılığı olduğu değerlendirilebilir.
Lübnan cephesine mesajlar
Sözcü Saree'nin 28 Mart açıklamasında dikkat çeken bir diğer unsur, Lübnan ve diğer direniş cephelerine yönelik vurgunun ağırlığıdır. "İran'daki mücahit kardeşlerimiz ve Lübnan'daki Hizbullah ile eş zamanlı gerçekleştirilen bu operasyon" ifadesi, koordinasyonu bilinçli biçimde altını çiziyor.
“Direniş ekseni” içindeki bu eşzamanlılık iddiası birden fazla cephede eş anlı baskı oluşturma kapasitesinin ve olası bir bölgesel tırmanmada uyumlu hareket edebilme iradesinin sinyalini veriyor. Lübnan'ın ağır yıkıma maruz kaldığı bir konjonktürde Hizbullah'la koordineli görünme çabası, bölgesel dengeleme stratejisinin parçası olarak da değerlendirilebilir; Husilerin eksen içindeki ağırlığını pekiştirmeye yönelik bir konumlanma olarak da.
Üç senaryo
Bundan sonra ne olabilir sorusunu üç olası seyir çerçevesinde değerlendirmek mümkün.
İlk senaryoda Husiler, İsrail'in güney cephelerini balistik füzeler ve diğer unsurlar ile baskı altında tutmaya devam edebilir. Bunun yanında, Kızıldeniz'deki deniz ulaşımını baskı altında tutmaya başlayarak hem bölgesel hem de küresel maliyeti Hürmüz’ün üzerine ekleyerek, ABD-İsrail bloğunun yanında küresel ekonomiyi de cezalandırabilirler. Husilerin tanker ve gemi alıkoyma ve saldırıları ile enerji piyasaları üzerinde süregelen bir baskı unsuru oluşturmaları, ABD ve İsrail üzerindeki ekonomik ve diplomatik yükü kümülatif biçimde büyütme potansiyeli taşıyor. Bu seyirde çatışmanın bedeli askeri boyutun çok ötesine geçmiş olacak ve finansal ve jeopolitik bir baskı aracına dönüşecektir.
İkinci senaryoda Husiler, bu süreçten “direniş ekseni” içindeki sembolik statülerini güçlendirerek çıkabilir ve geniş İslam dünyasında, Sünni-Şii ayrımlarını aşarak kamuoyu takdirini kazanabilir ve kendisini emperyal müdahaleye direnen özgün bir aktör olarak konumlandırabilir. Haliyle bir süredir Husilerin en büyük içeride mobilizasyon ve siyasi meşruiyet kaynaklarından birisi de bu sınıraşan amaçlara hizmet eden aktörlük görünümüydü. Bu itibar birikimi uzun vadede Husi-İran ilişkisini eşitler arasında bir ortaklık zeminine de taşıyabilecek bir noktaya gelebilir. Husilerin bölgesel itibarının güçlenebilecek olması, onlara hem iç meşruiyet hem de dış pazarlık gücü kazandırabilecektir.
Üçüncü senaryo ise çok daha sert bir gelişmeyi olası kılan bir durumu içeriyor. ABD ve İsrail'in kapsamlı bir karşı harekâta girişmesi en büyük olasılıklardan bir tanesi. Husilerin füze rampalarını, stratejik karargâhlarını, enerji altyapılarını ve üst düzey isimleri doğrudan hedef alan liderlik imha operasyonları (decapitation), Husilerin eylem kapasitesini ciddi biçimde kırabilir. Geçtiğimiz dönemde “kabinesinin” neredeyse tamamını İsrail saldırılarında kaybeden Husiler için bu senaryo halen en korkulan senaryo olarak görünmekte.
Bu durumda sürecin bedeli Husilerin kaldırabileceği eşiği aşar ve stratejik geri çekilme kaçınılmaz hale gelebilir. Hizbullah'ın geçirdiği dönüşüm bu açıdan işlevsel bir örnek sunmakta aslında, ağır bir vuruşun ardından yeniden yapılanma sürecine giren bir örgütün ne denli kırılgan olabileceğini Hizbullah örneğinde görebiliyoruz. 28 Mart'taki hamle, değişen bir jeopolitik ortamın ürünü olduğu kadar o ortamı şekillendirmeye aday bir girişim. Husilerin bu adımı, direniş ekseninin dağılmadığını, kalibrasyonunu sürdürdüğünü ama aynı zamanda asimetrik savaşın demiri en sert biçimde kızdıran anını da temsil ediyor olabilir.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.