Husilerin Babülmendep Hamlesi Ne Anlama Geliyor?
09.09.2026 - 12:05 | Son Güncellenme: 09.09.2026 - 12:25
Yemen, 2014’ten bu yana kesintisiz devam eden çatışma sürecinde yeni bir savaşın içine girmiş durumda. Husiler, 21 Eylül 2014’te başkent Sana’ya girdikten sonra Yemen’in kuzeyindeki silahlı bir isyan hareketi olmaktan çıkarak Ulusal Uzlaşı Hükûmeti’ni deviren fiilî bir yönetim hâline gelmişti.
Husi grubu bu kez, daha önce İHA ve balistik füzelerle hedef aldığı Muha kentine ulaşmayı, ardından Babülmendep’e ilerlemeyi amaçlayan peş peşe kara saldırıları başlatma kararı aldı.
Gözlemcilere göre Husilerin Babülmendep’e yönelmesi, grubun kendisine özgü bir askerî stratejiden ziyade İran ile ABD arasındaki çatışma bağlamında Tahran’ın stratejisiyle bağlantılı bir hamle niteliği taşıyor. Zira Husilerin kontrol ettikleri bölgelere ihtiyaç malzemesi ulaştırmak için yeni bir deniz çıkışına ihtiyacı bulunmuyor. Grubun ülkenin batı kıyısında kuzeyde Midi’den başlayarak Hudeyde üzerinden el-Huha’ya kadar uzanan bölgede birden fazla limanı bulunuyor.
Öte yandan Muha ve Babülmendep’in ele geçirilmesi, başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkelerinin deniz ulaşım yollarını ve çevresindeki boğazları güvence altına alma çabaları dikkate alındığında Husiler açısından ciddi bir insan kaybı maliyeti doğurabilir.
Ancak beklenenin aksine, Kızıldeniz’in güneyi, Aden Körfezi ve Umman Denizi boyunca konuşlandırılmış ABD, İngiltere ve Avrupa ülkelerine ait güçler çatışmaya müdahil olmadı. Husilerin Babülmendep’e doğru ilerlemesinin tehlikesine ve bunun boğazdaki deniz trafiğini tehdit edebileceğine dair mesaj vermek amacıyla gruba yönelik herhangi bir hava saldırısı da gerçekleştirilmedi.
Eğer Husiler bölgede İran ekseninin bir parçası olarak görülüyor ve Tahran üzerindeki askerî baskıyı hafifletmek, aynı zamanda İran’ın müzakere pozisyonunu güçlendirmek için hareket ediyorsa, ABD ve müttefikleri neden meşru hükûmete bağlı güçleri destekleyerek Babülmendep Boğazı’nı savunma savaşına katılmıyor? Bunun yerine neden şu ana kadar yaşananlar karşısında sessiz kalmayı tercih ediyorlar?
Yemenli yetkililerin, başta Başkanlık Konseyi Başkanı Dr. Reşad el-Alimi olmak üzere Husilerin birden fazla cephedeki son hareketliliğine, özellikle de Taiz vilayeti ve Babülmendep yönündeki ilerleyişine ilişkin açıklamaları, meşru hükûmetin Yemenlilerin büyük bölümünün beklediği gibi Sana’yı geri almak için bir operasyon başlatmayacağını gösteriyor.
Görünen o ki hükûmet, Taiz’i ve kontrolündeki diğer bölgeleri savunmakla yetinecek ve Husilerin yalnızca Babülmendep’e ulaşmasını engellemeye odaklanacak. Bu nedenle Dali, Beyda, Marib, Cevf, Saada ve Hacce gibi diğer cephelerde Husiler üzerinde baskı oluşturacak herhangi bir hareketlilik görülmüyor.
Oysa bunlar, meşru hükûmetin harekete geçirebileceği temas hatları. Böyle bir adım Husilere, barışçıl seçeneğe yönelmemeleri ve Babülmendep’e doğru ilerleyişlerini durdurmamaları hâlinde ödeyecekleri bedelin daha da ağırlaşacağı mesajını verebilir.
Husilerin asıl hedefi Taiz mi?
Husilerin asıl hedefinin Babülmendep’ten ziyade Taiz olabileceği ihtimali de dikkat çekiyor. Grubun Taiz kentini kuşatmayı, ele geçirmeyi ve bölgesel ve uluslararası güçlerin siyasal İslam içinde değerlendirdiği Islah’ın kontrolünden çıkarmayı amaçlaması ihtimaller arasında.
On yıldır büyük bir yıkım yaşayan kent yalnızca Husilerin kuşatması altında değil. Aynı zamanda meşru hükûmet ile Muha, batı kıyısı, Lahic ve Dali’de ona bağlı kabul edilen güçler tarafından da kuşatılmış durumda.
Peki, bu ne anlama geliyor?
Husilerin İsrail’i, Kızıldeniz’in güneyindeki ve Aden Körfezi’ndeki ABD güçlerini ve Suudi Arabistan’ı vurma tehditleri, bu tarafların Husilerin sessiz kalması ve tutumlarını değiştirmesi karşılığında onlara bir bedel ödemesini gerektiriyor.
Yemen dosyasında ABD ve İngiltere’nin rolü
Uluslararası ve bölgesel güçlerin Husi grubunu tamamen ortadan kaldırmak istemediği yönündeki değerlendirmeler, Yemen’deki güç dengelerine ilişkin soru işaretlerini artırıyor. Nitekim birçok kez Husileri siyasi süreçteki Yemenli bir taraf olarak tanımlamaya devam ettiler. BM Yemen Özel Temsilcisi ve BM Güvenlik Konseyi’nin açıklama ve raporlarında da askerî faaliyetlerin durdurulması ve isyancı, darbeci bir grupla siyasi ve barışçıl bir sürecin başlatılması yönünde çağrılar yapıldı.
Bununla birlikte bazı Yemenli yetkililer de farklı zamanlarda İngiltere ve ABD’nin, meşru hükûmetin Husi bölgelerine yönelik herhangi bir askerî ilerleyişine, Hudeyde kenti de dâhil olmak üzere açık biçimde engel olduğunu ifade etti.
Bu nedenle BM Özel Temsilcisi’nin faaliyetleri ve Yemen’de askerî operasyonların yeniden başlamasına yönelik uyarıları; Husilerin Suudi Arabistan’ı tehdit etmesine, hatta doğrudan füze ve İHA’larla vurmasına, Yemen’in farklı bölgelerine füze ve insansız hava araçlarıyla saldırmasına ve bu saldırılarda sivillerin hayatını kaybetmesine ya da yaralanmasına rağmen esas olarak İngiltere ve ABD’nin yaklaşımıyla örtüşüyor.
Zira bu iki ülke, 2014’ten bu yana Yemen dosyasını yöneten başlıca aktörler konumunda. İngiltere ve ABD, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’yle birlikte Dörtlü Komite içerisinde Yemen dosyasında belirleyici rol oynuyor.
Başkanlık Konseyi Başkanı Dr. Reşad el-Alimi’nin Husi saldırılarına karşı caydırıcı bir pozisyonun korunacağı yönündeki açıklamaları da meşru hükûmetin saldırı kararı alma ve darbenin sona erdirilerek vilayetlerin geri alınmasını amaçlayan askerî operasyonları başlatma imkânına sahip olmadığını gösteriyor.
Buna, Yemen ordusunun silahlandırılmasına yaklaşık on yıldır uygulanan ilan edilmemiş askerî kısıtlamalar da ekleniyor. Buna karşılık askerî kurumların dışında faaliyet gösteren başka silahlı grupların silahlandırılması sürüyor. Tümgeneral Muhsin Hasruf ve başka askerî komutanlar da farklı zamanlarda bu duruma dikkat çekti.
ABD ve İngiltere’nin Yemen’deki duruma yönelik bu örtülü ve muğlak tutumları ile İran’a karşı yürütülen savaşla bağlantılı önceki dönemde Husilere Suudi Arabistan’ı hedef alma alanı bırakılması, Riyad yönetimini Türkiye Cumhuriyeti ve Pakistan Cumhuriyeti ile çabalarını koordine etmeye yöneltti. Bunun sonucunda Mekke Savunma İttifakı olarak adlandırılan yapı ilan edildi.
Bu gelişme, Suudi Arabistan’ın ABD ve İngiltere’nin bölgesel politikalarından, özellikle de kendisine yönelik yaklaşımlarından emin olmadığını gösteriyor. Riyad, Batılı ülkelerin bölgede kaosun devamını amaçlayan hesapları karşısında kendi güvenliğini sağlamaya yönelmiş görünüyor.
Suudi Arabistan’ın izlediği bu politika, Yemen dosyasını yönlendirme kapasitesinin artık olumsuz yönde etkilendiği ve meşru hükûmetin bugün kaygı verici bir gri alanda sıkışıp kaldığı anlamına geliyor.
Meşru hükûmet, İngiltere ve ABD tarafından uygulanan silah ve askerî operasyon kısıtlamaları altında bir kurtarma savaşı yürütemeyecek durumda. Meşru hükûmet yetkilileri ve hükûmete yakın çevreler, destekçilerini ve genel olarak Yemen kamuoyunu rahatlatmak amacıyla bunun aksini savunan açıklamalar yapsa da söz konusu kısıtlamalar hâlen devam ediyor.
Başkanlık Konseyi Başkanı’nın açıklamaları ve askerî hazırlık seviyesinin yükseltildiğine yönelik tekrarlanan söylemlere rağmen cephelerdeki hareketsizlik de bu durumu ortaya koyuyor.
Bu nedenle Taiz kenti bugün, Yemen’in kuzeyini işlevsel bir Şii azınlığın hâkimiyeti altında yeniden şekillendirmeyi amaçlayan kritik bir savaşla karşı karşıya.
Babülmendep bölgesi ile Muha kentinin ise Husi grubunun eski müttefiklerinden Tuğgeneral Tarık Muhammed Abdullah Salih’e bağlı Ulusal Direniş güçlerinin kontrolünde güvenli tutulması öngörülüyor.
Tarık Salih’e, meşru hükûmete değil, eski Yemen Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in ailesine bağlılık gösteren askerî güçler oluşturma görevi verildi. Bu güçler Birleşik Arap Emirlikleri tarafından finanse edilirken ABD, İngiltere ve İsrail’in de onayıyla hareket ediyor.
Buradaki amaç, bölgesel hassasiyetleri tetiklememek için Taiz kentini kuzeyli güçler aracılığıyla kuşatmak ve Islah’a yakın bölgenin deniz yoluyla alabileceği olası askerî desteğin önünü kesmek. Söz konusu deniz bölgesi yoğun kaçakçılık faaliyetleri ile çeteler ve korsanların yarattığı güvenlik boşluğuyla biliniyor.
Öte yandan Husi grubunun Kuzey Yemen’e hâkim olması, İran’ın Lübnan, Suriye ve Irak’taki kollarının mevcut durumundan farklı olarak İsrail açısından herhangi bir tehdit oluşturmayacaktır. Çünkü bu ülkelerin coğrafyası hem İsrail hem de İran’la bağlantılıdır.
Babülmendep, Husilerin uluslararası dengelerin son derece hassas olduğu bir dönemde ulaşmayı göze alamayacağı kırmızı bir çizgidir.
Üstelik Husiler, istedikleri takdirde Taiz ve Hudeyde vilayetlerindeki mevcut mevzilerinden balistik füzeler ve İHA’lar aracılığıyla uluslararası deniz taşımacılığına yönelik tehditlerini hayata geçirebilir. Daha önce de bunu yaptılar; denizdeki hedefleri vurup isabet sağladılar. Muha kenti ve limanı da daha önce Husi saldırılarının hedefi oldu.
2014’ten bu yana yaşanan gelişmeler, Husi grubunun hem ABD hem de İngiltere karşısında esnek ve yüksek derecede pragmatik hareket ettiğini gösterdi.
Bu tutum, bir tarafta bölgesel destekçisi İran, diğer tarafta uluslararası aktörler olarak ABD ve İngiltere ile ilişkileri çerçevesinde belirlenen oyunun sınırları, angajman kuralları ve çıkar dengeleri doğrultusunda şekilleniyor. Bu durum ise bölgede tüm taraflara geniş bir hareket alanı sağlıyor.
Özellikle Husilerin Somali’de, Türkiye’nin desteklediği Somali hükûmetine karşı Eş-Şebab ile iş birliği yaptığı dikkate alındığında tablo daha dikkat çekici hâle geliyor. Türkiye, Somali hükûmetine destek verirken aynı zamanda ülkede bir askerî üs de bulunduruyor.
Buna karşılık Somaliland’da İsrail ile normalleşmeye açık olduğunu ilan eden bir yapı hâkim durumda. Ancak bölgede Husi grubuyla ittifak hâlinde bulunan Eş-Şebab’ın Somaliland’a yönelik silahlı bir saldırısı görülmüyor.
Bu çelişki ise içinde birçok anlam ve işaret barındırıyor.
*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.