Hristiyanlık'ta Kudüs - III: Sonradan Gelen Kutsallık

Doç. Dr. Eldar Hasanoğlu, Hristiyanlığın ilk üç asrında Kudüs'e neden mesafe konulduğunu, kilise babalarının şehre yönelik reddiyelerini ve Kudüs'ün IV. yüzyılda nasıl dinî bir merkeze dönüştüğünü Fokus+ için kaleme aldı.
odak-hristiyanlik-ta-kudus-iii-sonradan-gelen-kutsallik-eldar-hasanoglu.jpg

08.09.2026 - 10:03  |  Son Güncellenme:  14.10.2026 - 14:36

İsa Mesih’in ardından havariler döneminde Kudüs kutsal görülmeye devam etse de bu inancı yeni benimseyenler siyasi ve dinî birtakım sebeplerden dolayı araya mesafe koymuş ve ilk üç asırda şehrin kutsallığını kabul etmemişlerdir. Hristiyan teolojisinde Kudüs’ün kutsallığı ve dinî merkez olması inancı IV. yüzyılda şekillenmiştir.  

M.S. I. yüzyılda doğan Hristiyanlık, mahiyet itibarıyla Yahudiliğin bir kolu niteliğini taşımıştır. Yeni ortaya çıkan ve henüz oluşun evresinde olan Hristiyanlığın kanaat öncüleri kilise babaları, kendi inançlarının bağımsız ve Yahudilik'ten farklı olduğunu ispatlama gayesiyle bu iki inanç arasında müşterek noktalara mesafeli durmuşlardır. Bu çerçevede, Yahudiliğin dinî merkezi olan Kudüs’ün kendileri için kutsal olmadığını, hatta değersiz olduğunu vurgulamak bu hedefe hizmet etmiş, dinî merkez olarak Antakya öne çıkarılmıştır. Bu dinî faktör dışında, Kudüs’ü sahiplenme siyasi açıdan da erken dönem Hristiyanların işine gelmemiştir. Miladi I. yüzyılda bölge Roma İmparatorluğu'na bağlıydı ama Yahudiler, Kudüs merkezli bağımsız bir devlet kurma amacıyla sürekli isyan çıkarıyorlardı. Dolayısıyla o dönemde Kudüs, imparatorluğun gözünde asilerin yurdu, isyanın merkez noktası olarak görülüyordu. Böyle bir atmosferde kilise babaları, Roma’nın baskısından yaka kurtarmak için kendilerinin Yahudilerden farklı olduğunu göstermek amacıyla Kudüs’ün kendileri için bir anlam ifade etmediğini öne çıkarmışlardır. Bu dinî ve siyasi faktörlerin etkisiyle Hristiyanlığın erken dönemlerinde Kudüs dinî merkez ve kutsal şehir görülmemiştir. 

Kayserili Eusebius

Bu dönem kilise babaları, Kudüs karşıtı propagandalara odaklanmışlardır. Çağının en büyük teoloğu kabul edilen Kayserili Eusebius (260-339), Kudüs’ün geçmişte dinî açıdan muteber olduğunu, ancak Tanrı katında bu değerini artık kaybettiğini ileri sürmüştür. Benzer bir yaklaşım Kapadokya babalarından Nyssalı Gregory (335-395) tarafından dile getirilmiş, hatta ağır ifadelerle anlatılmıştır. O, vaazlarında Kudüs’ün fahişelerin, kötü insanların ve tüccarların şehri olduğunu, ilahi itibarını artık kaybettiğini vurgulamıştır. Piskopos Aziz John Chrysostom (349-407), şehri kutsal görüp hac amacıyla onu ziyaret edenlerle alay etmiş ve “Eyüp Peygamber'in gübre yığınını görmek için Kudüs’e gitmenin saçma olduğunu” söylemiştir. 

Erken dönem Hristiyan teolojisinde Kudüs’ün kutsallığının Yahudiliğe ait olduğu ve İsa Mesih’in gelişi ile yenilenen ahitte şehrin bu payeyi artık kaybettiği propagandası yapılmıştır. Bu görüşün savunucuları İncillerde İsa Mesih’in dilinden nakledilen Kudüs hakkındaki şikâyet ve bedduaları, çevresine yaptığı açıklamaları ve ömrünün son anlarında yaşananları kanıt olarak değerlendirmişlerdir. Matta İncili’nde, hahamlardan gördüğü baskılar karşısında Zeytin Dağı’ndan şehre bakıp şöyle dediği geçmektedir: “Ey Kudüs! Ey peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk, yavrularını kanatları altına topladığı gibi ben de defalarca senin evlatlarını bir araya getirmek istedim ama siz istemediniz. İşte, eviniz yıkılacak, harabe hâlde bırakılacak. Size şunu söyleyeyim: ‘Övülmüş olandır Rabbin adıyla gelen’ diyeceğiniz zamana kadar beni bir daha göremeyeceksiniz.” (Matta 23:37-39). Luka İncili’nde ise İsa Mesih’in Kudüs’ü görünce ağladığı ve şehrin gelecekte uğrayacağı sıkıntıları önceden haber verdiği yazılıdır: “Senin için öyle günler gelecek ki düşmanların seni setlerle çevirecek, kuşatıp her yandan sıkıştıracaklar! Seni ve bağrındaki çocukları yere çalacaklar! Sende taş üstünde taş bırakmayacaklar!” (Luka 19: 43-44). Kilise babaları, Yahudilik'teki Kudüs’ün kutsallığının buradaki tapınaktan kaynaklandığını, tapınağın kutsallığının Kutsalların Kutsalı/Kodeş ha-Kodaşim kısmından geldiği ve burasının Tanrı’ya ait özel ve mahrem oda olduğu inanışının Hristiyanlık'ta kabul edilmediğini vurgulamışlardır. Onlara göre İsa Mesih gelince kutsallık onun şahsına intikal etmiştir ve kutsal olan artık tapınak binası değil, Mesih’in bedenidir. Yuhanna İncili’nde bu konu şöyle anlatılmıştır: “İsa şöyle cevapladı: ‘Bu tapınağı yıkın, onu üç günde yeniden yapacağım!’ Yahudi yetkililer, ‘Bu tapınak 46 sene içinde yapıldı, sen onu üç günde mi yapacaksın?’ dediler. Oysa İsa’nın bahsettiği tapınak kendi bedeniydi.” (Yuhanna 2: 19-21). Nitekim İncillere göre İsa Mesih çarmıhta canını teslim ettiğinde Kodeş ha-Kodaşim’in kapısı işlevini gören kalın perde yukarıdan aşağıya yırtılıp ikiye bölünmüştür (Matta 27: 50). Binaenaleyh, Tanrı’nın mahremiyeti bozulmuş ve mekânın ilahi niteliği artık ortadan kalkmıştır. Bu teolojik izahlar, erken dönem Hristiyanlarında şehrin kutsallığının artık sürmediğini gösteren birer kanıt olarak değerlendirilmiştir. 

IV. yüzyıla gelindiğinde durum değişmiş, Roma İmparatorluğu Hristiyanlık bağlamında yeni sosyal ve güvenlik gerçeklikleri ile karşı karşıya kalmıştır. Filistin başta olmak üzere imparatorluğun doğu bölgelerinde bu inancın mensuplarının sayısının artması güvenlik zafiyetine dair sinyaller veriyordu; olası bir savaşta Hristiyanlar Persler tarafından ikna edilebilirdi. Binaenaleyh İmparator Konstantin, 313’te Milano Fermanı ile Hristiyanlığı da imparatorluğun akredite inancı olarak ilan etmiştir. Bu gelişme, Hristiyan davetçiler için büyük bir kazanım ve moral olmuş; misyonerlik faaliyetleri hız ve güç kazanmıştır. Gizli Hristiyanlar da kendilerini açık etmekte bir beis görmemiş, Hristiyanlık Roma’nın doğu vilayetlerinde etkisini giderek artırmıştır.  

İznik Konsili'ni ve İmparator Konstantin'i din adamlarıyla birlikte tasvir eden tarihi kilise freski

Hristiyanlık lehine oluşan atmosfer Kudüs’ün dinî merkeze dönüşmesini sağlamıştır. 325’te toplanan İznik Konsili’nin 7. Kanonu’nda yer alan “Aelia Piskoposu onurlandırılsın, metropolitlik hakları saklı tutulsun” kararıyla ilk adım atılmıştır (O döneme kadar şehrin pagan adı olan Aelia Capitolina, 332'de Yeruşalim olarak değiştirilmiştir). 326’da imparatorun annesi Helena’nın Kudüs’e ziyareti sırasında İsa Mesih’in mezarı ile haçının kalıntılarını keşfetmesi dönüm noktası olmuştur. Golgota Tepesi'nde Mesih’in mezarı üzerinde bir kilise inşa ettirmiştir. Bu kilise, Hristiyanlık'ta kıble ve hac merkezi görevi gören Kıyamet Kilisesi’dir. Kilise, 335’te ibadete açılmış ve Hristiyanlar hac amacıyla şehri ziyarete başlamışlardır. Şehirdeki pagan tapınaklar imha edilmiş ve yerine kilise, manastır, şapel, katedral vs. pek çok Hristiyan dinî yapı inşa edilmiştir. 

Lanetli şehirden kutsal şehre dönüş ilk başta protestolarla karşılaşsa da imparatorluk siyaseti Kudüs’ün bir kutsal merkez olarak öne çıkmasını sağlamıştır. Piskopos Juvenail’in gayretleri sonucu 451’de Kadıköy Konsili, kilise hiyerarşisinde Kudüs’ün konumunu yükseltme kararı almıştır. Şehir artık Roma, İstanbul/Konstantinopol, Antakya ve İskenderiye gibi bağımsız (otosefal) bir kiliseye dönüşmüş ve pentarşi/beş makam diye isimlendirilen müstakil patriklik hâline gelmiştir. Siyasi desteğin yanı sıra İsa Mesih’in ömrünün son demlerinin burada geçmesi ve mezarının bulunması Hristiyanlar arasında şehrin kutsallığı algısını pekiştirmiş, Kudüs zamanla Hristiyanlık'ta kıble, hac merkezi ve kutsal şehir olarak öne çıkmıştır.

*Bu makalede yer alan fikirler yazara aittir ve Fokus+'ın editöryal politikasını yansıtmayabilir.